Aralık 29, 2007

Mide ve bağırsak problemlerinde, kalp damar hastalıklarında, egzama ve sedef de, ruhsal bozukluklar da, öksürük de, kollestrol ve şeker seviyesini dengeleme de etkilidir. Kemikleri , hafızayı, sinir sistemini, bağışıklık sistemini güçlendirir.
Kaynatılarak içilebilir. Toz halinde suyla veya meyve suyuyla yutulabilir. Yemeklere, yoğurda, salatalara, müsliye, pasta ve unlu mamüllere karıştırılabilir. Günde 1 - 1.5 çorba kaşığı keten tohumu sağlıklı kalma adına yeterlidir. Dozunu kaçırmamak da fayda var.
Keten tohumu kalbe yararlı mı?

Balık sevmeyenler veya maddi imkanları olmadığı için yeteri kadar balık yiyemeyenler balıkta mevcut olan faydalı Omega-3 yağ asitlerini keten tohumundan alabilirler. İçinde yüksek oranda lif, Omega-3, Omega-6 yağ asitleri, protein, B12 vitamini vardır. Bünyesindeki çeşitli mineral ve amino asitlerle kabızlık başta olmak üzere hem mide barsak sistemi hem de kalp damar hastalıkları için son derece faydalıdır. Araştırmalar bir ay boyunca düzenli keten tohumu yiyen kişilerde barsak hareketlerinde yüzde 30 artış ve kolesterol seviyesinde ise yüzde 8 azalma olduğunu göstermiştir.

Keten tohumunda yok yok; Kolesterol düşürücü, felç, kanser, unutkanlık önleyici, bağırsak çalıştırıcı ve temizleyici etkisi bunlardan birkaçı. Keten tohumunu yağ, tohum, ya da öğütülmüş toz şeklinde kullanmak mümkün. Doğal Tıp Derneği Başkanı Dr. Ender Saraç, "Amaca göre kullanım şekli değişir. Bazen kabuklu, bazen de kabuksuz tüketmek gerekebilir. Yeterince posalı, lifli gıda tüketmeyen insanlara bunu öğütmeden vermek daha yararlı. Çekirdek haliyle, posalı, lifli şekilde tüketmek daha iyi. Normal hazım yapabilen bir insan, çekirdek haliyle tüketebilir. Bazı kişilerde belki gaz yapabilir, ama bu kişilere de keten tohumunun üzerine bir fincan rezene çayı içmeleri önerilir ve sorun ortadan kalkar. Keten tohumunun bilinen ciddi bir yan etkisi yoktur. Toz halinde salatada kullanılabilir.

Keten tohumunun faydalı özelliklere sahip olduğu ve bu nedenle de fonksiyonel gıda özellikleri gösterdiği doğrudur. Ancak keten tohumu içerisinde linatin (bir antivitamin, pridoksin) gibi bazı doğal toksik maddeleri de taşımaktadır. Bu nedenle sürekli ve yüksek miktarlada tüketilmesi doğru değildir. Küçük miktarlarda ve aralıklarla tüketilmesi daha uygundur.

21:34 - Aralık 29, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 29, 2007

Vitaminler, mineraller, aminoasitler ve enzimler... İnsan hayatı için vazgeçilmez önemi olan bu unsurların hepsini balda bulabilirsiniz. İşte, uzmanların balla ilgili olarak hazırladıkları doğal ilaç dosyası...

VİTAMİNLER

·       C Vitamini: Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, yaralara yararı olur, katılgan dokuların, kıkırdak ve kemiklerin oluşması için önemlidir ve barsaklarda bitkisel gıdalardan demirin alınmasını kolaylaştırır.

·       B1 Vitamini: Beyin ve sinirler için enerji sağlayan gri hücreleri canlı tutar.

·       B2 Vitamini: Yağı ve proteini enerjiye çevirmede yardımcı olur, sinir liflerini sarar, örten koruyucu tabakanın teşekkül etmesini sağlar.

·       B6 Vitamini: Organizmada 60'dan fazla biyokimyasal işlemde rol oynar, bununla vücudun kendi proteini oluşmuş olur. Gebelik sırasında B6 vitamini çok önemlidir, çünkü hücrelerin gelişmesinde yardımcı olur.

ENZİMLER

Enzimsiz yaşam mümkün olmazdı. Enzimler vücutta bütün biyokimyasal süreci organize eder, yönetir, düzene koyar ve hızlandırır, hastalıkları iyileştirir. Balda şimdiye kadar oniki değişik enzim olduğu saptanmıştır.

MİNERALLER VE AMİNOASİTLER

Balın içerdiği magnezyum damarlarda kanın pıhtılaşmasını önler, ayrıca stresin olumsuz etkilerinden koror. Potasyum barsak adalelerinin faaliyetini hareketlendirir. Ayrıca sindirim için polenler de önemlidir. Araştırmalardan alınan sonuca göre çiçek polenleri ince barsak mukozasında dolaşımı hareketlendirir. Dahası, balı yedikten 20 dakika sonra barsak cidarının bağışıklık sistemini kuvvetlendiren ve besinler yoluyla alınan zararlı maddelerin etkisinden koruyan maddelerin barsakta serbest bırakılmasında etkili olur.

Balda ayrıca vücudun ancak az miktarda üretebildiği Cholin maddesi vardır. Bu nedenle bu madde vücuda günde iki, üç gram verilmelidir. Cholin karaciğerin yağ metabolizmasını ayarlar ve bu organın yağ bağlamasını önler.

BALLA İYİLEŞİN

   Akne:İki çorba kaşığı balı iki çorba kaşığı süt ve yeni sıkılmış bir limonun suyu ile karıştırın ve bu karışımı akşamları cildinize sürün. Ertesi sabah yüzünüzü ılık su ile yıkayın.

   Diyare:Yarım litre suya iki tatlı kaşığı dövülmüş anason tohumu ve kimyon katıp kaynatın, on dakika dinlendirin. Karışıma üç çorba kaşığı bal katın ve günde üç kere için.

   Soğukalgınlığı:Büyük bir kasenin içinde tam yağlı ılık süte üç tatlı kaşığı bal katıp bundan günde en az üç fincan için.

   Bahar nezlesi:Bahar nezlesi mevsimi başlamadan günde birçok defa bir parça petek bal çiğneyin.

   Böcek sokması:Bir çorba kaşığı bala beş damla karanfil yağı katın ve böcek sokan yere hergün birçok defa sürün.

   Romatizma:Yatmadan önce yarım litre ılık suya üç çorba kaşığı bal katın. Keten bir bezi bunda ıslatın ve ağrıyan ekleme sarın, üstünü kuru bir havluya sarın ve gece bu şekilde yatın.

   Kabızlık:Her gece yatmadan önce bir çorba kaşığı bal yiyin.

   Yaralar:Ufak yaralarda örneğin parmağınızı kestiğinizde buraya ince bir tabaka bal sürün, sargı beziyle sarın ve iki saat sonra bezi alıp suyla burayı yıkayın. Bunu günde iki, üç kere tekrarlayın.

