Kasım 14, 2007


GÖZ YARALANMALARINDA KORUNMA VE İLKYARDIM

Biliyor musunuz ki, göz yaralanmalarının (kazalarının) %90'ı önlenebilir. Yine biliyor musunuz ki göz kazalarının (yaralanmallarının) %45'ı ev oritamında olur. İster evde, ister okulda, ister işte, ister oyunda, nerede olursanız olun, görmenizi koruyacak her önlemi almalısınız. Bu küçük broşürde, gözlerinizi yaralanmalardan korumak için bazı öneriler vereceğiz. Elbette bir kaza olduğunda sorunu tek başınıza çözemeyebilirsiniz. 0 durumda en yakınınızdaki hekime başvurmanız gerekecektir. İlk yardım yapıldıktan sonra sorununuzu hekiminizle paylaşabilirsiniz.

Göz Yaralanmasından Korunma

Göz yaralanmasına bağlı görme kaıyıplarını önlemede ilk ve en önemli adım yaralanmayı engellemektir.

Evde ne yapalım?

Günlük yaşantımıızda kullandığımız pek çok madde gözle değdiğinde ciddi yanmalarlyanıklar yapar. 0 nedenle; spreyleri kullanırken (saç spreyi, sprey deodorant, spreyli temizlik araçları) Çok dikkatli olun ve gözünüze gelmemesi için çıkış deliğini dışarıya ve göz seviyesinden aşağıya ayarlayın.

* Kimyasal sıvılar , deterjanlar, amonyak türü maddelerin (temizlikte ve diğer amaçla kullanın) kulianma kılavuzlarını dikkatlice okuyun. Her kullarııştan sonra ellerinizi iyice yıkayın ki, göze bulaşma olmasın.

*Yağda kızartma yaparken, kızgın yağın sıçramasını önlemek için tencere ve tavaya kapak kullanın.

* Çok kuwetli kimyasal kullanmanız gerektiğinde göze teması engellemek için gözlük {mümkünse özel gözlük) kullanın..

*Güneş lambaları (ultraviyole) kullanırken opak camlı gözlük kullanın.

*Özellikle çocuklar çevrede iken bıçak, çatal gibi araçların kullanımına özen gösterin.

İşyerinde

Pek Çok cisim ummadığımız şekilde uçarak gözünüze çarpabilir ve göze zarar verir.

*İşinizde metal ya da diğer parçacıkların göze çarpma riski varsa (marangoz, demirci) mutlaka özel iş gözlüğü kullanmalısınız.

*Kaynağa bakmak çok tehlikelidir. İşiniz bunu gerektiriyorsa özel gözlük kullanmalısınız.

*Tanımadığınız bir aleti kullanırken mutlaka kullanım kılavuzunu okumalı ya da yardım istemelisiniz.

*İşe başlarken "gözlerimi uçan parçacıklardan, dumandan, tozdan nasıl korurum?" diye düşünmelisiniz.

Çocuklarla

Uygun biçimde kullanimazsa pek çok oyun ve oyuncak göze zarar verebilir

*Çocuklara oyuncak seçerken yaşlarını ve sorumluluk alma derecelerini gözönünde bulundurun. Özellikle çat- pat, dart ve oyuncak tabancaları satın almayın. Ayrıca çocukların kağıt külah içinden üfleyerek uzağa fırlattıkları kağıt parçaları ile oluşturdukları bir oyun ülkemizde çok yaygındır. Bu kağıt parçalarının içine iğne koyabilmektedirler. Bu çok tehlikelidir. Bu oyunu yasaklamalısınız.

*Çocukların tehlikeli bir oyun oynadıklarını gördüğünüzde bunları engellemelisiniz: Kartopu gibi, sönmemiş kireç kalıntılarına taş atmak gibi, şişelerle koşmak gibi.

*Çocuklara makas gibi, kalem gibi tehlikeli olabilecek cisimleri nasıl kulianacaklarını öğretmelisiniz.

Bahçede/Tarlada

*Buğday başakları da dahil pek çok bitki çarptığında göze zarar verir. Özellikle dikenleri varsa. AIçak dallı ağaçların yanında dikkatli olunmalıdır.

*Odun kırma işlemi, fırlayan parçacıklar nedeniyle önemli bir yaralanma nedenidir. Özel dikkat belki de gözlük takılması gereklidir.

Havaifışek

Havaifişekler her yaş grubu için çok önemli bir göz yaralanması nedenidir.

*Patlayıcı olan türleri kullanılmamalıdır.

*Çocukların havaifişek ile ilişkisi olmamalıdır.

*Havaifışek atılırken yakınında olunmamalıdır.

Tüm öneriler bir uzun listeden kısa bir derlemedir. Biliniz ki; bir işi yaparken "gözü nasıl korurum?"diye düşünmeniz bile yeterli ve önemli bir önlemdir.

İLK YARDIM

İlk yardım ve hemen sonrası gerekli yere başvuru önemlidir.

Göze Birşey Kaçtığında

Asla gözünüzü oğuşturmayın. Üst göz kapağını kirpiklerden tutarak alt göz kapağının derinliklerine kaçan kaçan cismi hareket ettirecek ve birkaç kez göz kırpmak ile cisim gözden çıkacaktır. Gözlerinizi açıp soğuk suyla gözü yıkamanız da yararlı olur. Eğer çıkaramazsanız, uğraşmayın ve hekime başvurun.

Göze Sert BIr Çarpma Olmuşsa

*Ağrı ve şişmeyi önlemek için hemen, 15 dakika süreyle soğuk baskı uygulayın (buz ya da soğuk suya batırılmış havlu ya da bez parçası ile).

Göz ya da Kapaklarda Kesi Varsa

*Gözü gevşek olarak bandlayın ve hemen hekime başvurun. Asla baskı uygulamayın, gözü oğuşturmayın.

Kimyasal Yanıklar

Gözü hemen suyla yıkayın. Bu sırada göz kapaklarını açmanız gerekir. Başı temiz bir su kaynağının (kabın) içine sokup gözlerinizi açarak da yapabilirsiniz. Bu işlem en az 15 dakika sürmelidir. Bu arada gözün oynatılması (sağa-sola, yukarı-aşağı), iyice yıkanmasını sağlar. Kapama uygulamayın. Yıkadıktan sonra hekime başvurun.

UNUTMAYIN erken, doğru tedavi ile görme korunur ancak yine unutmayın ki, korunma ve ilk yardım Çok daha önemlidir


 


AKILCI İLAÇ KULLANIMI

.Kendiliğinizden ya da konu-komşunuza danışarak ilaç almayınız.

.İlaçlarınızı, yalnızca hekiminizin önerisi ve eczacınızın uyarısı doğrultusunda kullanınız.

.İlaçlarınızı nasıl kullanacağınızı ve nasıl saklayacağınızı tam olarak öğreniniz ve eksiksiz uygulayınız.

.Hekiminize ve eczacınıza başvurduğunuzda, son haftalarda kullandığınız her türlü ilacı belirtiniz.

.Allerjik bir bünyeniz varsa, sağlık personelini uyarmayı unutmayınız.

.İlaçların yan etkileri konusunda hekiminizden ve eczacınızdan bilgi alınız.

.Kendinizi iyileşmiş hissetseniz bile, ilaç (özellikle antibiyotik) kullanımını yarıda kesmeyiniz.

.İlaç kullanırken, alkollü içki içmekten kaçınınız.

.Hamilelik süresince ve emzirme döneminde, hekiminize danışmadan hiçbir ilaç kullanılmaması gerektiğini unutmayınız.

.İlaçlarınızı, kilit altında ve çocukların ulaşamayacağı yerlerde bulundurunuz.

.Son kullanma tarihi (hükmü) geçmiş olan ilaçları kesinlikle kullanmayınız.

.Evinizde, işyerinizde ve taşıtınızda bulunan ilaçları zaman zaman gözden geçiriniz. Bu konuda eczacınıza danışınız.

HAMİLELİK ve EMZİRME DÖNEMİNDE İLAÇ KULLANIM İLKELERİ

Hamilelik süresinde ilaç kullanılması son derece dikkat edilmesi gereken bir konu olup, nedenleri:

(a) Aralarında ilaçların da bulunduğu kimyasalların ana rahmindeki bebek açısından taşıdığı riskler,

(b) Hamileliğin sebep olduğu fizyolojik değişikliklerdir.

Hamilelik sırasında kullanılan ilaçların doğacak bebeğe geçişi sözkonusudur. Bunun sonucunda da doğacak bebek üzerinde anormallikler olabilir. İlaçların doğacak bebek üzerindeki olumsuz etkileri, çeşitli organların yapılarındaki ve/veya fonksiyonlarındaki anormallikler, büyümenin gecikmesi veya davranışsal bozukluklar şeklinde olabilir.

Diğer taraftan, hamilelikte toplam vücut sıvı miktarı artar, karaciğer ve böbrek fonksiyonlarında değişmeler olur. Bunların sonucunda, ilaçların vücuttaki dağılım ve atılımı değişir. Bu durumda ise bazı ilaçların dozları yetersiz kalarak tedaviyi etkisiz kılar.

İhtiyaç duyulan ilaç dozu, hamilelik ilerledikçe genellikle yükselir, doğumdan sonraki devrede ise düşer.

Hamilelik boyunca ve emzirme döneminde ilaç kullanılması, hassas bir dengenin devam ettirilmesini gerektirir. Bir taraftan bebeğin, ilaç kullanımından zarar görmesine izin verilmemeli, diğer taraftan bir hastalığın yeterli tedavi edilmemesinden dolayı annenin veya bebeğin zarar görmemesi üzerinde de aynı titizlikle durulmalıdır.

İlaçların hemen tamamı anne sütüne geçebileceği için, emzirme döneminde ilaç kullanan annelerin bebeklerinde bazı istenmeyen etkiler ortaya çıkabilir.

Eğer annenin ilaç kullanması gerekiyorsa, ilacı, emzirmeden hemen önce ya da hemen sonra alması en doğrusudur. Böylece, ilacın anne sütüyle bebeğe geçişi büyük ölçüde engellenmiş olur.

Eğer hamileyseniz ya da böyle bir olasılık sözkonusu ise:

-Birçok ilacın hamilelikte kullanımının güvenli olup olmadığı konusunda kesin kanıtlar bulunmadığını;

-Bazı ilaçların doğacak bebekte çeşitli üzücü sonuçlara neden olabileceğini;

-Hamilelikte (özellikle ilk üç aylık dönemde) hekim önerisi dışında kesinlikle ilaç kullanılmaması gerektiğini

UNUTMAYINIZ.

"Hamilelikte ilaç kullanımının taşıdığı risklerin yalnızca ilk üç aylık dönemle sınırlı olduğunu düşünmeyiniz."

"Hamile ya da emzikli iseniz, bu durumu hekiminize ve eczacınıza bildirmeyi unutmayınız."

İLAÇLARIN İSTENMEYEN ETKİLERİNE DİKKAT!

İlaçların istenmeyen etkisi;koruma, teşhis ve tedavi amacıyla kullanılan dozlarda ortaya çıkan ve istenmeyen (ve zararlı olabilen) bir etkisi olarak tanımlanmaktadır.

İlaçların istenmeyen etkilerinden söz ederken; ilacın;

1-Öngörülen (önceden bilinen-kaçınılmaz) etkisinin (yan etki) ve

2-Öngörülmeyen (önceden bilinmeyen-alışılmışın dışında kalan) etkisinin olduğunu bilmekte yarar vardır.

İlacın bilinen yan etkileri (örneğin yatıştırıcı ilaçların uyku durumu yaratması) genellikle hasta tarafından nispeten kolay tolere edilebilen istenmeyen etkilerdir. İlacın önceden bilinmeyen etkisi ise hasta tarafından kolayca tolere edilemeyen olumsuz etkisidir.

Çok yararlı ve hiçbir istenmeyen etkisi olmayan maddeler olarak "bilinen" vitaminlerin de-diğer ilaçlar gibi-çeşitli yan etkileri vardır.

İlaçların istenmeyen etkilerine zemin hazırlayan ve hastaya ilişkin faktörler;

-İlacın yanlış dozda (gereken dozun üstünde veya altında) kullanılması,

-İlacın yanlış biçimde kullanılması (örneğin yanlış uygulama yolundan kullanılması),

-İlacın yanlış zamanda-yanlış sıklıkta, yanlış süreyle-kullanılması,

-Yanlış ilaç kullanılması ya da ilacın yanlış amaçla kullanılması,

-Yaşa, cinsiyete, kalıtsal faktörlere (genetik yapıya), ırka, kiloya, allerji öyküsüne, mevcut hastalıklara (böbrek ve karaciğer yetmezliği gibi), daha önce görülmüş istenmeyen etki öyküsüne ilişkin faktörler

İlaçların istenmeyen etkileri, hastaneye başvuru nedenleri arasında önemli bir yer tutmaktadır.

İlaçların istenmeyen etkilerine yol açan nedenlerden bir grup da ilaç tedavisine ilişkin olanlardır. Bunlar;

-İlaç-ilaç etkileşimi sonucu oluşan istenmeyen etkilerinin,

-İlaç-besin etkileşimi sonucu oluşan istenmeyen etkilerinin,

-Zehirlenme tablosunun ortaya çıkması şeklindedir.

Kullanılan ilaç sayısı arttıkça, istenmeyen etkilerin görülme riski yükselmektedir.

Yaşlılık, doza bağımlı istenmeyen ilaç etkilerinin ortaya çıkmasında büyük rol oynamaktadır. Yaşlılıkla birlikte azalan vücut sıvısı oranı, gerileyen böbrek fonksiyonları veya özellikle karaciğer başta olmak üzere bozulan diğer organ fonksiyonları nedeniyle ilacın tedavi dozları ile toksik (zehirlenmeye yol açan) dozları arasındaki "güvenlik aralığı" daralmaktadır. Dolayısı ile ilaçların istenmeyen etkileri daha sık ve daha şiddetli olarak ortaya çıkmaktadır.

Bebekler ve çocuklarda istenmeyen etkiler, genç ve yetişkinlere oranla daha yüksektir. Fizyolojik ve biyokimyasal profil, ilacın vücut tarafından emilimi ve dağılımını etkilemektedir.

.Tüm ilaçların-istenen etkilerinin yanısıra-istenmeyen etkilerinin de olabileceğini aklınızda bulundurunuz.

.Hekim Önerisi ve Eczacı Uyarısı Dışında (Kendiliğinizden) İlaç Kullanmayınız.

.İlaçların istenmeyen etkilerini (özellikle ilaç allerjisi) daha önce yaşamış iseniz, hekiminizi ve eczacınızı uyarmayı unutmayınız.

.İlacınızı kullandığınız sırada ortaya çıkabilecek şikayetinizi hekiminize/eczacınıza bildiriniz.

.İstenmeyen etkileri şiddetlendirebileceği için, ilaç kullanırken alkol almayınız.


İLKYARDIM VE PRENSİPLERi

                                                                                                         

 

       İlkyardım: Yaşamı tehlikeye düşüren herhangi bir durumda, sağlık görevlilerinin yardımı sağlanıncaya kadar, kaza geçiren kişiye olay yerindeki malzemelerden yararlanarak yapılan ilaçsız uygulamalardır.

      

 

İlkyardımcının Görev ve Sorumlulukları:

 

1. İlkyardımın bir insanlık görevi olduğuna inanın.

2. Hiçbir zaman kendi can güvenliğinizi tehlikeye atmayın.

3. Çevrenizdeki sağlık kuruluşlarını tanıyın ve ülkenin sağlık sistemi hakkında bilgi sahibi olun.

4. İlkyardımla ilgili yenilikleri izleyin.

5. Olayları hızlı değerlendirin.

6. Çevrenizdekileri organize ederek, katkıda bulunmalarını sağlayın; kazayı 112’ye haber verin.

7. Profesyonel ekibe bilgi aktarımını tam yapın.

8. Kazazedeyi yatıştırın ve güven verin.

9. Kazazedeye müdahale edebilecek bir sağlık personeli varsa, onun yardımcısı konumuna geçin.

10.Kazazedenin kimliğini ve kıymetli eşyalarını koruma altına alın.