   Dişeti iltihabı:Dişlerinizi fırçalamadan önce ağzınıza bir çorba kaşığı bal alın ve dilinizle bir dakika diş etinize sürerek masaj yapın.

   Karaciğer zayıflığı:Baldaki cholin karaciğerin fonksiyonunu kuvvetlendirir ve hücrelerinde toplanan yağın giderilmesi için harekete geçirir.

21:32 - Aralık 29, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 29, 2007

Akciğeri kanseri sıklığı, son yıllarda giderek artmaktadır. Daha önceleri sıklıkla 60 yaşın üzerindeki erkeklerde görülmesine rağmen, günümüzde kadınlar arasında da sıklığı artmıştır. Erkeklerde görülme yaşı da 60 yaşın altına inmeye başlamıştır.

Yapılan çalışmalar, akciğer kanseri ile aşağıda bahsedilecek çeşitli olayların ilgili olduğunu göstermiştir;
1-Sigara: Sigara içimi ile akciğer kanseri arasında direkt bir ilişki mevcuttur. Kişinin sigara içmesi yanısıra, başkalarının içtikleri sigaranın dumanına maruz kalması da bu açıdan önemlidir.
2-Çeşitli Karsinojenler (kanser yapıcı maddeler): Berilyum, Radon ve Asbestoz gibi maddeler akciğer kanseri riskini arttırırlar.
3-Geçirilmiş tüberküloz (verem) nedbe dokusu üzerinde akciğer kanserleri gelişebilir.
4-Lenfoma, baş-boyun, yemek borusu tümörleri saptanan hastalarda akciğer kanseri görülme sıklığı artmaktadır.

 

BELİRTİLERİ:

  • Öksürük, balgam, kanlı balgam, göğüs ağrısı, akciğer iltihabı, göğüs kafesi içine sıvı birikmesi, ses kısıklığı, tümörün damar basısı nedeniyle göğüs üst bölümünde boyunda ve başta ortaya çıkan ödem (şişlik)

  • İştahsızlık,zayıflama

  • Kemiğe yayılım sonrası kemik ağrıları, kanda kalsiyum artışı ve buna bağlı belirtiler

  • Karaciğere yayılım sonrası, karaciğer büyüklüğü, ağrı ve ateş,

  • Beyne yayılım sonrası, bazı nörolojik belirtiler ve nöbetler,

  • Bazı hormonların tümör tarafından anormal salgılanması nedeniyle çeşitli hormonal bozukluklar.

TANI:
Yukarıda anılan belirtileri olan hastalarda;

  • Göğüs röntgeni (akciğer grafisi), bilgisayarlı tomografi

  • Balgam sitolojisi (hücre incelenmesi)

  • Bronkoskopi (hava yollarına özel aletle bakılması)

  • Biopsi (incelenmek üzere parça alınması)

  • Diğer organ metastazlarına (organ yayılması) yönelik ileri tetkikler

sonrası akciğer kanseri tanısı konur.

 

TEDAVİ:
Tümörün büyüklüğüne, yayılımına ve patolojik tipine bağlı olarak tedavide:
Cerrahi
Kemoterapi (ilaç tedavisi)
Radyoterapi (ışın tedavisi) önemli yerler tutmaktadır.

21:30 - Aralık 29, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 29, 2007

AIDS

Kategori: AIDS

Edinilmiş immün yetersizlik sendromu (AIDS), tek başına bir hastalık değildir. AIDS hastaları bağışıklık sistemlerinin ciddi şekilde baskılanmış olmasından veya yeterince çalışamamasından dolayı, her türlü enfeksiyona ve hastalığa karşı normal insanlardan daha savunmasızdırlar. Dolayısıyla, yakalanılan basit bir üst solunum yolları enfeksiyonu bile AIDS hastalarının ölümüne sebep olabilir.

 

AIDS in etkeni, İnsan İmmünyetmezlik Virüsü'dür (HIV). HIV kişiden kişiye semen, vajinal sıvılar ve kan yoluyla bulaşır. HIV, vücudu enfeksiyonlara karşı koruyan akyuvarların yeterli miktarda yapımını engeller. Dolayısıyla vücut, bakteri ve virüslere karşı savaşamaz hale gelir. Diğer taraftan AIDS teşhisi, ölümle eşdeğer tutulmamalıdır. Düzgün ve doğru bir bakım ve tedaviyle AIDS hastaları da yıllarca üretken bir hayat sürebilir. Bu nedenle HIV enfeksiyonu, şeker hastalığı gibi kronik bir hastalık olarak kabul edilmelidir.

 

Pek çok hastada AIDS, grip benzeri şikayetlerle başlar. Bu şikayetler, iki haftayla birkaç ay arasında devam edebilir. Başlangıçtaki şikayetlerinden sonra birkaç yıl süreyle herhangi bir şikayet görülmeyebilir. Bu sürede HIV pozitif olan kişinin kendisine nasıl baktığı çok önemlidir. Çünkü HIV virüsü vücuda girdikten sonra önce yavaş, daha sonra ise çok hızlı şekilde çoğalır. Tam anlamıyla yerleşmiş AIDS -ciddi enfeksiyonların görülmeye başladığı zaman- HIV virüsünün vücuda girmesinden 5-10 yıl kadar ortaya çıkar.

 

AIDS ilk kez 1981 yılında ABD'de tanımlanmıştır. Fakat, teşhis edilememiş vakaların 1979 yılından beri var olduğu ve bugün dünyada yaklaşık 14 milyon kişinin HIV taşıdığı düşünülmektedir.

 

BELİRTİ ve BULGULAR

Virüsün alınmasından klinik bulgular ortaya çıkıncaya kadar geçen kuluçka dönemi yaklaşık 2-5 yıldır. Hiçbir klinik belirtinin bulunmadığı bu dönemde kanda HIV antijeni, antikoru veya her ikisi birden bulunabilir.

• Uzun süreli, açıklanamayan aşırı yorgunluk ve bitkinlik

• Şişmiş lenf bezleri (kasık bölgesi dışında en az 2 bölgede ve en az 3 ay süreli)

• 10 günden uzun süren ateş

• 3 aydan fazla süreyle gece terlemesi

• Açıklanamayan kilo kaybı (vücut ağırlığının %10'dan fazlası)

• Deride veya ağız içinde, mor veya farklı renkte geçmeyen lekeler

• Açıklanamayan, sürekli öksürük veya boğaz ağrısı

• Nefes darlığı

• Sürekli, şiddetli ishal

• Sık tekrar eden mantar enfeksiyonları

• Vücutta açıklanamayan çürükler veya kolayca meydana gelen kanamalar

 

NEDENLERİ

AIDS'e, HIV-1 ve HIV-2 virüsleri sebep olmaktadır. HIV-2 virüsü Afrika dışında nadiren görülmektedir. Virüsün kişiden kişiye bulaşma yolları:

• HIV taşıyıcısı kişiyle vajinal, oral veya anal seks yapılması

• Damardan uyuşturucu kullananlarda ortak enjektör kullanımı

• Kan ve kan ürünlerinin nakli

• Anneden bebeğe kan yoluyla veya sütle geçiş

Genel kanının aksine, AIDS çok bulaşıcı bir hastalık değildir. Öpüşme yoluyla, tuvalet oturaklarıyla, dokunmayla, günlük hayatımızdaki cisim ve araçların ortak kullanımıyla, yiyeceklerle HIV virüsü bulaşmaz.

 

TANIYA YÖNELİK ARAŞTIRMALAR

• Kan tablosunda değişimler (lökosit, lenfosit ve trombositlerde azalma)

• Anemi

• Sedimentasyon hızında artış

• Yardımcı / baskılayıcı T hücresi (helper/supressor, T4 / T8) oranında azalma (normal değer 2/1) yardımcı T hücrelerinin mutlak sayısında azalma (400/mm3)

• İmmünofloresans tekniği ve ELİSA yöntemiyle HIV antijenleri gösterilebilir

• ELİSA ile kanda HIV antikoru aranması: en iyi tarama testidir. Yanlış pozitif cevap alınabileceğinden, kuşkulu vakalarda doğrulama testleri gerekir.

• Western blot antikor testi: Virüs proteinlerine karşı antikorların gösterilmesi ve ELİSA yöntemini doğrulama testi olarak kullanılır

 

TEDAVİ

Henüz virüse karşı tam anlamıyla etkili bir ilaç veya koruyucu aşı geliştirilememiştir. Tüm dünyada bu yöndeki çalışmalar yoğun olarak devam etmektedir. Genel tedavi şekli, fırsatçı enfeksiyonların veya tümörlerin tedavisine yöneliktir. Aantiviral ilaçlar kombinasyonlar şeklinde uygulanmaktadır:

• Zidovudine (AZT), didanosine (ddI), dideoxycytidine (ddC)

• Proteaz inhibitörleri: Nelfinavir, ritonavir, indinavir ve saquinavir

21:29 - Aralık 29, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 29, 2007

Tıbbın babası olarak kabul edilen Hippocrates, yüzyıllarca önce “Ağrı dindirme Tanrı sanatıdır.” demiştir. Bu sözlerle vurgulanmak istenen düşünce şudur: Ağrıyı dindirenlerin Tanrısal bir işlevi vardır. Bilim adamlarıysa, bilimsel yaklaşımlarla ağrıyı dindirmek için yüzyıllar boyu uğraşlar verdiler; ama, bu uğraşı verirken onların amacı, ilahi bir gücü ele geçirmek ya da ilahi bir sanat yapmak değildi; insanı çaresizliklerin kıskacında bunaltan bu soruna, ağrı sorununa çözüm bulmaktı.

AĞRI, insan organizmasının önemli bir koruyucu işlevidir. Organizmanın içinde olan birtakım değişiklikler, organizmaya dışarıdan yöneltilen belli bazı etkiler ağrı ile haber verilir. Ağrı bir uyarı sistemidir ve bu sistem olmadan, insanın varlığını ve sağlığını, sürdürmesi olanaksızdır. Peki, bu koruyucu işlev neden birtakım tıbbi ya da cerrahi işlemcelerle giderilmeye çalışılıyor? Bu sorunun yanıtı kısaca şudur: Cerrahi işleme konu olan ağrı, süreğen (kronik) ağrıdır; ayrıca bu süreğenliğin yanında ağrının diğer yöntemlerle giderilmediği durumlarda cerrahi söz konusu olur. Kaldı ki, cerrahi yöntemler insan vücudunda oluşan ağrıların az bir bölümü için kullanılır. Örneğin, sinirlerin tahrişi ile oluşan ağrıların sürekli var olduğu durumlarda cerrahi kullanılabilir (nevralji). Bunlar dayanılmaz ağrılardır. Yine kanserli bir hastanın ağrısının giderilmesi, hasta için bir bakıma dünyayı ona bağışlamayla eşdeğerdir. İşte ağrı cerrahisi, bu dindirilemez ağrı tiplerinde kullanılan bir cerrahi uygulamalar grubudur ve genellikle üç temel yöntemle uygulanır.


Ağrı cerrahisinde ilk yöntem, cerrahi kesilerle veya iğne ve elektrot sistemleri ile ağrıyı taşıyan yolları harap etme temeline dayanır. Ağrıyı taşıyan yol, çevre sinirlerle başlar, sonra bu sinirler omuriliğe girer ve omurilikten özel demetler halinde beyine ulaşır. İşte bu sistem, herhangi bir yerinden harap edildiğinde, ağrı duyusu beyne ulaşamaz. Dolayısıyla, hasta ağrıyı duymaz. Ağrıyı taşıyan yolların harabiyeti zamanımıza kadar cerrahi kesilerle yapılmaktaydı. Bu uygulama dünya genelinde 1964’ten sonra iğne ve elektrotlar aracılığıyla yapıldı. Bu tarihten önceleri, ağrı taşıyan yolu önce tespit etmek ve sonra bu yolu bir yerinden kesmek gerekirken, 1964’ten sonra ağrıyı taşıyan yollara; omurilikte, beyin sapında hatta beyinde iğne ve elektrotlarla ulaşıp, buralarda harabiyet yapmak, böylece ağrının naklini engellemek ve dolayısıyla süreğen, ortadan kaldırılamayan ağrıları tedavi etmek mümkün oldu.


1974’ten başlayarak ağrı cerrahisinde iki yeni uygulama yöntemi yaygınlaşmaya başladı. Ağrı cerrahisinin bu yeni yöntemlerine ya da başta belirtilen üç yöntemden ikincisine stimülasyon yani uyarma adı veriliyor. Burada, ağrıyı taşıyan sistem herhangi bir biçimde uyarılarla oyalanıyor. Uyarma genellikle elektrik enerjisi ile yapılıyor. Bu yöntemde sinir sisteminin belirli bölgelerine elektrotlar aracılığıyla bir bataryadan ya da bir pil sisteminden uyarı (elektrik akımı) veriliyor. Böylece ağrı denetim altına alınabiliyor.


Üçüncü yöntemde ise, ağrıyı ortadan kaldırabilmek için, narkotik ilaçlar, özellikle de morfin, hastanın sinir sisteminin belli bölgelerine, bir pompa sistemi ile veriliyor. Bu sistem yardımıyla, daha düşük doz ağrıkesici ile daha uzun süreli ve daha etkin ağrı kontrolü mümkün olabiliyor. Bu yöntemle gelecekte ağrıyı kontrol edecek, salgıları olan dokular da sinir sisteminin belli bölgelerine nakledilebilecek. Bu yönteme implantasyon deniyor.