 

 

İlkyardım Malzemeleri:

 

1. 1 adet künt uçlu makas

2. 3 çift lateks eldiven

3. 5 adet 5 cm x 5 cm gazlı bez

4. 5 adet 10 cm x 10 cm gazlı bez

5. 2 adet 2 m x 10 cm rulo sargı bezi

6. 2 adet üçgen bandaj

7. 2 adet ağzı kapanabilir plastik poşet

8. 2 adet çengelli iğne

9. 1 adet suni solunum ağızlığı

10.Temel yaşam desteği bilgi formu

 

Ayrıca araçlarda kırık tesbiti için karton, mukavva, tahta benzeri malzeme ve farklı boylarda boyunluk.

      

       Kardiyopulmoner Arrest: Kardiyak ve solunumsal fonksiyonların ani olarak durmasıdır.

       Resussitasyon: Ölüm kuşkusu veya potansiyeli olan hastanın yeniden canlandırılmasıdır. Klinik olarak ölüm, kalp atımlarının, solunumun ve serebral fonksiyonların kaybı olarak tanımlanır. Resussitasyonda sınırlayıcı faktör beyin ve myokardın oksijenize kanla perfüzyon yeteneğidir.

       Anoksik beyin hasarı ve ölümü önlemek için havayolu sürekliliği, solunum ve dolaşım gereklidir.

-   Airway (Havayolu): Havayolu sürekliliği gaz değişimi için gereklidir.

-   Breathing (Solunum): Kanın oksijenasyonunu ve karbondioksidin eliminasyonu sağlar.

-   Circulation (Dolaşım): Distal uç organlara oksijenin dağılımını ve karbondioksidin uzaklaştırılması için gereklidir.

Kardiak arrestte prognoz genellikle kötüdür. Prognozu etkileyen faktörler:

-   Arrest ve tedavi başlangıcı arasında geçen süre

-   Kardiak arrest tipi

-   Altta yatan nedenler

Kardiak arrestte irreversibl hipoksik beyin hasarı 4 dakikadan sonra görülür. Komatöz kardiak arrest hastalarında yapılan çalışmalar 72 saatte motor yanıtın olmamasının kötü prognozun en iyi göstergesi olduğunu göstermiştir.

Eğer uygun ileri kardiak yaşam desteği protokolleri uygulanmış ve hasta yanıt vermemişse, reversibl arrest nedeni saptanamamışsa resussitasyon sonlandırılır. Sahada yapılan temel yaşam desteği uygulamalarında yardım geldiğinde, hasta yanıt verdiğinde, TYD yapacak güç kalmadığında resussitasyon sonlandırılır.

 

 

Ani kardiak ölüm nedenleri:

 

-         Ventriküler fibrilasyon

-         Kaza sonucu elektrik şoku

-         Suda boğulma

-         Nefes alamama sonucu boğulma

-         Şiddetli allerjik reaksiyonlar

-         Travma

-         SVO

 

 

 

Arrest hastasına yaklaşım (Temel Yaşam Desteği, =TYD)

 

1.      Hastanın tepkisini değerlendirin

2.      Yardım çağırın

3.      Havayolunu açın ve nefes alıp almadığını kontrol edin

4.      Nefes almıyorsa ağızdan 2 nefes verin

5.      Havayolundaki tıkanıklığı açın

6.      Nabzı kontrol edin

7.      Nabzı atmıyorsa göğüs masajına başlayın. Sternumun alt ucundan 2 parmak yukarıya el ayası konur, diğeri üzerine kilitlenir. 4 – 5 cm çöktürecek şekilde dakikada ortalama 100 kalp masajı uygulanır. 

8.      Nefes almıyor ve kalbi atmıyorsa, solunum desteği ve göğüs masajına devam edin. Tek kurtarıcı 15 kalp masajı 2 nefes, iki kurtarıcı 5 masaj 1 nefes şeklinde bir siklus oluşturur. Her 4 siklusta nabız ve solunum kontrol edilir.

 

Havayolu ve spontan solunum bak, dinle, hisset prensibi ile değerlendirilir. Yani hastanın göğüs hareketlerine bakılır, Solunum sesleri dinlenir ve solunuma bağlı hava akımı hissedilmeye çalışılır. Başı eğme ve çeneyi kaldırma yöntemleriyle havayolu açılır.

 

Dolaşım karotis veya femoral arterden nabzın kontrolüyle değerlendirilir. Nabız atımı yoksa göğüs masajı yapılır.

 

Özel durumlarda TYD

 

 

 

Havayolu tıkanması:

 

Bilinci açık hastada, hastanın konuşabilmesi veya öksürebilmesi değerlendirilir. Hasta boğulduğunu işaretle belirtebilir. Bu durumda karın (Heimlich) manevrası yapılır. Bunun için boğulan kişinin arkasına geçip kollar hastanın beline dolanır. Bir el yumruk yapılarak göbeğin biraz üzerine konularak diğer elle bilekten kavranır. Yumruk içeri ve yukarıya hamlelerle bastırılır. Kişi ileri derecede şişman ise veya hamile ise göğüs hamlesi yapılır. Yine kişinin arkasına geçilir ve kollar koltuk altlarından geçirilerek göğüs üzerinde tutulur. Hızlı geriye doğru hamlelerle basınç uygulanır. Kişinin bilinci kapanırsa veya kurtarıcı olay yerine geldiğinde bilinç kapalı ise 112 aranır. Ardından kurtarıcı nefes verilir. Eğer havayolu tıkalı ise yatar pozisyondaki hastaya heimlich manevrası uygulanır. Bunun için yatan hastanın kalçaları üzerine çömelinir, el ayası karına göbekle göğüs arasına konur. İkinci el diğerinin üzerine yerleştirilir. Karına çabuk, içe ve yukarıya doğru hamlelerle bastırılır. İşlem hızla 4 kez tekrarlanır. 4 siklus sonunda başarılı olunamadıysa alternatif yöntemler (Parmakla temizlik, kurtarma nefesi, karın hamlesi) denenir. Başarılı olana kadar devam edilir.

 

 

 

Çocuklarda TYD

 

8 yaşından büyük çocuklarda erişkinlerdeki gibi davranılır. Küçük çocuklarda uygulamada 4 ana noktada farklılık vardır.

1.      Kurtarıcı olarak yardımcınız yoksa 112 aranmadan önce bir dakika süreyle TYD uygulanır.

2.      Göğüs masajında iki el yerine bir elin ayası kullanılır.

3.      Sternumun 1/3 – ½ alt yarısına elle 2 – 3 cm çöktürerek basınç uygulanır.

4.      Dakikada 100 masaj uygulanır, her 5 masajdan sonra 1 nefes verilir.

Diğer işlemler ve işlem sırası erişkinde olduğu gibidir.

      

Çocuklarda havayolu tıkanması: 1 – 8 yaş arasında erişkinde olduğu gibi hareket edilir. Körlemesine ağıza parmak sokulmaz, yabancı cisim görülüyorsa parmakla alınır. 1 yaşından küçük çocuklarda dikkatli ve yumuşak davranılır. Kurtarma nefesi verilirken ağız ve burundan birlikte hava verilir. Nabız kontrolü dirsekten brachial arterden yapılır. Kalp masajı için bebeğin iki meme başını birleştiren hayali bir çizgi çekilir, bu çizginin altına işaret parmağı koyulur. Orta ve yüzük parmakları işaret parmağına bitiştirilir. İşaret parmağı yukarıya kaldırılarak 3 ve 4. Parmaklarla göğüs kemiği üzerine basınç uygulanır. Basınç sırasında 1 – 2 cm’lik çökme sağlanır. Dakikada 100 masaj uygulanır. Her 5 masajda 1 nefes verilir.

       1 yaşından küçük bebekte havayolu tıkanıklığı varsa (ciddi solunum sıkıntısı, ağlayamama, öksürememe) ve yabancı cisim ile tıkanma varsa uygulanır. Bebek bir kolun üzerine yüzükoyun yatırılıp sırtına iki kürek kemiğinin arasına el ayası ile 5 kez vurulur. Baş ve boyun bir elle desteklenirken baş gövdeden daha aşağıda tutulur. Bebek kol üzerinde yüzüstü çevrilip 5 göğüs hamlesi yapılır. Bu uygulamalar sırasında yabancı cisim görülürse çıkarılır. Yabancı cisim çıkana veya bebek bilincini yitirene dek bu uygulamalar sırayla yapılır. Bebek bilincini kaybederse yardım istenir. Daha sonra kurtarma nefesi verilerek önceki işlemler tekrarlanır. 1 dakikanın sonunda başarısız olunduysa TYD uygulanır.

      

 

 

Yapay solunum:

 

Ağızdan ağıza solunum sırasında enfeksiyon hastalığı geçme riski çok düşüktür. Nefesle verilen havanın gaz içeriği %16.6 - 17.1 oksijen, %3.5 - 4.1 karbondioksid içerir. Deneysel çalışmalar %2.5 ya da üzerinde karbondioksid içeren gaz karışımının kardiyovasküler fonksiyonları bozduğunu göstermiştir. Bu bulgular kurtarıcı solunumunun kar zarar oranı hakkında soruların artmasına neden olmuştur.

 

 

 

Kalp masajı:

 

Standart kapalı göğüs kompresyonu normal kardiak outputun %25 – 30’unu sağlar. Başarılı kardiyopulmonerserebral resussitasyon (CPR) spontan dolaşımın geriye dönüşüne (ROSC) bağlıdır. ROSC myokardial kan akımı sağlanması yeteneğiyle doğrudan ilişkilidir (CPP= Diastolik aort basıncı – Sağ atrial basınç). CPR sırasında maximum CPP masaj aralarında ortaya çıkar. Standart CPR 1 – 8 mmHg CPP sağlar, ROSC için gerekli olan tahmini CPP değeri 15 – 30 mmHg’dır. Epinefrin sistemik damar direncini artırarak aortik diastolik basıncı ve dolayısıyla CPP artırır.

Kapalı göğüs masajı

Teknik: Bir elin ayasının xiphoidin 2 parmak üzerine koyulup diğer elin kilitlenmesi, dirsekler kilitli olarak erişkinlerde 3 – 5 cm çocuklarda 2 – 3 cm olacak şekilde aşağıya doğru güç uygulanır. 80 – 100 / dk kompresyon uygulanır.

Etki mekanizması: Etki mekanizması tam bilinmemekle birlikte günümüzde iki teori kabul görmektedir.

a.       Kardiak pompa teorisi: Kalp sternum ve omurga arasında sıkışarak ileriye doğru kan akımı sağlar. Geri akım kalp kapakları tarafından önlenir ve kalp kompresyonlar arasında pasif olarak dolar. Bu teorinin eleştirisi, arrest süresice arteriovenöz basınç gradiyenti eşitlenir ve kalp kapakları sağlam olmayabilir.

b.      Torasik pompa teorisi: Göğüs kompresyonuyla intratorasik venler kollabe olur ve kan aorta yoluyla ileriye doğru güçlenir. Venöz dolaşımda kanın geri akımı toraks girişinde büyük venlerde yerleşmiş olan valvlerle önlenir. Kompresyonlar arasında santral venöz dolaşım dolar ve siklus tekrarlanır.

Göğüs kompresyonunun etkinliğinin monitörizasyonu için kabul edilmiş bir standart yoktur. İnvaziv kan basıncı monitörizasyonu, santral venöz oksijen saturasyonunun değerlendirilmesi (cvos %72 ise ROSC %100, cvos %30 ise ROSC %0), kapnometri kullanılan monitörizasyon teknikleridir.

 

Kapalı göğüs masajının komplikasyonları: Kot fraktürleri (%30), sternal fraktürler (%20), pnömotoraks, kalp kontüzyonu, perikardial hemoraji, kardiak laserasyon, gastroözofagial yırtık ve karaciğer ve dalak laserasyonu.

Standart kapalı göğüs kompresyonunun modifikasyonları: Arada abdominal kontrpulsasyon, çepeçevre göğüs kompresyonu, aktif kompresyon – dekompresyon, yüksek impulslu CPR.

Açık göğüs kompresyonu: Açık masaj temel kardiak outputun %55 kadarını sağlar. Endikasyonları: 1. Penetran göğüs travmasında kardiak arrest 2. Künt travmada hastane öncesinde yaşam bulguları olduğu halde acil serviste arrest durumunda 3. Etkili kapalı göğüs masajına engel olacak göğüs deformitesi olan hastada 4. Pulmoner emboli, hipotermi, perikardial tamponad veya abdominal kanamalı bazı hastalarda.

 

Kardiak ritmi düzeltici tedaviler:

1.      Mekanik defibrilasyon (Precordial thump, prekordiyal yumruk): 25 – 30 cm yükseklikten göğüse sternumun ortasına darbe vurulur. 0.5 – 1 J enerji sağlar. Dezavantajları: Ventriküler taşikardiyi ventriküler fibrilasyona, asistole veya NEA’ya dejenere edebilir. Endikasyonları: Ventriküler fibrilasyona bağlı kardiak arrestte DC karşı akım gecikecekse. Kontrendikasyonları: İnfant ve çocuklarda.

2.      Elektriksel defibrilasyon: Ventriküler fibrilasyon saptandığında DC karşı akımla 0 – 360 J arası enerji seçilerek enerji verilir.

3.      Farmakolojik ajanlarla defibrilasyon: Lidokain ve MgSO4 kullanılır.

Gerekli olduğu durumlarda pace maker kullanılır.

 

Damar yolu (İntravenöz) sağlanması: İlaç ve sıvı uygulanması için gen

23:42 - Kasım 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Kasım 14, 2007

Mide kanserinin nedenleri !


Medikal Onkolog Aziz Yazar, ızgarada pişirilmiş veya tütsülenmiş, salamura yiyeceklerin mide kanserine davetiye çıkardığını belirtiyor. Prof. Dr. Aykan da çağrıda bulunuyor: Yeşil ye, sağlıklı ol!

Mide kanseri, tüm dünyadaki kanserler arasında ikinci sırayı işgal ediyor ve her yıl yaklaşık 650 bin kişinin ölümüne neden oluyor. Özel Vehbi Koç Vakfı İtalyan Onkoloji ve Rehabilitasyon Hastanesi doktorlarından Medikal Onkolog Dr. Aziz Yazar, mide kanserinin son yıllarda tehlike boyutlara ulaştığına dikkat çekti. Yazar, aşırı sıcak içecek, sık olarak ızgarada pişirilmiş veya tütsülenmiş gıdalar ile tuzlu besin ve salamura ürünlerin fazla tüketilmesinin mide kanserini tetiklediğini belirtti.

Mide kanserinin temel sebepleri arasında sigaranın yanı sıra kalitesiz beslenme ile bazı besinlerin fazlaca tüketmesinin önemli rolü olduğunu vurgulayan Onkolog Dr. Aziz Yazar, mide kanserinin bazı ülkelerde sık görüldüğünü, bunun sebebinin ise genetik faktörler ile yeme alışkanlıkları olduğunu söyledi. Özellikle Japonya başta olmak üzere Çin ve İrlanda'da mide kanseri ile çok sık karşılaşıldığına dikkat çeten Dr. Yazar, bu bölgelerde sushi ve benzeri salamura, tütsülenmiş ve çiğ et tüketiminin fazla olduğunu hatırlatarak, aşırı tuzlu yemenin de mide kanserini tetikleyebileceğini ifade etti.

KARADENİZ İLK SIRADA
Mide kanserinin, Türk toplumunda en yaygın şekilde Karadeniz bölgesinde görüldüğünü açıklayan Yazar, bölge insanının aşırı sıcak çay içme alışkanlığının bunda en önemli etken olduğunu anlattı. Mide kanserinin en yoğun görüldüğü diğer bölgelerimizin de Doğu ve Güneydoğu Anadolu olduğunu söyleyen Dr. Yazar, otlu peynir, tütsülenmiş ve çiğ balık, tuzlu balık, turşu ve tandırda pişirilen yemeklerin mide kanserine yakalanma riskini çoğalttığı uyarısında bulundu.