İğne ve elektrot sistemleriyle yapılan uygulamalar sakatlık gibi riskleri taşıdığı için stimülasyon ve implantasyon ağrı cerrahisinde giderek ön plana çıkmaya başladı. Aslında, bu öne çıkışın temelinde bir başka etken, daha da etkili oldu. Stimülasyon ve implantasyon belli firmalar tarafından üretilen, sarf malzemesi nitelikli, ama pahalı cihazlardı. Üstelik bu cihazlar dünyada önemli bir pazar oluşturuyordu. Bu pazarı elinde bulunduranlar yoğun promosyonlar ile bu yöntemleri yaygınlaştırdılar. Örneğin, konuyla ilgili bilgiler hekimlere kolaylıkla ulaştırılıyor, bu yöntemlerle ilgili kongrelere fazla miktarda parasal açıdan destek veriliyor, bu yöntemlerle uğraşan hekimlerin araştırmalarına büyük ölçüde gerekli kaynaklar sağlanıyordu. Doğal olarak, bu durumda dünya genelinde destrüktif ağrı cerrahisi belli bir duraklama devrine girdi. Buna karşın kimi bilimadamları, bu yöntemi kullanmayı sürdürdüler. Bu bilim adamlarından birisi de Prof. Dr. Yücel Kanpolat’tı.


Dr. Kanpolat, uzun süre uğraş verdiği destrüktif ağrı cerrahisindeki deneysel ve klinik çalışmalarında devamlılığı sürdürmüştür. Doğal olarak bu devamlılık sayesinde belli üstünlüklere de sahip olmuştur.


Yücel Kanpolat’a göre, eski tekniklerle yapılan destrüktif ağrı cerrahisinin komplikasyon riski fazla. Çünkü, geçmişte, uygulama yapılırken röntgen ışınları ile görüntüleme kullanılmaktaydı. Ancak röntgen ışınları ile görüntüleme harap edilmesi planlanan sinir sistemi bölümlerini (omurilik, beyin sapı) yapısal (morfolojik) olarak göstermeye yeterli değildi. Cerrah yöntemi uygularken iğnelerle hedef noktaya ulaşıyor sonra elektrotları bu noktaya konumluyor, radyofrekans jenaratöründen alınan elektrik akımıyla omurilikte milimetrik duyarlıkta harabiyet yapıyor ve ağrıyı denetleyebiliyordu. Ama, röntgen ışınları dokuyu değil, dokunun çevresindeki yapıları gösteriyor, hedef alınan omurilik dokusunu direkt olarak göstermiyordu. 1974’te bilgisayarlı beyin tomografisi bulundu ve geliştirildi. Böylece, bilgisayarlı tomografi eşliğinde beyinde bu tür uygulamalar yapılmaya başlandı. Peki, bilgisayarlı tomografi eşliğinde destrüktif ağrı cerrahisi omurilikte ve beyin sapında uygulanabilir miydi?


Prof. Kanpolat işte bu yönüyle konuya başkalarından farklı yaklaşıyordu ve 1986’dan sonra konuyu bu yönüyle araştırdı. Omurilikten geçen ağrı yollarında harabiyet yapmaya dayanan özel bir uygulama için bilgisayarlı tomografiyi başarıyla kullandı ve çalışmasını 1987 yılında Barcelona’daki Avrupa Beyin Cerrahisi Kongresi’nde bildiri olarak sundu. Bu çalışması sonraki yıllarda yayımlandı ve olumlu yankılar uyandırdı.


Bu konuda Yücel Kanpolat şöyle diyor: “1980’li yıllarda, bilgisayarlı tomografinin rehberliğindeki uygulamaları geliştirmek pek kolay olmadı. Bilgisayarlı tomografi çok istenen bir tanı aracıydı; ancak her fakülte hastanesinde bulunmuyordu, var olduğu bazı yerlerde de kullanım dışıydı. Örneğin, bizim fakültemizdeki bilgisayarlı tomografi cihazı bozuktu. Ama bizler, bilgisayarlı tomografi eşliğinde ağrı cerrahisinin yapılıp yapılmayacağını, en azından denemek istiyorduk ve denedik de. Hastalarımızdan biri, bacaklarında ve alt karın bölgesinde şiddetli ağrıları olan bir kanser hastasıydı ve bu uygulamadan sonra hastanın ağrıları geçti. Ama burada vurgulanması gereken bir nokta var. O da şu: Bizler zaten destrüktif uygulamaları yapmada epeyce deneyim kazanmıştık; ama, en önemlisi, bilgisayarlı tomografinin bu sistemle uyum sağlayıp sağlamayacağını araştırıyorduk. Bu araştırmalarımız sırasında, uygulamalarımızı ameliyathanede değil, radyoloji bölümünde gerçekleştiriyorduk. Bunu yaparken hastanın hiçbir yerini kesmiyor, sadece iğne ve elektrotlarla çalışıyorduk. Bu durum radyoloji bölümünü kullanabilmemizin en önemli avantajıydı.”


Prof. Kanpolat ekibiyle birlikte, daha sonraki yıllarda kordotomi ameliyatını da gerçekleştirir. Kordotomi, omurilikte ağrıyı taşıyan yolu iğne elektrot sistemi ile harap etme esasına dayanan bir başka operasyondur. Bu uygulama sonunda hastanın vücudunun yarısı ağrısız hale gelir. Kordotomi ameliyatından elde edilen veriler de Dr. Kanpolat’ın araştırmalarına katılır ve konuyla ilgili hazırladığı bildiriyi Budapeşte’de bir kongrede sunar ve sonrada yayımlar.


Kordotomi ameliyatından sonra, baş, boyun ve yüz ağrılarını geçirmek için trigeminal traktotomi uygulaması da gerçekleştirilir. Sonuçta bilgisayarlı tomografi ile iğne elektrot sistemi başarıyla kullanılmış ve klasik sistemde görülemeyen hedef noktalar, bu sistemle görülebilir hale dönüşmüştür. Artık cerrahlar uygulama sırasında iğne elektrot sisteminin omuriliğe batıp batmadığını, omurilikle bir itilme torsiyon yani burulma var mı, görebiliyorlardı. Bu sistem aktif olarak, ameliyatı yönlendiren bir rehberlik sistemiydi ve bu sayede bu ameliyatlardaki ölüm ve sakatlık riski büyük ölçüde ortadan kalkmıştı.


Dr. Kanpolat, kordotomi, santral kord lezyonu ve trigeminal traktotomi ameliyatlarının adeta çöpe atıldığı bir dönemde, bu uygulamaların ağrı cerrahisinde bir yeri olduğunu ve daha da önemlisi diğer yöntemlere göre daha etkili, bilgisayarlı tomografi ile de çok daha güvenli olduğunu göstermişti. Bütün bunlar, Kanpolat’ın evrensel bilime ve insan sağlığına yaptığı katkılardır. Örneğin, tedavi edilemez kanser ağrıları tüm dünyanın sorunudur. Bu hastalara, ağrı cerrahisinin diğer yöntemleri uygulandığında, hastalar binlerce dolara varan, epey yüklü paraları ödemek zorunda kalmaktadırlar. Kanpolat’ın önerdiği yöntemde ise, hastaların ameliyattan sonra ilaca, hastahaneye, doktora ve sisteme bağımlılığı çok az olmaktadır. Kanser hastalarının itilip kakılmaya , o klinikten bu kliniğe, o servisten bu servise, o tetkikten bu tetkike koşturmaya tahammülleri yoktur. Oysa, bu hastalar ülkemiz de dahil olmak üzere birçok ülkede bu durumlarla karşı karşıyadır. Bunun önüne geçmek gerekir.


Yücel Kanpolat uyguladığı yöntemleri, daha doğrusu yaptığı bir işlemi ayrıntılarıyla şöyle anlatıyor: “Bu yöntemlerde ölüm ve sakatlık riski minimaldir. Çünkü, bilgisayarlı tomografi altında harabiyet yapılan omurilik dokusunu kesit olarak görebiliyorsunuz ve böylece sadece ağrılı alana ait lifler zedeleniyor. Bu durumda omurilikte daha küçük bir alanda harabiyet oluyor ve hastanın ağrılı bölgesindeki ağrı duyusu ortadan kalkıyor. Kullandığımız radyofrekans jenaratöründen elde edilen enerji, iğne elektrot yardımıyla dokunun içerisine girildikten sonra hangi sistemin içinde olduğunu impedansmetre adı verilen direnç ölçen bir sistemle saptayabiliyorsunuz. Omuriliğin içine iğne battı mı yoksa batmadı mı; iğne omurilik etrafındaki sıvının içinde mi, bunları da biliyor cerrah. Ayrıca, hedef alınan yere iğne elektrot sistemiyle ulaşıldığında, kaba bir morfoloji görülüyor. Yani o bölgenin yapısını görüyorsunuz. Lateral spino talamik traktus denilen ağrıyı taşıyan sistem omuriliğin ön yan bölümündedir. Bu bölgeyi görebiliyorsunuz. Bu bölgeye iğne elektrot sistemi ile yaklaşılıyor ve sistem bu bölgeye konumlanıyor. Ama bu konumlama harabiyet yapmak için yeterli olmadığından, burada bir sistem daha devreye girer ve bölgenin fonksiyonunu gösterir. Bu sırada hasta uyanıktır, sizinle konuşabilir, ne yaptığınızı bilir. Elektriksel uyarı yapılır. Her yapılan uyarıda içinde bulunulan lif demetinin işlevleriyle ilgili yanıt alınır. Eğer hareket liflerinin içinde bulunuyorsanız hastanın kolunda, bacağında hareket görülür; duyu liflerinin içinde bulunuluyorsa hasta duyusal cevaplar verir. Örneğin, uyarıda hasta kolları ve gövdesinde uyuşmalar olduğunu söylüyorsa, cerrahlar ağrı taşıyan liflerin içinde olduklarını anlarlar. Bu evreden sonra kontrollü olarak harabiyet yapılmaya başlanır.


Harabiyet sonrası hasta, vücudunun üstünden başlayarak gövde kısmının ağrıyı duymadığını söyler. Bu da sınanıp ölçülür. Hasta ağrıyı duymuyor, fakat dokunduğunuzu hissediyordur. Sonra lezyon (harabiyet) biraz daha artırılır. Bunda da amaç, küçük lezyondan sonra ağrının nüksetme olasılığını ortadan kaldırmaktır. Ancak, harabiyet çok fazla yapılırsa bu defa da başka yerlere zarar verebilme durumu ortaya çıkabilir. Bu nedenle sürekli test yapılır. Yani tam anlamıyla tamamlanmış bir sistem. Bu sistemin içinde görüntü, elektrofizyolojik parametreler, direnç ölçme ve uyarı yaparak cevap alma var. Bu uyarılardan sonra artık cerrah hedef aldığı yerde olduğuna emin olur ve harabiyet yapar. Tabi bu kontrollü bir harabiyettir. Harabiyet sırasında ve sonrasında hastanın fonksiyonları hep yoklanır.”


Meslek ahlâkına önem veren hekimler üzerinde çalıştıkları konularla ilgili yayımlanan olay yaratacak haberleri çok sakıncalı bulurlar. Yücel Kanpolat da aynı görüşte. En çekindiği ise “kanser ağrılarına son” gibi bir cümlenin onun çalışma alanına yansıtılması. Çünkü, o asla “kanser ağrılarına kesin çözüm buldum” demiyor. Bu konuda şunları söylüyor: Dünyada, yaklaşık olarak, gelişmiş ülkelerde % 20, az gelişmiş ülkelerde de % 10 oranında ölüm nedeni kanser. Yani dünya popülasyonunun % 10-20’si kanserden ölüyor. Kanserin başlangıcında, kanser türlerine göre yaklaşık % 10-30 arasında değişen bir bölüm hasta ağrıdan şikâyetçi. Ama, kanserin son döneminde hastaların % 90’ı ağrı çekiyor. Ancak, bu % 90’nın % 20’sinin ağrısı mevcut tedavi yöntemleri ile, ilaçlarla giderilemiyor. İşte bu hastalara ağrı cerrahisi gerekli. Ağrı cerrahisinin iğne elektrot yöntemi bu hastaların hepsine uygulanamıyor. Ama, önemli bir grup bu yöntemle tedavi edilebilme şansına sahip. Örneğin, tek taraflı kanser ağrılarında kordotomi başarı ve güvenle kullanılabiliyor. Yine visseral kanser ağrıları, yani iç organlarda olan kanser ağrılarından, batında olanlarında bu uygulama iki taraflı yapılabiliyor. Birer hafta arayla, omurilikten merkez bölgede lezyon yapma esasına dayanan bir uygulama yapılabiliyor. Yine bir başka grup hastada, yüz ve kafa kaidesi ağrıyan hastalara da traktotomi uygulaması ile yardımcı olunuyor.

21:28 - Aralık 29, 2007 - yorum { 1 } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 29, 2007

Bu gruptakiler iki yumurta beyazı ile bir yumurta sarısı yerlerse kolesterolleri azalır

 

Kan grupları arasında AB çok ender görülür. A grubuyla B grubunun karışmasından meydana gelen bu kan grubuna dünya nüfusunun ancak yüzde beşi dahildir. Ve de bu grup, kan gruplarının en yenisidir. Bundan on, on iki yüzyıl öncesine kadar böyle bir kan grubuna rastlanmamıştı. Doğudaki istilacı güçlerin batıdaki ülkeleri ele geçirmeleri üzerine farklı uluslar birbirlerine karıştılar. Doğuyla batı uygarlığının karışması sonucunda AB kan grubu ortaya çıktı. M.S. 900 yıllarından itibaren AB kan grubu oluştu. A ve B gruplarındaki Avrupalıların evlilik yoluyla bir araya gelmedikleri kesindi. Ancak doğudan batıya akın başladıktan sonra farklı kan grupları birleşebildi.

AB grubu, iki grubun da özelliklerini taşır. Bu kan grubuna dahil olanların bağışıklık sistemleri çok güçlü olur. Ancak bazı kanser türlerine yakalanma olasılıkları vardır. İki grubun özelliklerini taşıyan AB grubu, alerji, artrit iltihaplanma gibi sorunlarla her zaman karşılaşabilir. AB grubunun şaşırtıcı özellikleri bu kan grubunun modern yaşamı simgelemesini sağlıyor: Karmaşık ve huzursuz.