ERKEKLERDE RİSK FAZLA
Izgara ve tütsüleme esnasında tam olmayan yanma sonucu kanseri tetikleyen kanserojen maddeler oluştuğuna dikkat çeken Dr. Yazar, "Et ürünlerinin salamurası (tuzlama) yapılırken, nitrat ve nitrit tuzlarının kullanılması da bu gıdaların ısıtılması esnasında veya mide içinde, yine kanseri tetikleyen maddeleri (nitrosamin) ortaya çıkarıyor" dedi. Yazar, mide kanserinin kadınlara göre erkeklerde 1,5 kat fazla görüldüğünü, 60-70 yaşları arasında daha sık karşılaşıldığını da sözlerine ekledi.

KURTULUŞ YEŞİLDE
İstanbul Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü'nden Prof. Dr. N. Faruk Aykan da yeşil yapraklı sebzeler ve C vitamininden zengin meyvelerin mide kanserine karşı koruyucu etkileri olduğunu dile getirdi. Aykan, şu önerilerde bulundu: "Önemli olan dengeli beslenmektir. Gıdalarda bakteri bulaşması büyük ölçüde önlenmelidir; bir çok gıda eskiden olduğu gibi tuzlanarak değil, soğutularak muhafaza edilmelidir. Ayrıca tarımda nitratlı gübrelerin aşırı kullanılmamasına da özen gösterilmelidir."

Hp Etrafta Kol Geziyor
Günümüzde mide kanserine yol açan helikobakter pilori bakterisinin ciddi bir tehdit oluşturduğuna dikkat çeken Prof. Dr. N. Faruk Aykan, "Dünya Sağlık Örgütü Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı; helikobakter pilorinin kanserojen bir bakteri olduğunu kabul etti. Yapılan araştırmalarda helikobakter piloriye maruz kalan hastaların mide kanserine yakalanma olasılıkları diğerlerine kıyasla yaklaşık 4 katı fazla çıktı. Bu çalışmalar aynı zamanda helikobakter pilorinin gastrit kanseri üzerindeki etkilerini ortaya koyuyor" diye konuştu. "Helikobakter pilori, onikiparmak bağırsağı ülserlerinin yüzde 90'ında, mide ülserlerinin yüzde 70'inde belirleniyor" diyen Prof.Aykan, ekledi: "Bu nedenle, günümüzde helikobakter pilorinin yok edilmesi, tedavide ilk hedef. Ancak son zamanlarda çeşitli durumlarda kontrolsüz ve gereksiz antibiyotik kullanımının tedaviye dirençli helikobakter türlerinin ortaya çıkmasına yol açtı."


Gastrit Kanser Ediyor
Prof. Aykan; pilorinin kronik enfeksiyonunun midede kalıcı, hatta ömür boyu süren kronik gastrite bunun da zamanla çok odaklı 'atrofik gastrit' denen özel bir gastrit türüne dönüştüğüne dikkat çekti. Süregelen bu yangı ve tahrişin de zamanla kansere yol açabileceğini ifade eden Aykan, şu bilgileri verdi: "15 yıllık bir süreçte kronik gastrit vakalarının en az yüzde 10'unda kansere dönüşme görülebileceği biliniyor. Birinci derecede akrabalarında mide kanseri olanlarda bu risk daha fazla." Helikobakter piloriyi tespit edecek birçok test bulunduğunu kaydeden Prof. Aykan, şu belirtilere dikkat çekti: "Erken dönemde sindirim bozukluğu, midede şişkinlik ve gaz görülebilir. Daha sonra bunlara iştahsızlık, halsizlik, bulantı, kusma ve midede ağrılar eşlik edebilir. Nedeni açıklanamayan kansızlık ve kilo kayıplarında mide mutlaka incelenmeli."

Ameliyat Kaçınılmaz Mı?
Mide kanserinin ABD'de az görüldüğünü vurgulayan Prof. Aykan, bunda gıdaların derin dondurucularda korunması, bakteri kontaminasyonunun olmaması, antibiyotiklerin etkin olduğunu kaydetti. Obezite ve reflüye bağlı mide kanserinin de görüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Aykan, "Mide kanserinin kesin tedavisi ameliyattır" dedi. Aykan, şöyle devam etti: "Midenin tümü ya da bir kısmı, çıkarılır. Ameliyatın, bu konuda deneyimli merkezlerde yapılması esastır. Ameliyat sonrası operasyon bölgesine radyoterapi verilirken aynı zamanda sistemik kemoterapi uygulanmaktadır."
 

BADEMCİK İLTİHABI

 

 

Bademcik denilen tonsiller, boğazın her iki yanında yer alan, vücudun savunma sisteminin bir parçası organlardır. Üzerindeki çok sayıda delikten içeri giren mikroplar, organın içinde zararsız hale getirilir ve ölü hücreler tekrar bu delikten dışarı atılır, ayrıca antikor üreterek vücudun savunmasına yardımcı olurlar. Ancak bu deliklerin çeşitli etkilerle tıkanması sonucu iltihap yayılarak tüm organı tutar ve bir enfeksiyon kaynağı haline gelir. Bademciğin şişmesi, boğaz ağrısı, ateş, kırgınlık ve yutma güçlüğü akut iltihabın belirtilerindendir. Çocuklarda çok daha aktif bir organ olduğundan iltihabı da daha sık görülür. Tedavisinde etken mikroplara etkili antibiyotikler, anti septik boğaz gargaraları, antienflamatuar ve ağrı kesici türü ilaçlardan yararlanılır. Bademciklerin görev yapamayıp, bizzat kendinin enfeksiyon kaynağı haline gelmesi kronik bademcik iltihabı demektir. Hastanın şikayetleri, akut olanlara nazaran daha müphemdir. Küçük bir tahriş sonucu hemen ağrı ve yutma güçlüğü oluşurken, düşük dereceli bir ateş ve zaman zaman ağız kokusu şikayetlerdendir. Dolayısıyla sık sık enfeksiyon atağı geçirilmeğe başlar. Muayenede; bademciklerin etrafında kızarıklık olması, çevre dokulara yapışık olmaları boğaz kültürü sonucunun pozitif olması, kan değerindeki bozulma, tanı koydurur. 


    Bazen anaokulu çocukları ile ilkokul öğrencileri arasında halk arasında "beta" tabir edilen Beta Hemolitik Streptokok salgını olur. Bu mikroba karşı konkada oluşan antikor (kısaca ASO)'un kan değerlerinin normalde 200'ün altında olması gerekirken çok yüksek olması durumunda Akut Romatizmal Kalp Hastalığı denilen eklemleri tutan ve kalp kapakcıklarında kalıcı hasara yol açan bir hastalık riski çok artar. Beta mikrobunun tedavisinde penisilin ve türevleri kullanılır. Ancak bademciğin enfeksiyon kaynağı haline gelmesi durumunda kan ASO değerleri bir türlü düşmeğe fırsat bulamaz ve bu antikor gidip kalp kapakçığını tutarak, bozulmasına yol açar. Dolayısıyla beta mikrobu taşıyıcısı bu bademciklerin çıkarılması gerekir.


    Bazen de bademcikler yutmayı ve konuşmayı engelleyecek derecede iri olabilir. Bu durumda organ hasta olmasa bile zararını önlemek amacıyla alınması söz konusudur.


    Özetleyecek olursak; 1- Sık enfekte olan kronik bademcik iltihabı, 2- Beta mikrobu taşıyıcısı bademcikler, 3- Aşırı büyük bademciklerin ameliyatla alınmaları gerekir. Bademcik için yaş sınırı 3 yaştır. Yani 3 yaş altında bademcik ameliyatı yapılmamalıdır. Gene aynı tip bir organ olan geniz eti ya da bademciği içinse böyle bir alt sınır yoktur. 


    Ameliyat, çocuklarda genellikle, genel anestezi altında yapılır. Kısa süren bir ameliyat olup, bugünün modern tıp imkanlarıyla minimal komplikasyonu vardır. Ameliyat yeri ortalama bir hafta içinde iyileşir. Bu dönemde antibiyotik ve ağrı kesiciler kullanılır. Başlangıçta sulu, giderek yarı katı yiyecekler ve 10 gün içinde de normal katı gıdalara geçilebilir. Bademcik ameliyatı iyi yapıldığında ve doğru gerekçelerle alındğıında hastanın şikayetlerinde bariz bir düzelme olur ve genel durum da hızla düzelir. Halk arasında yanlış bilinen bir konu, bademciklerin alındığında, savunma sisteminin zayıflayacağıdır. Böyle bir durum, yapılan klinik araştırmalarla ispatlanmamıştır. Çocuklarda haklı gerekçelerle alınan bademciklerin görevini boğazımızdaki başka dokular üstlenir. Erişkin hastalarda ise zaten bademcik büyük ölçüde fonksiyonunu yitirdiğinden eksikliğinden dolayı bir problem çıkmaz. Ancak tahriş edici etkenlere sürekli maruz kalan kişilerde farenjit tablosu müzminleşebilir. O nedenle sigara, kirli hava boğaz için her zaman zararlıdır. 


    Bademcik ameliyat yapılmasına karar verilen çocukların ailelerinin yaşadığı en büyük korku anestezi korkusudur. Bu korku aslında yersizdir. Çünkü fazla abartılmakta ve yanlış bilgilere dayanmaktadır. Genel anestezi yurdumuzda yüzbinlerce kez uygulanmakta ancak 20-30 binde bir ölüm duyulmaktadır. Riskin bundan çok daha fazla olduğu durumlarla günlük hayatta sık sık karşılaşmıyor muyuz? Mesela kaldırımda yürürken araba çarpamaz mı? Bu durumda kaldırımda yürümeyelim mantığı elbette kabul edilemez. Ancak ameliyat ne kadar küçük olursa olsun, hafife alınmamalı her türlü tedbiri anestezist gözetiminde almalıdır. Tüm incelemeler sonucu, anestezi uzmanının muayenesinden geçerek "ameliyat olabilir" oluru olan aileler rahat olup, hekimlerine biiznillah güvenmeleri gerekir.

 

 


 


Elektrik Çarpması

Elektrik çarpmalarını tanımak için temel bilgiler

Elektrikle çarpılmak için akımın vücuttan geçerek + ve - kutuplar arasındaki devreyi tamamlaması gerekir. Pil, batarya, ve akümülatörler doğru akım üretirler. Doğru akım 20-30 volttan sonra çarpılma hissi vermekte ancak tahribat yapmamaktadır. Pil ve oto aküsü ile çarpılmak olası değildir. 30 volt üstü doğru akım (DC) kaynakları tehlikelidir.

Evde kullanılan elektrik alternatif akım (AC) tipindedir. Alternatif akım, 15 volt üstünde çarpılma hissi verir, tahribat yapmaz. 20 volt üstü tehlikeli sayılabilir. Elektriğe temas eden noktalar arası mesafe kısa ise arada kalan doku şiddetle ısınır ve yanar. Yanık, elektrik akımının kuvvetine bağlı olarak artar.

Alternatif akım, kalp üzerinden geçecek olursa, kalbin sinirsel ileti sistemini bozar, kalp durur.

Allternatif akımla çarpılma çok kolaydır. Prizdeki aktif kutba değildiğinde, vücut devreyi tamamlamak için yere basan ayakları kullanır.

Su, elektrik akımını iyi iletir. Kuruyken iletken olmayan tahta, plastik gibi maddeler ıslanınca iletken olurlar.

Yıldırım, doğal elektrik kaynaklarıdır. Yıldırım havadaki durağan elektriğin bir ark ile boşalması demektir. Bu nedenle çocukların yağışlı ve fırtınalı havalarda uçurtma uçurmaları tehlikelidir. Çünkü ıslanan uçurtma ipi iletken hale gelir ve elektirk, ipi elle tutan kişi üzerine boşalabilir.

Ülkemizde yerleşim alanları üstünden geçen ve zaman zaman evlerin çok yakınlarına kadar gelen yüksek gerilim hatları başka bir tehlike kaynağıdır. Bu gibi yerlerde televizyon antenlerin düzeltilmesi için dama çıkılması başlı başına ayrı bir tehlikedir. Çocukların uçurtmalarını almak için bir sopayla tellere dokunmaya kalkışmaları ölümle sonuçlanan kazalara yol açmaktadır. Bu hatlara 20 m. den daha yakına gelmek son derece tehlikelidir.

Elektrik çarpmalarında alınması gereken önlemler

Saç kurutucusunu ve elektrikli ısıtıcıyı banyo küvetinin ve lavabonun yakınlarına koymayın.

Islak ortamda elektrikli cihaz çalıştırmayın. Banyoda saç kurutucusu kullanmayın

Prizlere emniyet kapağı takın

Evde topraklı priz kullanın

Yuvasından çıkmış, telleri açıkta kalmış prizleri tamir ettirin

Sigortaları tel sararak yenilemeyin, orjinal malzeme kullanın

Elektrikli cihazları fişe takmadan önce kapalı olduklarına emin olun

Elektrikli ev aletlerini kullanım talimatlarına uygun kullanın

Sigortayı kapatmadan elektrikle ilgili hiçbir iş yapmayın

Evi uzunca bir süre terk edecekseniz sigortaları kapatın

Ekmek kızartma aletini kahvaltı masasına almayın. İçinde sıkışan dilimi çatal, bıçak gibi nesnelerle kurcalamayın

Sıcak ütüyü kablosunun üstüne koymayın

Elektrikle uğraşırken kalın lastik tabanlı ayakkabı giyin

Elektrik çarpmalarında yapılması gerekenler

Elektriği kesmek için sigortaları kullanın

Lastik tabanlı ayakkabı giyin, kuru bir lastik eldiven takın

Elektrik akımını iletmeyecek kuru bir cismin üzerine çıkın

Elektrik çarpan kişinin yakınındaki kablo gibi iletkenleri, yalıtkan bir çubukla uzaklaştırın

Hastayı giysilerinden çekerek bölgeden uzaklaştırın

Son muayeneyi yapmayı öğrenmek için tıklayın.

Hasta hala nefes alıp vermiyorsa ve nabzı yoksa solunum yardımı ve kalp masajına girişiniz.

Elektrik çarpmalarında yapılmaması gerekenler

Elektrik çarpan kişiye kalın lastik tabanlı ayakkabınız yoksa dokunmayın

Sigortaları kapatmadan yaralıya temas etmeyin

Çıplak elle çarpılmış kişiye dokunmayın

Çocukları olay yerinden uzak tutun

Dokunmak için iletken cisimler kullanmayın

 

Kanseri DNA’dan yapılma bilgisayar tesbit edecek

Araştırmacılar, DNA’dan yapılmış ve günün birinde vücudun içine yerleştirilerek kanseri teşhis ve tedavi edebilecek ‘moleküler ölçekte’ bir bilgisayar geliştirdi. Sentetik enzimler ve DNA’nın sıvı karışımından oluşan cihaz, hastalığın kimyasal işaretlerinin ‘kokusunu alarak’ ilaç pompalayabilecek. İsrail’deki Weizmann Bilim Enstitüsü’den Ehud Şapiro, bilgisayar uzmanları ve biyokimyagerlerle deney tüpünde yaptığı çalışmada, bu konuda ümit verici sonuçlara ulaştı. Şapiro, yeni geliştirdiği bilgisayarın, laboratuvar deneylerinde prostat ve akciğer kanserinin kimyasal işaretlerini bulmada başarılı olduğunu söyledi. Bilgisayar, belli moleküllerin toplanmalarını izleyerek kanseri tespit etmek için tasarımlandı. Kanser tespit edilmesi halinde bilgisayar, kanser hücrelerinin faaliyetlerine müdahale etmek ve kanserli hücrelerin kendi kendilerini imhasını sağlamak için, vücuda başka moleküller bırakacak. Şapiro, Nature dergisinde yayınlanan araştırmasında, bir sonraki adımın bilgisayarı vücudun karmaşık kimyasal yapısı içinde çalışabilecek şekilde ‘paketlemek’ olduğunu belirtti. 

 


İnsan Gelişiminde Basamaklar, Bebeklikten Bilgeliğe Giden Yol...