 

AB GRUBU: ŞAŞIRTICI

Kan grubunuzun bilinmesini gerektirecek bir neden ortaya çıkmadan grubunuzu öğrenmek aklınıza gelmeyebilir. Oysa, kan grubunuz sizin yaşamınızda çok önemli yer tutan bir özelliğinizdir. Bu önemli özelliği bilmeden dengeli beslenme koşullarını yerine getiremezsiniz. Hangi hastalıklardan ne şekilde korunmanız gerektiğini bilemezsiniz. Kan grubunuz, bağışıklık sisteminizin anahtarıdır

Kan nakli yapılması gerektiği zaman, kan Grubu A olan kişiye B grubu kan verilemez. A grubu kan, B grubu kanı kabul etmez. Aynı şekilde B grubundakiler de A grubu kan alamazlar. Kısacası A grubu ile B grubu birbirinden kan alamaz.

AB kan grubuna dahil olanlar her gruptan kan alabilirler ama AB grubu kanı, diğer kan grupları kabul etmez. Yani, AB grubu herkese kan verebilir ama başka hiçbir kan grubuyla uyuşamaz.

0 grubuna dahil olanlar da ancak kendi gruplarından kan alabilirler. Fakat 0 grubu herkese kan verebilir. 0 grubu aslında, evrensel kan bağışçısıdır.

 

AB GRUBUNUN ÖZELLİKLERİ

A ile B'nin modern karışımı

Çevresel değişikliklerden kaynaklanan beslenme özellikleri

Sindirim sistemi çok duyarlıdır

Bağışıklık sistemi çok güçlüdür

Stresi yenmek için zihinsel faaliyetlerden yararlanabilir

Sırrı henüz tam olarak bilinmiyor.

 

DİYET NASIL OLMALI

Daha önce de belirttiğimiz gibi, AB grubu, diğer kan gruplarından çok daha kısa bir geçmişe sahip. AB grubundaysanız, yiyeceklerinizi seçerken çok dikkatli davranmalısınız. A ve B gruplarının beslenme düzenlerini dikkatle incelemek gerekir. A ve B gruplarına uygun olmayan yiyeceklerin çoğu AB grubu için de sakıncalıdır. Ancak diğer kan gruplarına tavsiye edilmeyen domates AB grubundakilere öneriliyor. Kilo alma konusunda AB grubundakiler A ve B gruplarındaki genlerin özelliklerini taşıyabilirler. Bu da zaman zaman problem yaratır. Örneğin A grubundakiler gibi mide asidinizin miktarı az olabilir. B grubundakiler gibi et yemeye kalkıştığınız zaman sindirim sorunuyla karşılaşırsınız. Yediğiniz et, vücudunuzda yağ olarak depolanabilir. Eğer kilo vermek istiyorsanız, et yemekten kaçınmalısınız. Et yerken de yanında mutlaka sebze bulundurmalısınız ve de etin miktarının çok az olmasına dikkat etmelisiniz. Deniz ürünleri, süt ürünleri ve taze sebze kilo vermenize yardımcı olur.

 

MİDE ASİDİ YETERSİZ

AB grubunun, A ve B gruplarının özelliklerini taşıması ilginç bir durum yaratıyor. Çok fazla hayvansal protein almanız sindirim sisteminizi zorlar. Tıpkı A grubundakilerde olduğu gibi sizin de mide asidiniz yeterli değildir. İşte bu yüzden azar azar ve sık sık yemek yemelisiniz.Kuzu, koyun, tavşan ve hindi eti yiyebilirsiniz. Dana ve sığır etlerinden uzak durmalısınız. Tavuk ve piliç eti yerine hindi etini tercih etmelisiniz.

 

YOĞURT UYGUNDUR

Sütlü besinler konusunda, B grubundakilerin alışkanlıklarına ağırlık verebilirsiniz. Yoğurt, kefir ve yağı alınmış krema sizin için uygundur. Yumurta yerken iki yumurta beyazı ile bir yumurta sarısı yerseniz, kolesterolünüzün artmasını önlersiniz buna karşılık vücudunuzun protein ihtiyacını gidermiş olursunuz.

 

HASTALIĞA KARŞI ÖNLEM

Hastalanan herkesin zihninde aynı soru şekillenir: ‘‘Neden ben?’’ Tıptaki büyük gelişmelere rağmen bu soruya kesin bir yanıt vermek olanaksız. Sadece bazı kişilerin belirli bazı hastalıklara kolayca yakalandıkları biliniyor

Kan gruplarının sağlık sorunlarıyla doğrudan bağlantılı oldukları saptandı. örneğin A grubuna dahil olan ve de ailesinde kalp hastalıklarına yakalanmış kişiler bulunanların beslenme konusunda çok titiz davranmaları gerekiyor. Ayrıca A grubunun kanser türlerine karşı da özellikle korunması şart.

O grubu karmaşık virüslere kolay kolay uyum sağlayamaz. O grubundakilerin bağışıklık sistemleri güçlü olmasına güçlüdür ama gücünün sınırlı olduğu da unutulmamalı.

B grubundakiler virüs hastalıklarına karşı savunmasızdırlar. Sinir sistemiyle ilgili sorunlara karşı önlem almalıdırlar.

AB grubundakiler, daha çok A grubunun sorunlarıyla karşılaşırlar. Görüldüğü gibi sağlıklı yaşayabilmek, hastalıklardan korunabilmek için öncelikle kan grubunun bilinmesi ve özelliklerinin dikkatle incelenmesinde yarar var.

 

KAN GRUBU HASTALIKLARI

Kan grubuyla doğrudan ilgili olan sorunlara kısaca göz atalım:

Yaşlılık hastalıkları

Alerjiler

Astım ve saman nezlesi

Bağışıklık sistemiyle ilgili sorunlar

Kan hastalıkları

Kalp ve damar hastalıkları

Çocuk hastalıkları

Diyabet

Enfeksiyon hastalıkları

Karaciğer hastalıkları

Cilt sorunları

Kadınların üreme organlarındaki sorunlar.

 

BÖBREKLER VE BEYİN

Kuşkusuz, kan grubu ne olursa olsun, herkes zamanla yaşlanır. Bu nedenle de tıp, yüzyıllar boyunca, yaşlılığı önlemenin yollarını araştırdı. Bu çalışmalar, bugün de sürüp gidiyor. Yaşlılık hastalıkları denilince, öncelikle böbrekler ve beyin akla gelmeli. Yaş ilerledikçe, böbreklerin çalışmasında bazı sorunlar ortaya çıkabilir. Örneğin yetmiş yaşına gelen bir kişinin böbreklerinin ancak yüzde yirmi beş kapasite ile çalışması söz konusudur.

Yaşlılığın öncelikle hissedildiği ikinci organ beyindir. Yaşlı bir insanın beynindeki nöronlar birbirlerine karışır. Bu karışma yüzünden de başta Alzheimer olmak üzere çeşitli hastalıklar ortaya çıkar. Kan grubunun özelliklerine uygun bir beslenme planı uygulamak, yaşlılığın gecikmesini sağlayabilir. Kan gruplarının birer gençlik kaynağı olduğunu söyleyemeyiz. Ama yaşlılık döneminin gecikmesi ve bu dönemden mümkün olduğu kadar az zarar görmek, kan gruplarının özelliklerini bilmekle sağlanabilir. Kan grupları, bizim yaşam formülümüzdür. Formülümüzü bilirsek ve onun gereklerini yerine getirirsek pek çok sağlık sorunundan korunabiliriz.