Erik H.Erikson (1902-1994) bir Alman psikanalist olup, Viyana Psikanaliz Enstitüsü’nde egitimini tamamlamıştır. Amerika’ya gelerek Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi ve daha sonra da Yale Üniversitesi Psikiyatri bölümlerinde çalışmıştır. Sonrasında Kaliforniya Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdürmüştür. En buyuk yapıtı olan “Çocukluk Çağı ve Toplum” bu dönemde,1950 yılında yayınlanmıştır. Bu eser insanın tüm hayat süresi boyunca fiziksel, bilişsel, dürtüsel, cinsel değişiklikler ve bu dönemlerde yaşanan krizler ile şekillenen, ego gelişiminin ve oluşabilen patolojik durumların bir çizelgesidir. Erikson bu şekilde insan ego gelişimini sekiz evreye ayırarak incelemiştir.

Erikson, hayatı sekiz döneme ayırarak incelemiştir. Bu dönemlerin her birinde ya da daha çok içsel kriz yaşanmaktadır. Eğer kriz başarılı bir şekilde atlatılmışsa kişi güç kazanarak, bir sonraki basamağa rahatça geçebilir.

Erikson’un basamakları, zamanla sınırlı olmayıp gelişim süreklidir. Kişilerde bazı sorunlar bir dönemden, başka bir döneme taşınabildiği gibi ağır stres altında da o sorunlar yeniden açığa çıkabilmektedir. Bazen de yoğun stres ile kişilerde daha önceki basamaklara geri dönüş gözlenebilir.

Biz size bu başyapıtı tanıtmaya çalışacağız.

Birinci Evre ( Temel Güvene Karşı Güvensizlik Dönemi):

Bu dönem Freud'un oral dönem olarak adlandırdığı evredir. Doğumdan ilk 1,5 yaş dönemine dek sürer. Bu dönemde çocuk her şeyi kendi ağzı ile yaşar. Çocuk herşeyi ağzına götürerek öğrenir. İstenen ve verilen ne varsa o anda alınır. Ağız bu dönemde vücudun en duyarlı bölgesidir. Asal işlev anne memesini arayıp, bulmak, emmek ve gıda almaktır. Ana-babanın bebeğe güven verici bir şekilde besleyici yaklaşımı , çocukta ileri dönemde dış dünyaya karşı olumlu beklentiler içinde oluşun temelini atar. 6. aydan itibaren dişlerin çıkışı ile birlikte ısırma dürtüsü gelişir. Daha önceki pasif dönem, aktif hale dönüşür. Isırma ile zevk almaya başlar. Bebek anne memesini ısırınca, memenin ağzından çekildiğini farkeder. Bu durumda ısırma isteğini frenlemeyi öğrenirken, çevresini de etkileyebildiğini görür. Bu sayede çevresindekilerden ayrı bir varlık olduğunu öğrenmeye başlar. Çocuk diğer duyularını da kullanma yeteneğini geliştirir. Elini uzatarak çevresindekileri yakalamaya, ele geçirmeye çalışır. Bu dönemde çocuğun ebeveynleri çocuğun ihtiyaçlarını düzenli bir şekilde ve zamanında karşılarsa çocukta bir güven, iyimserlik ve ümit hissi gelişir. Bu güven sadece çevresindekilere karşı değil, aynı zamanda kendine ve kendisinin yapabileceklerine karşı da kazanılır.

Bu durumun oluşamadığı durumlarda, çocuk istediğini, gereksindiğini elde edemediğinde, güvensizlik hissi geliştirir.

Bir bebeğin çevresi ile iyi bir ilişkisinin, uyumunun varlığı istekli ve rahat bir şekilde beslenmesi, uykunun düzenliliği, rahat idrar çıkarma ve dışkılaması ile belirlidir.

Çocuğun bu dönemdeki ilk sosyal başarısı anne-baba gözü önünde olmadığında, ağlayıp, korku duymadan, kaygı ya da öfke göstermeden bu duruma dayanabilmesidir. Çocuk artık ebeveynlerinin yanından uzaklaşmasına katlanabilmeyi başarır. Büyüyen çocuk artık ana babası yanında olmadan, kendisini sevdiklerini, onu terk etmediklerini kavrar. Ailesi o an yanında olsa da olmasa da sürekli olarak sevildiğini, kendisinin onlar için önemli olduğunu bilir. Çocuğun çevresi ve iç dünyası her iki durumda da sabit ve düzenli olup, dış ve iç dünyası birbiri ile uyumlu ve sorunsuzdur. Çocukta ilk benlik duygularının temeli bu dönemde atılır. Bu donemin ilerlemesi ile çocukta emekleme, ayakta durup, yürüyebilme, dışkılama gibi aşamaları gerçekleştirme için özgüven duygusu gelişmeye başlar. Bu süreç iyi bir anne-çocuk ilişkisi gerektirir. Bebeğin fiziksel (beslenme, tuvalet ihtiyacı, çevresel koşullardan korunma gibi) gereksinimlerinin karşılanması kadar, hatta daha çok duygusal açıdan beslenmesi; çocukta iyilik, güvenlik duygusunu, sağlıklı bir birey olma hissini oluşturacaktır. Geçen günler içinde elbette ki bir takım şeylere sahip olamayıp, ya da yapamayıp hayal kırıklıklarına uğrayacaklardır. Ancak bu sınırlanmaların aslında bir anlamı olup, toplumsal gereklilikler olduğu izlenimi verilmeli, her davranışın olumlu ya da olumsuz sonuçları olabildiği gösterilmelidir. Keyfice ve duruma göre değişen sınırlanmalar kişide sorunlu bir kişilik yapısı oluşumuna yol açabilmektedir.

Bu dönemin uygun bir şekilde yaşanamaması, ebeveynlerin yokluğu ya da yanlış tutumları nedeniyle sağlıklı bir şekilde geçilememesi halinde ileri dönemde kişilerde kötümserlik, paranoid ya da sanrısal bozukluklar, ümitsizlik şeklinde tavırlar, içekapanıklık (şizoid kişilik), alkol-madde bağımlılıkları gelişebilir.

İkinci Evre ( Özerklik-Bağımsızlığa Karşın Utanç ve Şüphe Dönemi):

Freud’un anal dönem olarak adlandırdığı dönemdir. Bu dönem 1-3 yaş arasını kapsamaktadır. Bu dönemde çocuk konuşmaya başlar, barsak kontrolü ile dışkısını tutabilmeye başlar ve istemli kas kontrolü kendini gösterir. Çocuk dışkısını tutup, bırakabildiğini keşfeder. Bu şekilde çocukta işbirliği ya da inatçılık şeklinde davranış yapıları gelişebilir.

Aile eğer çocuğa karşı aşırı koruyucu olmadan, yeterli özgürlük ve desteği verirse, çocukta özgüven duygusu gelişerek, çevresindekileri ve dış dünyayı kontrol edebileceği hissi gelişir. Bu olmaz, çocukta otonomi cezalandırılıp, aşırı koruyucu olunursa öfke, şüphe ve utangaçlık kendini göstermeye başlar.

Aile tarafından çok erken dönemde ya da aşırı bir baskı ile dışkı eğitimi ya da başka eğitimler uygulanacak olursa, çocuğun iç kontrolünü sağlaması yolundaki gelişimi olumsuz etkilenerek, gerileme ya da yanlış gelişimlere yol açılabilir. Aynı şekilde aile tarafından uygulanabilen aşırı koruyucu tutumlar da çocuğun özdenetimini ya da yargılama yeteneğini zayıf bırakacağından özgür iradesinin gelişimini sekteye uğratacaktır. Bu durumda kişide ileri dönemde utanç ve şüphe gibi tutumlar baskın hale gelebilecektir. Çocuk ailesinden edindiklerinin ötesine geçmekte zorlanacaktır. Bu dönemi uygun bir şekilde geçemeyen birey, ileri dönemde etrafındakilerin kendisini kontrol altına almak istediği şeklinde paranoid bir yapı geliştirebilir. Mükemmeliyetçilik, esneklikten yoksun olma şeklinde tavırlar bu donemdeki sorunlardan köken almaktadır. Çocuğun dışkısını tutup-bırakma arasındaki birbiri ile zıt eğilimlerinin getirdiği çatışma, daha sonra cimrilik, esneklikten yoksunluk, sabit fikirlilik, mükemmeliyetçilik ile bir arada olan obsesif-kompulsif kişilik yapısının temellerini atar.

Çocuğun etrafındakiler bu dönemde onu kendi işlerini yapıp, yere sağlam basma, yardımsız kendi ayakları üzerinde durma konusunda cesaretlendirmelidir. Sahip olma ve sahip olduklarını bırakma arasındaki sağduyu ve dengeyi ( dışkılamada olduğu gibi) oluşturarak, uygun yargı yeteneğinin gelişmesine olanak sağlamalıdırlar. Bu dönemde çocuğun özgür iradesini kullanarak, seçimler yapıp, deneme -yanılma yolu ile öğrenimi engellenirse, kendi bedeni üzerinde bunları yapmaya çalışacaktır. Bu da obsesif-kompulsif bozukluğa eğilimi arttıracaktır. Dediğim dedik ve herşeyin detaylarına inen bir davranış yapısı oluşabilecektir. Çocuk bu sırada yaşanan sorunlar nedeniyle utanç ve başkalarına kıyasla kötü olduğu duyguları içine girebilecektir. Gelişen çocuk kendini, vücudunu, düşünce ve hedeflerini pis ya da olumsuz olarak görebilecektir. Kendi değerlerine inancı sarsılmadan, zedelenmeden kendi vücudu, düşünceleri ve davranışlarına uygun bir şekilde denetim sağlayabilmesi başarılabilirse, ileri dönemde iyi niyetlilik, işbirliği, sevgi, özerklik ve kendini sunabilme yetileri süreklilik kazanabilecektir.

Çocuklukta gelişen, kendisinin denetimindeki bu özerklik duygusu, ileri dönemlerde adaletli yaşamı, yasalara saygıyı, kurumlara güvenin oluşmasına zemin hazırlayacaktır.

Üçüncü Evre (Girişime Karşı Suçluluk Dönemi):

Freud’un fallik-ödipal dönem olarak adlandırdığı dönemdir. 3 yaş ile 5 yaş arası dönemi kapsamaktadır. Çocuğun iskelet-kas sistemi üzerine hakimiyetinin artışı ve dil becerilerinin gelişimi ile dış dünyanın keşfi ve orada rol almak şeklinde üstünlük-büyüklük düşünceleri başlar.Çocukta aşırı bir merak, cinsel organlarla ilgili yoğun düşünceler, başkaları ile rekabet ve çevredekilere fiziksel olarak zarar verme görülür. Çocuğun cinselliğe olan giderek artan merakı grup içi cinsel oyunlara, kendi ya da yaşıtlarının cinsel organlarına dokunma davranışlarına yol açar. Eğer aile bu davranışları aşırı bir şekilde bastırıp, korkutarak önlemeye çalışırsa, ileri dönemde cinsel alanda sorunlu ve baskılanmış bireyler oluşur.

3. Yaş sonuna doğru kas gücü ve düşünce yeteneği gerektiren uğraşlara başlar. Bu sırada çevrelerince yetersiz hissettirilirlerse, ileri dönemde kendisinin başlattığı aktiviteler nedeniyle suçluluk hissi yaşayabilirler. İnsiyatif kullanma konusunda bu dönemde oluşan çatışmaları, kendi potansiyellerini, gerçekleştirebilecekleri en iyi davranışlarını sergilemelerine engel olabilir. Tutku ve hırs kavramları bozulabilir.

Yaşıtları ile oynayarak, onlarla nasıl ilişki kurabileceğini öğrenir. Eğer bu dönemde saldırgan dürtülerine hakim olabilmesi, uygun bir şekilde sağlanırsa çocukta insiyatif kullanabilme yetisi ve tutku sahibi olma özelliği gelişir. Çocuk kendi davranışlarını sınırlamayı öğrenir. Saldırgan dürtülerini oyun, yarışma, eşya kullanma gibi yapıcı bir yöne yönlendirerek, başarılı ve sorunsuz bir çözüm sağlar. Aşırı baskılanma çocuğun girişimciliğini ve hayal gücünü kısıtlar. Çok güçlü bir süperego gelişimine neden olarak, ileride ya hep ya hiç tarzında düşünme, çevresindekileri kendi ahlak kalıpları içine girmeye zorlama şeklinde davranışlara yolaçabilir. Bu dönem başarılı bir şekilde aşılırsa sorumluluk, kişisel disiplin özellikleri gelişir.

Bu dönemde yasaklanmış dürtülerin baskılanması ile kişide suç ve kaygı duyguları oluşur. Bu gelişen taslak ileride ahlak kavramını oluşturacaktır.

Bu dönemde çocuk, oedipus ve elektra kompleksleri denen karşıt cins ebeveyne yakınlaşıp, kendi cinsinden olan ebeveyni rakip gibi görme şeklindeki gelişimsel düşüncelerden kurtulup, kendi insiyatifini ortaya koyarak, kendinde gelişen ahlak kuralları ve yaşam prensipleri çerçevesinde daha az çatışmalar ve suçluluk duyguları hissederek yaşamayı öğrenir.

Bu dönem başarılı bir şekilde yaşanamaz ise, suç ve girişim arasındaki çatışma ileri dönemde yaygın anksiyete bozukluğu, konversiyon bozukluğu da denen somatoform dissosiyasyonlara, fobik bozukluklara ve psikosomatik bozukluklara yol açabilecektir.

Bu dönemde cinsel organların uyarılabilmesi görülmektedir. Bu değişim ile birlikte, uyarılma sonucu ayıplanma, cezalandırılma korkusu başlamakta, cezalandırılma sonucunda çocuğun kendi cinsel organının kesileceği ya da tahrip edileceği şeklinde korkuları başlayabilmektedir.

Vücut daha bir gelişmekte, buna düşünsel gelişim de eklenmektedir. Gelişen çocuk kendi işlevlerinde daha etkin olup, insiyatif kullanmaya başlar. Karşılaştığı başarısızlıkları tolere edebilmeye, olmazsa kendine başka hedefler belirlemeye çalışır. Sorumluluklar üstlenmeye, ufak planlar yapmaya başlar. Bir önceki donemde varolan özerklik, artık daha bir amaca yönelik, daha mantıklı ve uyumludur.

Bu dönemde sergilenen düşünsel ve vücutsal çaba sonucu sağlananlar ve elde edilen hazzın çevrece yoğun eleştirisi, suçluluk duygularına yolaçmaktadır. Annenin bir numarası olma amacı ve bu uğurda sergilenen tavırlar, kıskançlık, suçluluk duyguları ve kaygıya neden olabilir. İleri dönemde, çocuğun kendi içinde ana-babanın kendine koyduğu yasaklar ve uygulanan eleştirileri mumla aratan bir denetleme kurumu - baskın bir süperego- gelişebilir.

Bu dönem uygun bir şekilde yaşanırsa, çocuk sınırlarını bilerek, çevresiyle uyumlu bir şekilde görevler üstlenir, eşya ve amaca uygun nesneleri kullanarak, mutluluk ve başarı duygusunu daha çok tadar.

Dördüncü Evre (Üreticiliğe Karşın Küçüklük-Değersizlik Dönemi):

Freud’un latent dönem olarak adlandırdığı dönemdir. 5 yaş ile 11 yaş arası dönemi kapsamaktadır. Okul çağı dönemidir. Bu dönemde çocuk cinsel açıdan bir durgunluk dönemine girerken, yaşıtları ile ilişkileri artarak, yeni şeyler öğrenme ve birşeyler üretmenin hazzını yaşamaya başlar. Kendini örnek aldığı kişilerle özdeşleştirerek, çeşitli alanlarda roller üstlendiği şeklinde düşlemler kurar. Eğer çocuk bu dönem öncesini ve bu dönemi başarılı bir şekilde geçememiş ise aşağılık ve yetersizlik duyguları geliştirir. Kişinin çevresindekiler bu dönemin aşılıp, yeterlilik duygusunun gelişmesinde asal rol alırlar.