 

AB GRUBUNDAKİLER İÇİN ÖRNEK DİYET

AB grubundakiler hayvansal yağlar yerine zeytinyağını tercih etmeliler. Zeytinyağı bir mono doymamış yağdır ve kandaki kolesterol miktarını azaltır. Çok az miktarda olmak koşuluyla diğer bitkisel yağları da kullanabilirsiniz. Ama hayvansal yağları kesinlikle kullanmamalısınız.

 

Kahvaltı:

Sabah kalkar kalkmaz limonlu su

1 bardak greyfurt suyu

2 dilim mısır ekmeği

2 dilim beyaz peynir

Kahve

Öğle yemeği:

100 gram haşlanmış hindi göğüs eti

2 dilim kepek ekmeği

Salata

2 erik

Ot çayı

İkindi:

1 dilim peynirli kek

Ot çayı

Akşam yemeği:

Omlet

Çok az yağda pişirilmiş sebze

Karışık meyve salatası

Kafeinsiz kahve

İstenirse 1 kadeh kırmızı şarap

 

AB GRUBUNDAKİLERE ÖNERİLER

AB grubundakiler biber ve sirkeyi kendilerine yasaklamalılar. Salatalarda zeytinyağı ve limon kullanmalılar. Bol miktarda sarımsak kullanmaktan kaçınmamalılar. Şeker ve çikolata çok az miktarlarda olmak şartıyla yenebilir. AB grubuna dahil olanların mide asitleri çok az olduğu için mide kanserine yakalanma olasılıkları fazladır. Bu nedenle de C vitamini takviyesi yapmaları çok yararlı olur.

AB grubundakiler için sinir sistemini yatıştıran ot çayları çok yararlıdır. AB grubuna uygun egzersizler, aslında A ve B gruplarına önerilenlerin bir tekrarı. Sakinleşmek stresten kurtulmak için önerilen egzersizlerin belirtilen sürelerde uygulanması çok önemli.

 

Bisiklet (60 dakika) haftada 2-3 kez

Yüzme ( 30 dakika) haftada 3-4 kez

Dans (30-45 dakika) haftada 2-3 kez

Aerobik (30-45 dakika) haftada 2-3 kez

Gerinme egzersizi (15 dakika)

21:27 - Aralık 29, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 29, 2007

A Vitamini yağda eriyen vitaminlerdendir.Balıkyağında, karaciğerde, tereyağı ve kremada, peynirde, yumurta sarısında bulunur.Sonradan A vitamini (retinol) ne dönüşecek olan Beta Karoten ve diğer karotenoidler ise yeşil yapraklı ve sarı sebzelerde ve tahıllarda bulunur.A vitamini karaciğerde depolanır. Isıya karşı sabit ve pişirilmeye dayanıklıdır.Yüksek miktarlarda alınması toksik reaksiyonlara (zehirlenme) neden olabilir. Vitamin A miktarı Retinol Equivalant ile ölçülür.

Vücuttaki Fonksiyonları

·         Sağlıklı deri ve saçlar için gereklidir.

·         Diş, dişeti, ve kemik gelişiminde önemli rol oynar

·         Normal iyi görme de ve gece görme de etkilidir.

·         Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir.

·         Akciğer, mide, üriner sistem ve diğer organların koruyucu epitelinin düzeninde rol oynar.

Eksiklik Belirtileri

·         Gece körlüğü

·         Xerophthalmia ( korneanın anormal kuruması ve kalınlaşması = göz kuruluğu)

·         Bağışıklık sisteminin zayıflaması, enfeksiyonlara elverişli hale gelme

·         Akne (sivilce) oluşumunda artış

·         Yorgunluk

·         Diş, diseti ve kemiklerde deformiteler

Aşırılık ve Zehirlenme Belirtileri

·         Karaciğer bozuklukları

·         Mide bulantısı ve kusma

·         Saç dökülmesi (saçlar çabuk kopar)

·         Başağrısı

·         Eklem ağrıları

·         Dudak çatlamaları

·         Saç kuruluğu

·         İştah kaybı

Beta Karoten Aşırılığı ve Zehirlenme Belirtileri

Avuçlarda ve ayak tabanlarında ciltte sarı-kavuniçi renk değişikliği.

Çocuklarda zehirlenme 300000 Retinol Equivalant A vitamini alımıyla oluşur. Yetişkinler de ise genellikle günde 100000 Retinol Equivalant A vitamininin aylar boyu alınması ile oluşur.

21:26 - Aralık 29, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 26, 2007

İlk zamanlar

 

İlk çağlardaki filozofların dünyayı ve etrafı anlamaya çalışması, merak duyguları, belirli kriterlerin doğmasına ve bunların çeşitli ideolojilere dönüşmesine yol açmıştır. Bilimin temelleri atılıncaya kadar, tartışma ve deney olgusu insanlar tarafından geliştirilmiş ve bu bir arayış haline dönüşmüştür. Deneyin ve sonucun klişe haline gelmesi bilimin artık istenilebilir düzeye gelmesini sağlamıştır. 19. yy a kadar gelişme kateden bilim aslında kendi içinde bir savaş vermiş, bir çok özgün araştırmacı, düz mantıkla hareket eden ortaçağ liderlerine yenik düşmüştür. Aristo'nun fiziğinden daha farklı düşüncelere sahip olan Galileo kendi zamanının bilim adamlarıyla ters düşmeye başlamıştı. Bilim, tarihi sürecinde bu tip sahnelere sürekli tanık olmuş, deney ve gözlem sonucunda çöken kanunların yerini başkaları almıştır.

 

Astronomi

 

Astronomi, bilim dalları arasında en eski olanlardandır. İnsanların gökyüzüne olan ilgisi, yukarıda asılı duran cisimleri incelemeye itmiş ve teleskopun bulunmasıyla bu gözlemler daha etkin bir hal almıştır. Babil'li olgusal astronomlara nazaran Yunan astronomları, matematiksel ayrıntıları özümseyerek bu bilimin gelişmesinde temel noktaları oluşturmuşlardır. Polonyalı bir astronom olan Nicolaus Copernicus, dünyanın ve diğer gezegenlerin, güneş etrafında döndüklerini açıklamıştır. Bu astronomi biliminde yeni bir dönem açılmasına sebep olmuştur. 1671 de ilk aynalı teleskopu yapan matematik ve fizikçi Isaac Newton uğraştığı bilim dallarının gelişmesine çok fazla katkıda bulunmuş diferansiyel ve integral hesabın temellerini atmıştır. Ayrıca Newton'un 5 Temmuz 1687'de yayımladığı, Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri kitabı Klasik mekanik'in temellerini oluşturan Newton'un hareket kanunlarını ve Kütleçekim kanunu gibi önemli konuları içerir.

 

 

Matematik ve Geometri

Kesinlik taşımayan bilgilere göre matematik ve geometrinin başladığı yer olarak kabul edilen Mısır, buradaki toprakların Nil nehrinin taşkınları sonucunda belirsizleşen toprak sınırlarının devlet tarafından görevlendirilmiş geometriciler tarafından belirlendiği ve bu bilimin temellerinin bu sıralarda atıldığı sanılmaktadır. Örneğin; Mısırlılar, dairenin alanının çapına orantılı olduğunu saptamışlar ve pi sayısını bulmuşlardır. Hesaplama sistemleri sayesinde tarımla ilgilenen halk kişisel fayda elde ediyor dolaylı olarak da bu bilim gelişmiş oluyordu.

Yunan matematiğinin en önemli isimlerinden olan Tales'in geometriyi, Mısır'da kaldığı süre içerisinde öğrenmesi ve bu bilimi etrafındakilere öğretmesi sonucunda gelişme devam etmiştir. Sayıların babası olarak anılan Pisagor'un ünlü teoremi onu zamanının en büyük bilim adamları arasında hatırı sayılır bir yere getirmiştir.

 

Tıp

 

Bilimin tıp alanındaki ilk gelişmeleri asya kıtasında gerçekleşmiştir. Hindistan, Mısır, Çin, İran ve Yunanistan'da tıp sistematik bir biçimde gelişmeye başlamış ve bir bilim dalı olarak insanlığın en büyük sorunlarından biri olan sağlık alanındaki gelişmeler yüzyıllar boyu sürmüştür.

Hipokrates'in hastalara büyü ve batıl inançlarla bezeli bir tedavi sunmak yerine, iyileştirici etkileri kanıtlanmış tedavi yöntemlerine başvurmaya başlaması, tıp biliminde hasta öneminin kavranmaya başlamasına sebep olmuştur. İlk başlarda bölgelere göre farklılık gösteren tedavi yöntemleri, son iki yüzyıldır modernleşmeye başlamış ve genel anlamda ortak bir çabaya dönüşmüştür. Avrupa'daki salgınlardan sonra daha fazla gelişme kateden tıp bilimi, günümüzde genetik çalışmalarının gelişmesiyle çok üst düzeylere ulaşmıştır.

 

 

Günümüze doğru

 

20. yüzyılın başlarından itibaren bilimdeki ilerlemeler büyük hız kazanmış ve akademik çevrenin, daha elverişli bir araştırma ortamına kavuşması bu ilerlemeyi tetiklemiştir. Bilimle uğraşmak bir prestij haline gelmeye başlamış ve etkilerini göstermeye başlamıştır. Alfred Nobel'in vasiyeti üzerine 1901'den itibaren verilen Nobel Ödülleri bilimin prestij yönünü sergiler. Bu tip ödüllerle, bilime olan teşvik arttılmakta ve araştırmalar için gerekli paralar sağlanmaya çalışılmaktadır.

Radyolojinin kurucusu olan Marie Curie'nin bilime yaptığı katkılar kimya alanında büyük yankı uyandırmıştır. Radyoaktivite alanındaki çalışmaları ona, 1903 yılında fizik alanında ve 1911 yılında kimya alanında Nobel kazandırmıştır. Albert Einstein'in Alman Annalen der Pysik dergisinde yayınlanan Işığın oluşum ve dönüşümü üzerine bir görüş, Molekül boyutlarının yeni bir belirlemesi ve Hareketli Cisimlerin Elektrodinamiği başlıkları altındaki makaleleri fizik bilimi için yeni bir sayfanın açılmasına sebep oluyordu. Genel görecelik ve Özel görecelik, Einstein tarafından fiziğe sunulan en karışık ve en gizemli teorilerden sayılır. Halen tartışmalara sebep olsada yüzyılın en önemli bilim adamlarından sayılan Einstein, 1921 de Fotoelektrik etki olayına getirdiği açıklama ile Nobel Ödülü'ne layık görülmüştür.

Çocukluğundan itibaren matematiğe olan katkıları, Carl Friedrich Gauss'u bu bilimin yapıtaşlarından biri haline getirmiştir. Gauss, sayılar kuramı, analiz, diferansiyel geometri, jeodezi, manyetizma ve astronomi konularında önemli katkılar yapmıştır. Matematik alanındaki ilerlemeler, Gauss'tan itibaren daha farklı bir hal almaya başlamış ve onun öğrencilerinden olan Bernhard Riemann'ın oluşturduğu geometri sayesinde izafiyet teorisi gelişmiştir.

 

 

 

00:22 - Aralık 26, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 26, 2007

Ünlü çin kominikasyon ve teknoloji devi Hi-Tech Wealth güneş enerjisi ile çalışan bir cep telefonu ürettiğini açıkladı. Bir saat güneş ışığı ile 40 dakikalık konuşma sağlayan telefon mum yada ampül ışığını da kullanabiliyor. Öteki firmalarında bu konu hakkında araştırmalarına rağmen kendilerine ait 8 adet patenti bulunan firma 400milyon insanın cep telefonu kullandığı çinde önemli bir pazar payı hederliyor.







kaynak: zamazing.org

00:19 - Aralık 26, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 26, 2007

ImageMicrosoft dün sabah duyurduğu yeni ürünüyle dikkatleri üzerine topladı. Surface adı verilen ürün, dokunmatik bilgisayarlı masa görevi görecek. Bu videoyu kaçırmayın.

Bu projenin dört yıl önce başladığı ve bu yılın sonlarında ürünün piyasa sürüleceği belirtiliyor. Bu aralıkta ürün teknoloji fuarlarında tanıtılacak. Ürünün tahmin edilen fiyatının 10.000$ olması nedeniyle şimdilik evlere girmesinin zor olduğunu düşünüyoruz. Bunun yerine otel, restoran, eğlence merkezleri gibi yerlerde karşımıza çıkması olası. Microsoft ürünü 3-5 sene içinde evlere sokmayı planlıyor.

 

Yüzeyde Neler Var?

Surface, 30 inçlik bir ekrana sahip. Videoda da görebileceğiniz gibi kullanımı gayet kolay. Fare ya da klavyeye gerek olmadan elle yönetebileceğimiz Surface, aynı anda birkaç noktaya dokunmaya da tepki verecek.

Örneğin ekrandaki fotoğrafları iki parmağımızla çekerek büyütebileceğiz. Ayrıca geniş bir ekrana sahip olması aynı anda birden fazla kişinin ekranın farklı köşelerinde işlemlerini yürütmesine olanak tanıyacak. Ayrıca, dijital fotoğraf makinesi gibi makinelerle de kolaylıkla veri iletişimi yapabilecek.



Surface'ın boyutları 56x53x107 cm. Ürün Windows Vista işletim sistemini kullanıyor. Kablolu Ethernet 10/100, kablosuz 802.11 b/g ve BlueTooth 2.0 bağlantısı bulunuyor.

00:17 - Aralık 26, 2007 - yorum { 1 } - yorum yaz


written by bilimhaberleri


{ Sayfa 1 of 191 }
<- Önceki Sayfa : : Sonraki Sayfa ->