Bu dönemde çevresel etkenler, okul ve görevlerle kendisinde daha önce varolan olgun olmayan istek ve hayallerini bırakarak, daha gerçekçi hedeflere yönelmeye başlar. Çevresi ya da kendisi için bir takım faaliyetlere girip, kazanımlar elde ederek, çevresinde destek bulmayı, onaylanmayı öğrenir. Birşeyler yaparak, başladığı işi bitirmenin keyfine varmaya başlar. Kendinden yaşça büyük ya da daha deneyimlileri izleyerek araç-gereç kullanmayı öğrenir, el ve vücut becerisi geliştirir.

Bu yaş grubunda çocuğun anlayışlı, sabırlı, ilgili ana baba, öğretmen, patron, iş ve okul arkadaşları ile karşılaşamaması ya da onlar arasında zayıf-uygunsuz bir noktada bulunmaları halinde, yetersizlik ya da aşağılık duyguları gelişir. Çocuğa ayrım uygulanması, aşağılanması ya da aşırı koruyucu tavırlarda bulunulması, çocuğun kendisiyle aynı cinsiyetteki ebeveyn ile kendini uygunsuz bir şekilde karşılaştırması gibi durumlarda aşağılık ve yetersizlik hissi gelişebilir. Kendisine göre üst konumdaki kişileri örnek alamayıp, yanlış kişileri örnek alabilirler. Okul ya da mesleğe hazırlık dönemi ilk olarak ailede başlar. Ailenin bu hazırlık dönemini yeterli düzeyde yapmaması ya da beklenilen ideal okul hayatına ulaşılamaması durumunda, çocuğun akademik gelişimi aksayabilmektedir. Bazı durumlarda da aşağılık duygusu yerine para, güç ve saygı görmek için aşırı bir dengeleyici dürtüye sahip olunabilir. İş kişi için hayatta en önemli şey haline gelmiş olabilir.

Eğer büyüyen çocuk hayatını, hedeflerini, düşlemlerini sadece iş üzerine yoğunlaştıracak olursa, kendi duygusal ya da ruhsal gelişimini kısıtlayabilir.

Bu dönemde diğer kişilerle birlikte ortak bir şeyler yapma, başkalarının varlığında ya da denetiminde görev alma başladığından işbölümü, diğerlerinden farklı olarak sahip olduğu özelliklerin verdiği haz duyguları yaşanmaya başlar.

Beşinci Evre (Kimlik Duygusuna Karşın Rol Kargaşası):

11 yaştan ergenliğin başlamasına dek süren evredir. Bir kimlik hissinin gelişimi bu evrenin asal amacıdır. Sağlıklı bir kimlik hissinin temelinde, daha evvelki evrelerin başarılı bir şekilde yaşanması yatmaktadır. Uygun kişilerin örnek alınması bu süreci kolaylaştırmaktadır. Bu evrede ahlaki değerlerde değişim gözlenebilmekte, ancak sonrasında her alanda olduğu gibi burada da taşlar yerine oturmaktadır. Daha önceki inanç, düşünce ve alışkanlıklar sorgulanmaya başlar. Vücutsal büyüme ve cinsel gelişim gözlenir. Çevrelerince nasıl görülüp, değerlendirildikleri ve hangi mesleğe daha uygun olduklari şeklinde düşünceleri bulunmaktadır.

Daha önce yaşanılan evden ve ebeveynlerinden ayrılıp, kendi ayakları üzerinde durarak hayatını yaşamak bu dönemdeki önemli bir hedeftir. Aileden ayrılamamak ve uzamış bağımlılık davranışları oluşabilir. Bu dönemde kişide rol kargaşası oluşması önemli bir sorundur. Kişide cinsel, sosyal, mesleki vb. alanlarda kendini bir yere ait hissedememe, çevreden uzaklaşıp tek başına yaşama ya da uygun olmayan seçimleri yeğleme sonucunda psikotik türde ya da suça yönelik davranışlara neden olmaktadır. Birey kendisini yetersiz hissedebilir. Kendilerini güçlü görebilmek için bir takım özellikleri ön plana çıkararak, önemli kişilere benzemeye, onların tarzlarını edinmeye başlarlar. Bu evrede cinsel kimlik sorunları başlayabilmektedir. Kişiler kimlik krizlerini aşabilmek için, ortak kimlik sunan bir takım çeşitli alt grup ya da çetelere girebilmekte ya da yerel kahramanları örnek alabilmektedirler.

İlk gençlik aşkları yaşanmaya başlar. Ancak bu aşklar daha masum ve kendini arayışın bir uzantısı olarak kısa sürelidir. Henüz yeterli olgunluğa kavuşmamış olan kişilik yapısı, ilişkilerinde de iniş-çıkışlar, ayrılıklar ile kendini gösterir.

Bu dönemde kendinden farklı yapıda, düşüncede, alışkanlıklarda olanları kabul etmeme, dışlama hatta onlara karşı saldırı içine girebilmektedirler. Benzer düşünce yapısındakilerle biraraya gelerek kuvvetli görünmeye ve ortak bir kimlik oluşturmaya çalışabilirler. Bu gruplarda suç işleme, alkol-madde kullanımı gibi davranışlar belirebilir.

Birey yaşıtları ya da çevresindekilerce onaylanma, saygı duyulma gereksinimini bu şekilde sağlayabilmektedir.

Bu dönemde birey kendinin en iyisini (olumlu ya da olumsuz anlamda) araştırıp bularak gelecekteki erişkinliğin dünyasına adım atmak için yer bulmaya çalışır. Bu aşama ana-babalık ya da eş olmak yolunda kendisini ruhsal ve sosyal olarak hazırlamada önemli bir basamaktır.



Altıncı Evre ( Tek Başınalığa Karşın Yakınlık Kurma Dönemi):

21- 40 yaş arası dönemi kapsamaktadır. Eğer kimlik krizi çözülmüşse cinsel yaşantı, arkadaşlık ilişkileri ve tüm sosyal iletişimler kişi için korkutucu olmaktan uzaktır. Bu aşamaya gelene dek elde edilen kimlik başkalarının kimlikleriyle daha çok bir araya gelmeye, kaynaşmaya başlar. Dost ve eş ilişkileri ile bazen taviz vererek, bazen karşılıklı özveri alışverişleri ile ilişkilerini sürdürebilme alışkanlığı kazanılır. Bu devredeki temel hedef bir başkası ile yakın iletişim kurulmasıdır. Başarılı ve düzenli bir evlilik ya da aile ilişki yapısı yakınlık kurma kapasitesine bağlıdır.

Birlikteliğin kurulup, sürdürülebilmesi, bu aşamada bazı kişilerin sahip olup, kendini diğerlerinden ayrı kılan özellik ve yeteneklerin, kişilik yapısının kısaca benliğin kaybı korkusuna yol açtığından bunlardan kaçınma gözlenebilir. Bu da yalnız kalma duygusu ve kendi çevresine yüksek duvarlar örerek, korku, kuşku, risk alamama, birisini sevememe ve kendi kendinin kurdu olmasına yolaçar.

Yakın ilişki kurmamak, çevresindekileri kendisi için zararlı ya da tehdit edici görerek kendinden uzak tutmaya, bu amaçla kendi güvenlik çemberini çok dar tutarak, insanları bu alana sokmamak, kendinden öyle ya da böyle uzaklaştırarak, gerekirse bu amaçla onlarla mücadele etme davranışlarına yol açmaktadır. Bu durumda, bu aşamada çok kesin olarak bilinen-tanıdık ile bilinmeyen-yabancı arasına bir hat çekilip, kısır bir ortam içine sürüklenilebilir. Benzerleriyle bile savaşmaya dayanan ilişkiler yaşanabilir.

Yedinci Evre (Yerinde Saymaya Karşı Üretkenlik Dönemi):

40-65 yaş arası dönemi kapsamaktadır. Kişi üretkenlik ile duraklama arasında seçimini yapma aşamasındadır. Bu dönemde üretkenlik, daha küçükleri, hayata yeni başlayanları olumlu amaca yöneltmek ve yükselen nesli oluşturmak, muasır medeniyet düzeyine yöneltmektir. Aynı zamanda ev dışında olup, monotonluğu kıran aktivitelerle uğraşmak anlamındadır. Bu döneme dek kişi ruhsal, sosyal ve cinsel gelişimini uygun hız ve rotada tamamlamamışsa, gerçek ve içten olmayan bir yakınlaşmaya gereksinim duyarlar. Geçmişteki şaşaalı sahte yükselme dönemi bitmiş ve çöküş öncesi duraklama dönemi başlamıştır. Aslında bu dönem çok öncelerden sinyallerini vermiştir. Çocukluk döneminde yaşanan olumsuzluklar, bunların etkisini gidermeye çalışan kendini aşırı değerli, üstün, kaf dağında görme türü gibi sahte rahatlatıcı düşünce ve hareket yapıları ve sonunda herşeye karşı inancın tükenmeye başladığı, hayata olumsuz bakışlar gibi... İletişim kurmak bu gibi durumda sadece obsesifçe bir yakınlık anlamındadır, gerçek bir dostluk değildir. Bu kişiler evlenip, çocuk sahibi olabilmelerine karşın gene de herkese uzaktırlar. Sanki kendileri çocuktur ve kendileri ile ilişki halindedirler. Bu dönemde alkol ve bağımlılık yapıcı madde kullanımına rastlanmaktadır.

Sekizinci Evre (Son Aşamada Umutsuzluk Hissine Karşın Benlik Bütünlüğü-Bilgelik Safhası):

65 yaş üzeri dönemi kapsamaktadır. Bu dönemde kişi bütünlük (hayat dolu dolu ve üretken bir şekilde yaşanmıştır, yaşanan hayattan tatmin olunmuştur) ya da umutsuzluk (hayatın anlamı yoktur ve boş geçmiştir hissi vardır) arasında bir çatışma yaşar. Bütünlüğü yaşayan kişi bilgedir. Hayattaki yeri ve rolünü kabul etmiştir, kendisi ile barışıktır. Kendi yolunu kendisi çizmiştir ve sonuçlarından kendisi sorumludur. Kişi artık geri dönemeyecek ya da geçmişi değiştiremeyecek bir aşamadadır. Bu döneme dek olan basamakları uygun bir şekilde, çok zedelenmeden ve büyük hatalar yapıp çevresini yıkmadan çıkmışsa bir rahatlık ve olgunluk içindedir. Etrafına güven duygusu ve olumlu diğer duyguları yansıtır. Hayatını eksi ve artıları ile kabul etmiştir, pişmanlık duyguları taşımaz. Hayata keşke tekrar başlayıp, olanları düzeltsem ya da farklı yaşasam şeklinde yaklaşmaz. Geçmişini “Yapabileceklerimin en doğru ve iyisini yaptım” şeklinde değerlendirerek, huzur içindedir.

Bu hissin yaşanmadığı ve önceki basamakların sorunlu olup, hakkıyla geçilemediği durumlarda derin bir pişmanlık, değersizlik ve depresif düşünce yumağı ile karşılaşılır. Ölüm korkusu belirgindir. Artık geçmişe tekrar dönmek, olanları düzeltmek olanaksızdır ve ne yazık ki ekilenler biçilmektedir. Yaşanması, sahip olunması ya da hissedilmesi gerekipte, bunların olmaması, beklenen ilgi ve anlayışın görülmemesi, becerilerdeki azalma, sağlığın kısmen bozulması kişide kendi etrafındakilere yönelik nefret duyguları, umutsuzluk hislerinin oluşmasına yolaçar. Bu içe kapanma, yakınlarını etrafında tutmak için değişik çabalar içine girilmesi, gençlere karşı olumsuz, eleştirel bakış açısına neden olabilir. Ümitsizlik, nefret ve ölüm korkusu içindedir. Hastalık hastalığı, depresyon, psikosomatik hastalıklara rastlanmaktadır.

Toplumda sağlıklı bireylerin yetişmesi, sağlıklı ve bilge düzeyine erişmiş, yukarıda belirtilen sekizinci evrede beklentilerini gerçekleştirmiş olgun kişilerin varlığı ve bunların kendileri gibi araştırmacı, çalışkan, sabırlı, dürüst ve mutlu olmasını bilen kişileri yetiştirmesi ile mümkündür. Bilinen bir deyimle 'kılavuzumuzun karga olmaması' gerekir. Ana-baba ya da diğer büyükler ölümden korkmayacak bir olgunluğa ulaşabilmişler ise çocuklar da aile okulunda öğrendikleri ile yaşamın sorunları ve sorumluluklarından korkmyacak, onları göğüsleyebilecek özgüven ve beceriye sahip olacaklardır. Aile içi eğitim, aile içi demokrasi ve ahlak anlayışı toplumun yükselip, kaliteli hale gelmesinde asal öneme sahiptir.

 


Kilo öğrenmeyi zorlaştırıyor


Orta yaşta fazla kilo, hafıza ve öğrenme yetisinde zayıflamayla bağlantılı.

Orta yaşlı kilolu kişilerin, hafıza, dikkat ve öğrenme kabiliyetiyle ilgili testlerde kendilerinden zayıf olan emsallerinden daha az başarılı oldukları ortaya çıktı. Fransız bilim adamlarının yaptığı araştırmanın bulguları, orta yaşta fazla kilonun, yaşamın ilerleyen safhalarında bunaklık riskini artırabileceği anlamına geldiğini gösterdi.

Sonuçları Neurology dergisinde yayımlanan araştırma çerçevesinde, 1996 yılında yaşları 32 ila 62 olan 2223 sağlıklı Fransızın incelendiği belirtildi.

Bu kişilere 1996 yılında verilen, hafıza, dikkat ve öğrenme hızı kabiliyetlerini ölçen bilişsel testlerin 5 yıl sonra tekrarlandığı, kilolu olan katılımcıların, normal kiloda olanlara oranla testlerde daha düşük notlar aldıkları ve bu süre içinde büyük bir bilişsel zayıflama eğiliminde oldukları görüldü.

Bilim adamları, yaş, eğitim ve sağlık durumu gibi faktörlerin bu düşüşle bağlantıları olmadığını belirttiler.

Araştırmanın yazarı Toulouse Üniversite Hastanesinde görevli doktor Maxime Cournot, yağ hücreleri tarafından üretilen leptin gibi hormonların beynin üzerinde doğrudan etkisi olduğunu hatırlatarak, şişmanlık ve hafıza zayıflığı arasındaki bağlantıya da bu tür maddelerin yol açmış olabileceğini söyledi

 


Aromaterapi: Kokunun iyileştirici gücü

Uzmanlar ''kokunun iyileştirici gücünden yararlanma'' gücü olarak gördükleri aromaterapiyi yüzyıllardır birçok fiziksel ve psikolojik rahatsızlığa çare olarak görmüşlerdir. Geçmişten gelen reçeteler halen değerli hazineler gibi saklanmaktadır. Köklerini Hindistan ve Çin uygarlıklarında görebiliriz. Mısırlılar ise aromatik yağlarını mumyalamada ve ayinlerde kullanmışlardır.

Aromaterapi, bitkisel öz yağların kimyasal yapısı ve enerjilerinden faydalanan ve masaj, teneffüs ( buğu) , kompres, banyo ve diğer yollarla uygulanmasını içeren, sağlık ve güzelliği destekleyen doğal bir terapidir.

Şifa kaynağı olarak bilinen aromaterapide, bitkilerden buharla damıtma ve sıkma yöntemiyle çıkarılan öz yağlarla çiçeklerin ve ağaçların tedavi edici özelliklerinden faydalanılır.

Ancak aromaterapide kullanılan yağlar yüksek konsantrasyonda bulunurlar. Bu yüzden kullanımları için seyreltilmeleri gerekmektedir. Örneğin lavanta yağı yüksek konsantrasyonda cildi tahriş edebilir ve yakıcı özelliğe sahiptir.

Öte yandan aromaterapiyle ilgilenen uzmanlar aromaterapinin en etkili uygulama şeklinin masaj olduğunu belirtiyorlar. Aromatik yağlar, yapılan masaj sırasında en iyi biçimde vücuda nüfuz edebiliyor. Ayrıca masaj sırasında inhalasyon yani teneffüs etme, kompres gibi diğer yöntemlerden de faydalanılıyor.

İşte aromaterapinin uygulama yollarından bazıları;
•Masaj yoluyla: Masajın iyileştirici ve dinlendirici özelliği sayesinde insanlar rahatlatılır ve böylece bitkisel öz yağlar sisteme daha çabuk girerek emilim gerçekleşir.
•Kompres yoluyla: Ilık veya sıcak su içine damlatılan yağların bezler yardımı ile vücuda kompres edilmesi sonucu gerçekleşir.
•Teneffüs/Buğu yoluyla: Bu yol yağların nemlendirici cihazların haznesine konulan yağların solunması ile gerçekleşir.
•Banyo yoluyla:
•Mekanın kokulandırılmasıyla
•Ağız çalkalama suyu veya gargara olarak

Aromaterapinin başlıca kullanıldığı rahatsızlıklar
•Bel ve sırt ağrıları
•Selülit ve kilo problemleri.
•Burkulma ve incinmeler
•Egzama,
•Dermatolojik hastalıklar (kaşıntı, döküntü)
•Vücut gerginlikleri ( huzursuzluk)
•Uykusuzluk,
•Kadın hastalıkları ( menopoz vs)
•Solunum sistemi hastalıkları (bronşit)
•Sindirim sistemi hastalıkları (hazımsızlık, kabızlık)
•Romatizma hastalıkları

Aromaterapi sırasında dikkat edilecek noktalar kısaca şöyle;
Aromaterapi yağların kalp ritmini arttırabileceği, tansiyonu yükseltip/azaltabileceği, kadınlarda adet kanamasını arttırabileceği, düşüklere sebebiyet verebileceği ve daha pek çok özelliği göz önünde bulundurulduğunda, aromaterapinin sadece bilinçli bir şekilde kullanımı öngörülebilir. Konunun uzmanı tarafından yapılması gerektiği unutulmamalıdır. Özellikle hamilelik sürecinde ve çocuklara karşı çok dikkatli kullanılmalıdır. Aromaterapi yağları ağız yoluyla alınmamalıdır. Astım ve benzeri rahatsızlıkları olanlar tarafından aromaterapi solunum yoluyla uygulanmamalıdır. Bitkisel yağlar çocukların erişiminden uzak, kilit altında muhafaza edilmeli ve kesinlikle ağız yoluyla alınmamalıdırlar. Sara/epilepsi rahatsızlığı bulunan kişilerde aromaterapi yağları kullanılmamalıdır. Bazı yağlar oldukça tahriş edici olabildiğinden cilde yönelik uygulamalarda dikkatli olunmalıdır. Herhangi bir ilaç kullanım süresince aromaterapi yağ kullanılmamalıdır. Zira, aromaterapi yağlar kullanılan ilacın etkilerini yok edici veya arttırıcı etki gösterebilirler.

Konunun uzmanı biri tarafından uygulandığında destekleyici tedavi şekli olan aromaterapi, bazı bitki türlerinin yağlarının oldukça zehirli olduğu gerçeği göz önüne alındığında, bilinçsizce yapılması istenmeyen sonuçlara yol açabilecek bir yöntem.


Sigarayı bırakmış birisinden tavsiyeler... Tabi ki en iyisi uzman tedavisi ama değişik fikirlerde faydalı olabilir...

2000 yılından itibaren sigarayı bırakmak için denemediğim yol kalmadı ve sonunda kendime bi yol çizdim.içimden sigara içmek geliyo ise içmeliyim diye düşündüm bununda bi doyma noktası olmalıydı.KENDİME REÇETEM ŞUYDU:


1_SİGARAYI PAKETİYLE ATIP AHANDA İÇMİYOM DEMEYECEĞİM


2_SİGARAYI BIRAKMAK İÇİN 1 YIL VADELİ BİR TELORANS TANIMALIYDIM KENDİME.


bu iki madde benim sigarayı bırakmak için izlediğim ana yolun temeli.
sigara paketini asla kendimden uzaklaştırmadım
canımın her istediğinde mutlaka sigara yaktım asla ertelemedim ancak bi şartla sigarayı yaktım ancak bikac nefesten sonra hemen söndürdüm tamamını asla içmedim.üç dakka sonra tekrar sigara yakacağımı bile bile yaktığım sigarayı bidaha yakmadım yenisini yaktım.hernekadar bi paketiniz iki pakete çıksada ictiğiniz sigara aslında yarım paket bile olmayacaktır.
sabah sigaranızı eğer kahvaltıdan önce içiyorsanız bu alışkanlığınızdan vazgecmek için kendinize 2 ay tanıyın ve yavaş yavaş sigaranızı kahvaltı sonuna kaydırın.tüm sigaralarınızı yarım içmeye çalışın
kahvaltı sonuna ertelediğiniz sigarayı öğlen yemeğinin ardına atmak için kendinize 4 ya daha verin bu 4 ay sizin en güzel günlerinizin habercisi çünkü sabah daha temiz kahvaltı yaptığınız için kendinizi daha zinde hissedecek dolayısı ile gün içi sitreslerden daha az etkilenecek dolayısı ile elinzi daha az o malum alana gidecektir(bende öyle oldu)
4 ayın sonunda çemberi daraltmak için bi değişiklik yapın...alışkanlığınız olan gece sigarasını peşpeşe için ve kana kana için keyfini çıkartın.asla sigarayı bırakıyorum havasına girmeyin kendinize 1 ay bu proğramıda uygulayın ve bu bir ay içerisinde gece sigaralarından özellikle nefret ettiğinizi göreceksiniz.çünkü sabah kahvaltısı size gece içtiğiniz sigaranın kötü etkilerini hatırlatacak ve hersabah gece sigara içmemek isteyeceksiniz içinizdeki sese kulak verin ve içmeyin.
hala önünüzde sigara içmek için koskoca 5 ayınız daha var...


1 ayda kendinize mükafat verin günün istediğiniz her anında sigara için sabah akşam gece istediğiniz zaman ama gecmiş programlardan edindiğiniz deneyimleri unutmayın yarım sigara ve bıktığınızda da hemen sigarayı söndürmek ve sönen sigarayı birdaha yakmamak...


kalan dört ay size kalmış hakimiyet artık tamamen sizde ama hala bırakmayın sigarayı çünkü bu bi yanılgı olacaktır ve tekrar başlayacaksınızdır proğrama sadık kalın ve hala için...gün içerisinde canınız sigara istemeyecektir siz birtane için nolur nolmaz..

Eş dost ikramı olan sigaraları asla geri çevirmeyin alın ve yakın ama en fazla iki nefes sonra söndürün. Size birdaha sigara vermeyeceklerdir. ( Bu kısmını özellikle sevdim... )


Son üç ay içerisinde kendinizdeki rahat nefes alış ve temiz gıda avantajını göreceksiniz Yemeğinizden kısmayın rutin hayatınızı asla değiştirmeyin, küllükleri kaldırmayın gelen misafirlerin sigara içmelerine ise asla müdahalede bulunmayın. Boşverin kana kana içsinler çünkü size etkisi olmayacaktır. Siz nede olsa sigarasız yaşamaya alıştınız ve ihtiyac duymuyorsunuz.


Kalan son bir ay tam bir eğlence sigaranızla dalganızı geçebilirsiniz. Cebinizde iki paket sigara bulundurun. Ama hala sigarayı bırakıyorum havalarına girmeyin çünkü siz sigarayı bırakmıyorsunuz sadece sigarayı içmiyorsunuz.bırakmak tutmakla alakalıdır sizse içiyorsunuzdur...


Son onbeş günde artık siz karar verin sigaralı günlerinizmi yoksa sigarasız günlerinizmi daha güzeldi...


Son paketinizi son sigarasına kadar programa sadık kalarak tüketiniz son sigaranızı içmeden önce son paketinizi alın, ancak açmayın son sigaranızı içip izmaritini attığınızda bu paket benden size hediye olsun sıkıysa açın ve için...

GECMİŞ OLSUN...



 

Günümüzün Popüler Rahatsızlığı ‘Bel Ağrısı’

 

Yapılan araştırmalar toplumun %60’ının hayatlarının herhangi bir döneminde BEL AĞRISI çektiklerini göstermektedir. Bu ekonomik planda ve sağlık açısından inanılmaz kayıplara sebep olmaktadır. Kliniklerde Lumbalji adı altında tanı konup rapor verilen kişi sayısı yabancı ülkelerde tüm istirahat raporlarının %20 sini oluşturmaktadır. Bel ağrısı tam anlamı ile bir hastalık değildir genel bakmak gerekirse yanlış alışkanlıkların sonucu oluşan bir durumudur. Öyle ise okulda, işyerinde, arabada sağlıklı duruş alışkanlıklarını kazanırsak omurgamızla dost ilişkiler geliştirebiliriz.

 

Önerilerimiz

Sırt kaslarınızın güçlü ve esnek olmasını sağlamak için düzenli egzersiz yapın.
Ağırlık kaldırırken, doğru teknikleri uygulayın (bütün cisimleri, vücudunuza yakın tutarak kaldırın ve bükülmekten, ileriye doğru eğilmekten ya da cismi kaldırırken uzanmaktan kaçının)
Uygun vücut ağırlığını koruyun ve sigara içmekten kaçının
Ayakta dururken ya da otururken uygun pozisyonda olmaya dikkat edin.

 

NE ZAMAN DOKTORA GİTMENİZ GEREKİR?

Belirtiler şiddetliyse ve birkaç gün içinde geçmiyorsa
Ağrı günlük etkinlikleri engelliyorsa
Barsak ya da mesane kontrolüyle ilgili sorunlarınız varsa
Kalça ya da rektum bölgesinde uyuşma hissediyorsanız
23:41 - Kasım 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Kasım 14, 2007


Saç Dökülmeleri

Saç dökülmesi, insanoğlunun en eski ve en önemli güzellik sorunlarından biridir ve deri hastalıkları uzmanlarına başvuru nedenleri arasında önemli yer tutar. Tıbbi olarak saç dökülmesi, saç köklerini tam olarak yıkıma uğratarak; iz bırakan, yani saçın yeniden çıkma şansı olmayan dökülmeler ve iz bırakmayan dökülmeler olarak ikiye ayrılabilir. Halk arasında tanınan, iz bırakmayan dökülmelerdir. İz bırakanlar; yanıklar, kellik hastalığı ve daha az tanınan, çok sık görülmeyen bir grup deri hastalığıdır ve çoğu kez saçlı deri içerisinde bölgesel dökülme alanları şeklinde görülür. İz bırakmayan dökülmelerde ise; dökülme nedeni ortadan kaldırılabilirse saçların tekrar çıkma şansı yüksektir. Bunların arasında en iyi tanınanı, erkekler için neredeyse kader olarak kabul edilen doğal dökülmedir (fizyolojik veya androjenik dökülme). Bu dökülme tipinde kalıtımın önemli payı olmakla birlikte etkileyen diğer faktörler pek bilinmemektedir. En çok üzerinde durulan ve tartışılan konu, erkeklik hormonlarının (androjen) etkileridir. Bir şekilde bilinmeyen bir mekanizmayla etkileri olabilecek gibi görünmekle birlikte, doğrudan bu hormonun fazlalığına bağlı değildir. Erkeklik hormonlarının kel erkeklerde fazla olduğu varsayımı uzun süre gündemde kalmış ve en güçlü savunucuları da kel kafalı erkekler olmuşlardır. Bu kişilerde erkeklik hormonlarında fazlalık saptanamamış olmakla birlikte, kadınlık hormonları (östrojen) verildiğinde veya erkeklik hormonlarının etkisini azaltılıp, ilşevlerini engelleyen ilaçlar verildiğinde gerçekten saçlarda yeniden çıkmalar olabilmektedir; fakat bununla birlikte göğüs ve kalça büyümesi gibi bazı kadınsı özelliklerin oluşması da müessesenin hediyesi olarak gelen kaçınılmaz bir sonuçtur. Günümüzde ilaç araştırıcılarının en önemli araştırma konularından biri, promosyonlarından arındırılmış bir saç ilacıdır. Saçların yağlı ve kepekli olmasının da saç dökülmesi üzerinde etkili olduğu düşüncesi çok uzun zamandan beri vardır ve neredeyse her on yılda bir, etkiliyor - etiklemiyor şeklinde gündeme gelmektedir.

Son zamanlarda güneş ışınlarının da saç dökücü etkisinden söz edilir olmuştur. Psikolojik faktörlerin etkisi ise çok açık değildir. Erkek tipi dökülmede, seyrelme alnın iki yanı ve tepenin arka kısmından başlar ve yavaş yavaş ilerleyerek aradaki saçlar dökülmezler. Bu tip dökülmelerde kesin bir çözüm bulma olanağı yoktur. Dökülme ağız yoluyla alınan bazı ilaçlar ve dıştan uygulanan bazı ilaç veya kozmetiklerle yavaşlatılabilir.

Kadınların saç dökülmelerinde ise çok farklı bir durum vardır. Kadınlarda, cinsiyet özellikleri nedeniyle erkeklerdeki gibi doğal kabul edilen ve kaçınılmaz dökülmeler yoktur. Erkeklerdekine benzer bir dökülme söz konusu ise, muhakkak altında bir neden aramak gerekir. Kadınlarda sık karşılaştığımız sorunlardan birisi ''yalancı dökülmelerdir''. Bu hastalar, genellikle bize avuç avuç, topak topak, ''lavabo lavabo ve küvet küvet'' saç dökülmesinden yakınarak gelirler. Bunlar arasında gerçek saç dökülmesi olanlar çok fazla değildir. Çünkü tanımlanan dökülmeler saç yıkama ve fırçalama sırasında olan dökülmelerdir, yani dökülme aşamasında olan saçların doğal dökülmesidir; yerlerine yenileri gelecektir. Daha önceki derslerimizde (özür dilerim! sohbetlerimizde) bu konudan söz etmiştirk. Bir tutam saç alınarak bunların incelenmesiyle (trikogram) gerçek saç dökülmesi olup olmadığına karar verilebilir. Bazen saçların aniden son faza geçmeleri görülebilir ki, bunlar çok özel hastalık durumları veya ilaç yan etkilerine bağlı olarak seyrek görülen olaylardır. Gerçek dökülmenin bir başka belirtisi de saçlarda seyrelme görülmesidir. Seyrelmenin genel veya belirli bir bölgede olması da yol göstericidir. Özellikle tepede, erkek tipi dökülmeye benzer seyrelme varsa, bu hormonal bir bozukluğun işareti olabilir ve bulgular bu yönde araştırılmalıdır. Beraberinde adet görme (menstrüasyon) bozuklukları, kıllanma artışı görülüyorsa bu hormonal bozukluk olasılığını arttıran bir durumdur. Bir başka önemli neden kansızlığın bazı şekilleri, özellikle demir eksikliği anemisidir. Doğum yaptıktan 3 - 4 ay kadar sonra başlayan ve tam nedeni anlaşılaamış bir özel dökülme şekli daha vardır ve 6 ay kadar sonra düzelir. Uzun süren çok sıkı zayıflama rejimleri de saç dökülmelerine neden olabilir. Bu neden erkekler için de geçerlidir, fakat gerek erkeklerde doğal dökülme nedeniyle gözden kaçması, gerekse kadınların fazla diyetsever olmaları nedeniyle, kadınlardaki saç dökülme nedenleri arasında yer almaktadır. Kadınlarda saç dökülmesine neden olan üçüncü önemli etken ise psikolojik nedenlerdir. Özellikle dertli olmanın meziyet sayıldığı ülkemizde, dert ve sıkıntı bolluğu bu nedeni biraz daha ön plana çıkartmakta ve olayı daha romantik bir hale getirmektedir. Üstelik bu dökülen saçlar, eşlerin ve çocukların yoluna süpürge edilmiş saçlar olduğu için durum daha da vahimleşmektedir. Psikolojik neden aslında erkekler için de geçerli olması gereken bir nedendır; fakat erkeklik gururu böyle şeylere izin vermez. Erkekler güçlüdür, sağlamdır, ağlamaz, açık vermez, bağırlarına taş basarak sıkıntılara erkekçe göğüs gerer.
Hem kadınlarda hem erkeklerde geçerli olan bazı saç dökülme nedenleri de vardır, fakat bunlar daha seyrek görülürler ve neden ortadan kalkınca durum düzelir. Bu tip dökülmelerde, genellikle saçlı derinin her tarafında eşit oranda seyrelmeler görülür.
Başta kanser ilaçları olmak üzere bazı ilaçlar ve kimyasal maddeler, tifo gibi yüksek ateşli, ağır seyreden ve uzun süren hastalıklar, tiroid bezinin guatr gibi hastalıkları böyle dökülmelere neden olabilir. İz bırakmayan, parçalı dökülmelerin en önemlisi ''pelade-alopecia areata'' adı verilen ve kesin nedeni belli olmayan hastalıktır. Halk arasında, mantarlara bağlı olan ''kellik'' hastalığı ile karıştırılarak ''saçkıran'' veya ''saçkesen'' gibi adlarla anılmaktadır. Akşam saçlı yatılıp, sabah saçsız kalkma diye tanımlanabilecek bir şekilde ani dökülme olur. Başlangıç genellikle 1 - 2 cm. çapında kılsız, parlak bir alan şeklindedir, bazen yavaş bir yayılma da görülebilir. Genellikle tedavi edilmese bile 3 - 6 ayda kendiliğinden iyileşir (sirke veya sarımsak sürülmese de iyileşebilir).

Ender olarak, hızla ilerleyen ve tüm saçı, hatta kaş, kirpik ve vücut tüylerini de döken daha şiddetli türleri de görülebilir. En çok üzerinde durulan nedenler, psikolojik gerginlik ve sıkıntılardandır. Bununla karışabilecek bir hastalık da, saçlı derinin yüzeysel mantar hastalıklarıdır. Bunlarda da parçalı dökülmeler vardır, fakat üzerindeki kepekler ve kırık saçlar sayesinde ayırdedilir. Psikolojik nedenlere bağlı saç koparmalar, saçları sürekli gererek toplamalar da önceleri geçici, zamanla kalıcı dökülmelere neden olabilir.
 

 

Kol ve bacaktaki uyuşmaya dikkat !

Beyin-damar hastalıkları kalp ve kanserden sonra üçüncü ölüm nedeni. Ağırlıklı olarak erkeklerde görülen beyin-damar hastalıkları nedeniyle Türkiye'de yılda 100 bin kişi hastanelere başvuruyor.

 

Acıbadem Hastanesi Kozyatağı Nöroloji Şefi Prof. Dr. Yasef Özsarfati, birçok insanda görülen kol ve bacakta uyuşmaya dikkati çekerek, her iki organda aynı anda meydana gelen ve en az 15-10 dakika süren uyuşmanın, beyin-damar hastalıklarının ön belirtisi olduğunu söyledi.

 

Acıbadem Sağlık Grubu'nun, Harvard Medical International ile yaptığı işbirliği çerçevesinde ilk kez düzenlediği "Acıbadem-Harvard Tıp Günleri" başladı. Düzenlenen basın toplantısında konuşan Prof. Dr. Yasef Özsarfati, beyin-damar hastalıklarının kalp ve kanserden sonra üçüncü ölüm nedeni olduğunu söyledi.

 

İLK 3 SAAT ÖNEMLİ

Bu hastalığı geçirenlerde daha sonra araba kullanamama ya da yardımsız yürüyememe gibi problemler ortaya çıkabildiğine işaret eden Prof. Dr. Özsarfati, 3 saat içinde bir sağlık kuruluşuna başvurulmasının hem ölüm, hem de bu tür sorunlar görülme riskini azalttığını kaydetti.

 

Prof. Dr. Özsarfati, "Ancak, Türkiye'de bu bilinç henüz oluşmadı. İnsanlar kalp problemi olunca hemen hastaneye gitmeleri gerektiğini biliyor. Ancak, beyin-damar hastalıklarında eğer gece olmuşsa, geleneksel tutumla sabahı bekliyorlar. Bu konuda acil durum düşüncesi gelişmiş değil. Beyin-damar hastalıklarında yeni bir bilincin oluşması gerekiyor" diye konuştu.

 

RİSK FAKTÖRLERİ

Ağırlıklı olarak erkeklerde görülen beyin-damar hastalıkları nedeniyle Türkiye'de yılda 100 bin kişinin hastanelere başvurduğunu belirten Prof. Dr. Özsarfati, risk faktörlerini de "sigara, yüksek tansiyon, diyabet, yüksek kolesterol ve obezite" olarak sıraladı.

 

UYUŞMAYI ÖNEMSEYİN

Bu hastalık grubu içinde "inmenin" yarıya yakınını oluşturduğuna dikkati çeken Prof. Dr. Özsarfati, şunları söyledi: "Genellikle sabahları kol veya bacağımızda uyuşma ile uyanırız. Genelde (Herhalde üstüne yattığımızdan dolayı) diye düşünürüz. Kol ve bacakta aynı anda meydana gelen ve en az 15-20 dakika süren uyuşma, beyin-damar hastalıklarının ön belirtisidir. Çoğunun altında beyin-damar hastalıkları yatar. Uyuşma geçse bile mutlaka bir doktora görünmeliyiz. Böyle bir kişinin 3 yıl içinde kalıcı felç olma riski yüzde 30 oranındadır."

 


 

Kuş Gribi

 

Kuş Gribi Nedir?

Tavuk vebası olarak da bilinen hastalık, kuş gribi virüslerinin sebep olduğu kanatlı hayvanların çok bulaşıcı ve öldürücü bir hastalığıdır.

 

Kuş Gribi Hangi Hayvanlarda Görülür?

Kuş gribi, özellikle evcil kanatlı hayvanları daha çok etkilemekle birlikte, bütün kanatlı hayvanlarda ve domuzlarda görülebilir.

 

Kuş Gribi Hayvanlar Arasında Nasıl Bulaşır?

Göçmen kuşların, özellikle yaban ördeği ve yaban kazı gibi göçmen su kuşlarının, bu hastalığın yayılmasında önemli rolleri bulunmaktadır. Virüsü taşıyan kuşların salya, burun akıntısı, boğaz akıntısı ve dışkılarıyla doğrudan veya bu salgılarla kirletilen yerlere temas eden evcil kanatlı hayvanlar hastalığa yakalanabilir. Hastalık hayvanlar arasında hızla yayılır ve bütün hayvanların ölümüyle sonuçlanabilir. Kuş gribinin kanatlı hayvanlardaki kuluçka süresi ortalama 3-5 gündür.

 

Kuş Gribi İnsanlara Bulaşır mı?

Hayvanlarla korunmasız olarak yakın temas (kuş gribine yakalanmış veya bu hastalıktan ölmüş kanatlı hayvanlarla aynı kapalı ortamda bulunma, hasta hayvanları kesme ve yolma; hasta veya ölmüş hayvanların burun ve boğaz akıntılarına, gözyaşlarına, dışkılarına vb. temas) durumunda hastalık insana bulaşabilmektedir. Bu gün için hastalığın insandan insana bulaşmadığı kabul edilmektedir. Kuş gribi insanlara:

- Hasta veya hastalıktan ölmüş hayvanlara temasla,

- Hasta veya ölmüş hayvanların dışkısına, gözyaşına, burun ve boğaz akıntısına temasla,

- Veyahut da bu dışkı ve salgılarla kirlenmiş yüzeylere ve eşyalara temasla,

- Hastalık etkeninin karıştığı havanın solunmasıyla bulaşmaktadır.

Bugüne kadar, kanatlı etiyle veya yumurtalarıyla bulaşma olduğu bildirilmemekle birlikte, bu ürünlerin, iyice pişirilmeden yenmelerinin riskli olabileceği unutulmamalıdır.

 

Kuş Gribinin İnsanlardaki Belirtileri Nelerdir?

İnsanlarda ateş, öksürük, boğaz ağrısı, yaygın kas ağrısı ve solunum güçlüğü gibi grip belirtilerinin yanı sıra, kuş gribinde karın ağrısı ve ishal de görülebilmektedir. Hastalığın insanlardaki kuluçka süresi genellikle 2-5 gün kadardır.

 

Kuş Gribi İçin Risk Grupları Kimlerdir?

Korunma önlemlerini almadan kanatlı hayvan yetiştirenler ve bu hayvanlarla yakın teması olanlar ile genel temizlik kurallarına dikkat etmeyenlerde risk daha fazladır.

 

Kuş Gribi Kanatlı Hayvan Ürünlerinin Tüketilmesiyle Bulaşır mı?

Kanatlı hayvan etlerinin, ette pembe kısımlar kalmayacak şekilde iyice pişirildikten sonra tüketilmesi halinde, insanlara hastalık bulaşmamaktadır. Yumurtalar da iyice pişirildikten sonra

yenmelidir. Aslında, bu ürünlerin iyice pişirilmeden yenmesiyle

başka hastalıklar da bulaşabileceğinden, hayvanlara ait bütün ürünlerin iyice pişirildikten sonra tüketilmesi gerekmektedir.

 

Virüsün Çevre Şartlarına Duyarlılığı Nasıldır?

Kuş gribi virüsü, genel olarak dış ortama dayanıklı değildir. Çamaşır suyu dâhil birçok dezenfektan virüsü öldürmektedir.

Ayrıca virüs:

- 56 °C'de 3 saatte,

- 60 °C'de 30 dakikada ölür.

- Gübrede düşük ısılarda en az 3 ay,

- Suda 22 °C'de 4 gün,

- 0 °C'de ise 30 gün canlılığını sürdürebilir.

 

Kuş Gribinin Aşısı Var mıdır?

H5N1 isimli kuş gribi virüsüne karşı şu an için etkin bir aşı bulunmamakla birlikte, değişik merkezlerde aşı geliştirme çalışmaları devam etmektedir.

 

Kuş Gribinin Tedavisi Var mıdır?

Kuş gribinin tedavisi amacıyla kullanılan antiviral ilâçlar bulunmaktadır.

 

Kuş Gribinden Korunmak İçin Neler Yapılmalıdır?

- Kümeslerde çalışanlar eldiven, maske, gözlük takarak ve koruyucu elbiseler giyerek çalışmalıdırlar.

- Başta kanatlı yetiştiriciliğinde çalışanlar olmak üzere, herkes temizlik kurallarına uymalı; hayvanlarla temastan sonra eller sık sık bol suyla ve sabunla iyice yıkanmalıdır.

- Kanatlı hayvan etleri ve yumurtaları iyice pişirildikten sonra tüketilmelidir.

- Etlerin pişirme öncesi hazırlanması sırasında kullanılan bıçak ve kesme tahtası gibi malzemeler deterjanla yıkanmalıdır. Ayrıca, eller de etlerin hazırlanmasından önce ve sonra, yine bol su ve sabunla iyice yıkanmalıdır.

- Kuş gribinden ölen hayvanların ortadan kaldırılması veya kuş gribi şüphesiyle itlaf edilen hayvanların gerek itlafı gerekse bertaraf edilmeleri sırasında koruyucu önlemler (maske, eldiven, koruyucu elbise, gözlük) alınmalıdır.

- Hasta veya ölmüş hayvanlara korunmasız temastan kaçınılmalıdır.

- Kanatlı hayvanların salyasına, burun akıntısına, boğaz akıntısına, gözyaşına ve dışkısına veya bunlarla kirlenen yüzeylere ve eşyalara temas edilmemelidir.

- Ölen ve itlaf edilen kanatlı hayvanlar yakılarak veya derince açılan çukurlara gömülüp üzerlerine sönmemiş kireç dökülmek suretiyle bertaraf edilmelidir.

- Çocukların kanatlı hayvanlarla oynamalarına müsaade edilmemelidir.

- Hasta veya ölen kanatlı hayvanlarla, koruyucu önlem almadan temas eden kişiler hemen bir sağlık kuruluşuna başvurmalıdır.

 

 

 

SAĞLIĞINIZA DİKKAT ETMEZSENİZ BATTAL LARA CROFT OLABİLİRSİNİZ...

 

Burası bir sağlık sitesi ama dost acı söylermiş...

 

 


Aşkın ilacı yok, çünkü kendisi ilaç !

Mutluluk hormonunun salgılanmasını arttıran aşk, kalp damar sağlığına iyi geliyor. Ancak aşkın fazlası da herşeyde olduğu gibi zarar veriyor. İşte uzmanından dengeli aşk tavsiyesi.
 
 

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Kalp ve Damar Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. M. Şah Topcuoğlu, karşılıklı ve iyi yaşanan aşkın, ''mutluluk hormonu''nu artırarak kalbi koruduğunu ve güçlendirdiğini bildirdi.

 

Topçuoğlu, ''Sevgililer Günü'' nedeniyle, aşk ve sevgi sözcüklerinin gündemde olduğu şu günlerde, ''kalbini sevenlere aşık olmayı'' önerdi.

 

Topçuoğlu, Dünya Sağlık Teşkilatının yaptığı araştırmada, kalp hastalıklarına bağlı ölümlerde Türkiye'nin ilk sıralarda olduğunun belirlendiğini, bunun temelinde ise yaşam koşullarının giderek yıpratıcı olmasının yanında aşırı rekabetçi, maddeci ve sevgisiz toplumun bulunduğunu belirtti. Kalp hastalarına ilaçlı tedavinin yanı sıra yaşam tarzı konusunda önerilerde bulunduklarını hatırlatan Topçuoğlu, bunlar arasında ilk sırayı da aşkın, sevmenin ve sevilmenin aldığını, ancak aşkın da ''platonik ve bencil olmayanını'' önerdiklerini bildirdi.

 

Karşılıklı ve iyi yaşanan aşkın, endorfin denilen mutluluk hormonunu artırarak kalbi güçlendirdiğini belirten Topçuoğlu, ''Endorfin, damarların iç tabakasında bulunan ve endotel denen kısmın iyi çalışmasını ve yararlı maddeler salgılamasını sağlıyor. Bu maddeler ise damarları genişleterek kalbe daha fazla kan pompalanmasına imkan tanıyor. Bu sayede, kalp krizi ve felce neden olan damar içi pıhtı oluşumu önleniyor'' dedi. Topçuoğlu, aşkın, bağışıklık sistemini de güçlendirerek, inflamasyon denilen iltihabi oluşumları engellediğini ifade ederek, ''Bu sayede, gerek kalp gerekse beyin damarlarımızı bozan ve kalp krizine ve felç olmaya yol açan ateroskleroz dediğimiz damar sertliği önlenir'' diye konuştu. <******>

 

 

İLAÇ GİBİ

 

Topçuoğlu, kalp damarları tıkanıklığı nedeni ile balon ya da stent uygulaması gerçekleştirilen veya by pass yapılmış hastalara da aşkın, yapılan işlemin başarıya ulaşması açsından olumlu etki yaptığına dikkati çekerek, şöyle devam etti:

''Tıp dilinde ikincil korunma denen duruma en çok uyanlar aşık ya da seven, sevilen kişilerdir. Aşıklar, aşık oldukları kişiye iyi görünmek için kendilerine iyi bakarlar. Kilo almamak için yağlı, şekerli, unlu gıdalardan uzak duran aşıklar, spor yaparak formda kalmaya çalışırlar. Bütün bunlar, kalbe ilaç etkisi yapar. Mutlu aşıklar, etraflarına pozitif enerji yayar, işlerinde ve sosyal yaşantılarında daha başarılı olurlar. Aşkı bilmeyenler ise daha çok depresiftir. Depresif birinin kalp krizi geçirme riski ise depresif olmayana göre 4 kat fazladır. Çünkü, yapılan bir araştırma, depresyonun damarlarda pıhtılaşma olasılığını artırdığını göstermiştir.''

 

ADRENALİNE DİKKAT

Topçuoğlu, acı veren aşk ve dozunu aşan heyecanın ise adrenalin seviyesini normalden fazla yükselterek kalbe zarar verdiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:

''Duygular, vücudun çalışma sistemi üzerinde çok önemli etki yaratır. Güçlü olumsuz duygular, kalp için zararlıdır, çünkü kontrolsüz ve fazla miktarda adrenalin salgılanmasına yol açar. Bu, kişide takvim yaşından sekiz yıl daha yaşlı olmasına yol açar. Bu duygular yüksek tansiyona neden olabileceği gibi vücudun normal onarım mekanizmalarına zarar verebilir ve damarları daraltarak yeterince kanın dolaşmasına engel olabilir.'' Topçuoğlu, ''ömür boyu turp gibi kalp için'' kavuşulunca ömrü kısa olduğu savunulan aşkın daha kalıcı olan sevgiye dönüştürülmesini önerdiğini sözlerine ekledi.


Kilo vermenin 50 değişik yolu

1- Tamamen unutun
Sık yediğiniz, yağ oranı yüksek bir yiyeceği seçin ve onu 40 gün için tamamen unutun. Bu süre sonunda o yiyeceğin tadı ağzınızdan silinecektir.

 

2- Yiyeceklerinizin miktarını azaltın
Her zaman yediğiniz miktarı indirin. Hala istediğiniz şeyi yiyor olacaksınız. Büyük bir ihtimalle kendinizi aç hissetmeyeceksiniz ve her gün esaslı bir şekilde kalori tasarrufu ettiğinizi göreceksiniz.

 

3- Aynı tadı verenler arasında her zaman daha düşük kalorilisini seçin
Örnek: Portakal suyu (l fincan 110 kalori) yerine domates suyu (l fincan 45 kalori) için. Yarım bardak vişne suyunu yarım bardak soda ile karıştırdığınızda kalorisi yüzde 50 düşer.

 

4- Ölçüyü kaçırmayın
Dışarıda yemek yediğiniz zaman, bir antre ve ufak bir salata yiyin.

 

5- Yağ defterini kapatın
Restoranların cazibesine kapılmayın. Hatta menüyü açmayın bile. Neyi sipariş edip etmemeniz gerektiğini nasılsa çok iyi biliyorsunuz.

 

6- Atıştırmayı bırakın
Arabanın içinda atıştırıyor musunuz? Telefonla konuşurken bir şeyler yiyor musunuz? Vazgeçin...

 

7- İçtiğiniz süte dikkat edin
Eğer her gün süt içme huyunuz varsa, perhiz yapanlar için piyasadaki yağsız sütleri tercih edin. Her gün l fincan yağlı süt yerine, içeceğiniz l fincan yağsız süt, haftada 32 gr yağ almayı engeller.

 

8- Ev yemeklerine “dur” deyin
Gelecek bir ay için annenizin, ya da akrabalarınızın davetlerini kabul etmeyin.

 

9- Buzdolabınıza baskın yapın
Bu baskın her zamanki gibi, birşeyler atıştırmak için olmasın. Buzdolabının kıyısında kösesinde kalmış bol kalorili yiyecekleri atın.Mutfak dolabınızdaki yağlı cipsleri, mısır gevreklerini ve kuru yemişleri atın. Mutfağınızda sizin için kötü olan bütün yiyecekleri, önümüzdeki 30 gün için, belki de ebediyyen yasaklayın.

 

10- Haftasonlarını özelleştirin
Ağır yemekleri ve yağlı brunchları ortadan kaldırın, iki dilim ekmek kızartın, bunun üzerine taze çilek veya mango koyun. Beyaz şarap veya az alkollü bira için. Pazar öğleden sonraları dondurulmuş yoğurt yiyin.

 

11- Sinema menünüzün şeklini değiştirin
Gelecek ay sinemaya giderken yiyeceğinizi yanınızda götürün. Bu bir muz olabilir, ya da evden götüreceğiniz sağlıklı yarım sandviç.

 

12- Daha çok su ve soda
Alkolün yerine su ve soda içmeye özen gösterin. Vücudunuzdaki yağ parçacıklarının kaybolduğunu göreceksiniz.

 

13- Vücudunuzu lifle doldurun
Aç kalmaktan kaçının. Çok lifli besinler midenize dolgunluk hissi verir. Böylece mideniz kazınmayacak ve açlık hissetmeyeceksiniz.

 

14-Yağa “dur” deyin
Vermeyi amaçladığınız kilonun yanında günde almanız gereken maksimum yağ miktarı, aldığınız günlük kalorinin yüzde 25’ini oluşturur. Bu miktarı daha aşağı düşürmeyin. Yağ enerji verir. A,B,E,K vitaminleri vücut için yararlı fonksiyonlara sahiptir.

 

15- Diyet yiyeceklere sadık kalın
Birkaç kilo verince hemen rahatlamayın, ihtiyacınız olan besinleri bol miktarda depolayın, meyve ve sebzeler, sebze çorbaları, kuskus, bulgur, ayıklanmamış pirinç gibi...

 

16- Çikolata yeme isteğinizi bastırın
Eğer adet öncesi dönemdeyseniz, çikolata yeme isteğinizi kesinlikle engelleyemiyorsanız, küçük mini barlardan alın veya şekersiz, sıcak kakao, yağsız puding kullanın.

 

17- İşkolik olun
Gelecek ay şirketin yemekhanesine girmeme kararı alın. Kahve ve çay içmek için ya da kendi getirdiğiniz sandviçi yemenin dışında... Şirketteki doğumgünü ve partilerde şerefe kaldırdığınız kadehin içinde soda olsun.

 

18- Kremayı kesin
Bir sinema yıldızı, içinde krema kelimesi olan hiç birşeyi yemediğini söylüyor. Kremalı pasta, kremalı çorba gibi. Çünkü o, krema demenin yağ demek olduğunu biliyor. Bunun tek istisnası, yağsız krem peynir demektir.

 

19- Kalorileri azaltın
Kalorileri azaltmayı bir oyun haline getirin. Bugün yediklerinizin kalori miktarını hesaplayın, yarın bundan 50 kalori düşün. Öbür gün bir 50 kalori daha düşün. Günde 1200 kalorinin altına düşmemeye dikkat edin.

 

20- Kahvaltı edin
Hiçbir zaman kahvaltıları atlamayın. Yağsız yoğurdun içine muzu dilimleyin. Pişmiş yulafın içine kuru üzüm koyup yemeyi deneyin.

 

21- Bütün dikkatinizi yiyeceğinizde toplayın
Kilosundan yakınan insanlar, genelde yemek yerken televizyon seyreden, ya da konuşan kimselerdir. Sofrada insanlarla konuşmak dışında yemek yerken bütün işlerden vazgeçin.

 

22- Sebzeye düşkün olanlar
Sağlığınız için günde en az 5 çeşit sebze ve meyve yemeniz gerekir. Bunu gerçekten deneyin. Şişkinlik hissetmeden nasıl tok durduğunuza şaşıracaksınız. Böylece doygunluk hissi veren yağsız, bol lifli bu yiyecekler, yememeniz gerekenlere midenizde çok az yer bırakır.

 

23- Fast Food’a dikkat edin
Fast Food, diyetiniz için iyi bir seçim değildir. Fakat bazen Wendy’s veya Mc Donald’s ziyaret etmek zorunda kalırsanız, sade hamburger ve diyet içecekleri tercih edin.

 

24- Vücudunuzu çalıştırın
Sizi daha aktif olmaya zorlayacak bir part-time iş edinin, yada gönüllü yapacağınız bir iş bulun. Yaşlı komşunun köpeğini gezdirin.

 

25- Süratinizi arıtırın
Yaptığınız iş ne olursa olsun, bunu daha fazla kalori yakacağınız bir seviyeye getirin. Bir hafta içinde birçok kez yürüyüş yapıyorsanız, haftada bir yapın ama yürümek yerine koşun. Akşam yemeğini bir tabureye oturarak mı hazırlıyorsunuz? Ayağa kalkın. Etrafı toparlarken müzik setinde çalan parçanın eşliğinde dans ederek hareket edin.

 

26- Ufak bir çocuğu veya köpeği ödünç alın
Çocuğunuz veya köpeğiniz yoksa, bir ay için cumartesi ve pazar günleri bir yakınınızın küçük çocuğuna bakın, ya da arkadaşınızın köpeğini yürüyüşe çıkarmayı üstlenin. Herkes sizin ne kadar yardımsever olduğunuzu düşünürken, siz bol bol enerji harcayacaksınız.

 

27- Spor yapın
Öğle yemeği randevularınızı spor salonunun randevuları ile değiştirin. Sağlıklı, ufak bir öğle yemeğinden sonra spor ayakkabılarınızı giyin, arkadaşınızla buluşun ve bir yerlere gidin. Hızlı bir yürüyüşe çıkın veya mevsimine göre yüzmeye yada bir aerobik sınıfına katılın.

 

28- Zoru deneyin
Hiç denemediğiniz fakat istediğiniz ama gözünüzü korkutan bir spor var mı? Dağcılık, buz pateni, ralli size korku mu veriyor? Eğer fiziksel olarak bunları yapmaya uygunsanız hemen bunlarla ilgili bir sınıfa yazılın. Bu, belki de hayatınız boyunca vazgeçemeyeceğiniz bir uğraş olacak ve kilolarınız tahmininizden çok önce kaybolup gidecek.

 

29- Günde bir saatinizi kendinize ayırın
İşyerinde çok kötü bir gün geçirdiyseniz, arkadaşlarınız ile oturup sohbet etmek güzel. Fakat sohbet ederken biraları bitirip, fıstık kesesini parlatmayın. Yorucu bir günün sonunda bisikletle dolaşmayı deneyin, ne kadar dinlendiğinizi göreceksiniz.

 

30- Dans edin
Sadece Cuma geceleri dans etmek yerine bir hafta boyunca, gün aşırı dans edeceğiniz yerlere gidin veya sevgilinizi, eşinizi bir dans kursuna yazılması için ikna edebilirseniz, kilolarınızı kaybederken aşk hayatınıza yeni bir heyecan da katmış olursunuz.

 

31- Etrafı toplayın
Halının üzerine yayılmış gazeteleriniz milattan önceye mi ait? Camları en son ne zaman sildiğinizi hatırlayabiliyor musunuz? Biraz iş yapmak kimseye zarar vermez. Ayrıca, kilolarınızı daha çabuk vermenizi sağlar.

 

32- Tekrar çocuk olun
Çocukluğunuzda en çok sevdiğiniz oyunları düşünün. Paten kaymak mı? Hulo-Hope mu, yoksa ip atlamak mı? Bunları tekrar denemeyi düşünün.

 

33- Asansöre binmeyin
Önünüze gelen her merdiveni egzersiz yapacağınız bir fırsat olarak düşünün, istediğiniz kiloya gelinceye kadar asansöre binmeyi aklınıza bile getirmeyin.

 

34- Kaslarınızı geliştirin
Eğer vücudunuzu geliştirmediyseniz, hemen çalışmaya başlayın. 2-3 kg ağırlığında el ağırlıkları alın. Yeni başlayanlar için vücut geliştirmeyle ilgili bir video kasetten yararlanın. Gözle görülür bir şekilde kilo kaybederken vücudunuz, kaslarınız gelişecek ve metabolizmanız en fazla yağ yakacak şekilde çalışacaktır.

 

35- Bir sağlık köyüne gidin
Bir sağlık köyüne gitmek hem zihin, hem beden çok iyi bir deneyim olur. Pek çok egzersiz yapacak, düşük yağlı yiyecekler yiyecek ve bol bol şımartılacaksınız. Başlangıçta ne kadar kilolu olursanız olun, bir hafta sonunda bunların büyük kısmını kaybetmiş olacaksınız.

 

36- Yavaş yemek yiyin
Fazla kilolular, hızlı yemek yiyenlerdir. Arkadaşlarınızla veya ailenizle ne zaman yemek yerseniz yiyin, yemeği en son bitiren kişi siz olun.

 

yorum yaz


written by bilimhaberleri

Kasım 14, 2007


Ayakların Mantar Hastalıkları

Deride yerleşen mantar hastalıklarının en sık görülen şekli ayak mantar hastalıkları olduğu gibi, ayak derisinde en sık görülen deri hastalığı da ayak mantar hastalığıdır. Yani, sık görülen bir durumdur. Sık görülmesine ve çoğu kez yoğun kaşıntısına karşın genellikle ihmal edilen, fazla önemsenmeyen bir hastalıktır. Bu ihmalde belki de sık görülmesinin de payı vardır. İnsanlar birbirlerine sorarak diğerlerinde de ayaklarının aynı bölgelerinde kaşıntı, soyulma, sulanma vb. olduğunu öğrenince normal sağlıklı bir ayağın böyle olması gerektiğini de düşünüyor olabilirler. Bunun da ötesinde bazı hastalarımızda tedavi edilmesi durumunda, başka yerlerden başka hastalıklar (örneğin dizlerde, bacaklarda ağrılar) çıkabileceği gibi tamamen asılsız düşünceler de vardır. Genellikle çok kaşıntılı olan ayak mantar hastalıkları, bu kaşıntının verdiği rahatsızlığın yanısıra, bazen başka hastalıklara da yol açabilir. Kaşınma yoluyla deride yaralar ve sıyrıklar açılması diğer mikroplar için iyi bir giriş kapısı oluşturur ve değişik tiplerde ikinci bir mikrobik hastalık eklenebilir. Ülkemizde ''Yılancık'' adı verilen mikrobik hastalığın en sık, ayaklar ve bacaklarda görülme nedeni de tedavi edilmeyen mantar hastalıklarıdır. Bunların da dışında bazen bu mantar hastalıklarına karşı bazı allerjik reaksiyonlar gelişerek başka türden sorunlara yol açabilir.

En sık görülen şekli, halk arasında ''Mayasıl'' adı verilen ayak parmak arası yerleşimidir. Bu tip bazen kuru soyulmalar, bazen kabarcıklı, bazen de yaş, beyaz, peynirimisi bir manzarada görülebilir. Ayak tabanında ise genellikle kuru soyulmalar ve bazen kalınlaşmalarla görülebilir.

Ayak tırnaklarına yerleştiğinde, tırnaklarda kalınlaşma, kabalaşma, renk değişikliği görülür. Bazen kalınlaşmalar çok aşırı olup, ağrıya yol açabilir, ayakkabı giyilmesini ve tırnak kesilmesini zorlaştırır. Görüntüsünün çirkinliği ise en belirgin yanıdır.

Bulaşması doğrudan ayak ayağa sürtüşme yoluyla olabileceği gibi, terlik, çorap, ayakkabı, havlu gibi ortak kullanılan eşyalardan veya banyo, küvet, plaj, hamam ve benzeri ortak zeminlerden olabilir. Ayakların yıkandıktan sonra iyi kurulanmayıp nemli kalması mantar üremesi için çok uygun bir ortam yaratır. Tırnaklara bulaşma ise daha çok tırnak makası, törpü gibi tırnakta zedelenme de yapabilen ortak eşyalar aracılığıyla olur.

Aynı bölgede yerleşebilen egzema, sedef hastalığı ve benzeri bazı hastalıklar bazen çok yanıltıcı olabilir. Ayrımı, bir Deri Hastalıkları Uzmanı tarafından sağlıklı bir şekilde yapılmalıdır. Gerekirse laboratuar tetkiklerinden de yararlanılır. Tedavisi de Deri Hastalıkları Uzmanının önerdiği şekilde düzgün uygulanırsa sanıldığından çok daha kolay ve etkili olacaktır. Ayak derisi için en az bir ay, ayak tırnakları için en az dört ay düzenli tedavi gerekecektir. Ayak parmak aralarının kuru tutulması, yani yıkamadan sonra çok iyi kurulanması ve hatta pudralanması yeni bulaşma ve yinelemeleri önlemek için çok önemlidir. Ortak eşya kullanımını önlemek ve mantar bulaştığı düşünülen ayakkabı, çorap vb. eşyaların dezenfeksiyonu çok önemlidir.



Allerji Tüm Yönleriyle

Allerji nedir?

Çevremizde yaygın olarak bulunan allerjenlere bazı kişiler diğerlerinden daha fazla duyarlı olup (atopik kişiler) onlara karşı allerjik olmayan normal kişilerden (atopik olmayan) çok daha abartılı bir reaksiyon verirler. Bu duruma allerji denilmektedir.

Allerjik tabiatta olmak bir hastalık mıdır?

Hayır. Toplumda yaşayan bireylerin yaklaşık %30’u allerjik tabiattadır. Bu kişiler duyarlı oldukları bazı allerjenlere karşı özel E tipi antikorlar aracılığıyla abartılı bir reaksiyon oluşturabilme yeteneğindedirler. Bu tip antikorlara bağlı olarak bazen değişik allerjik hastalıklar ortaya çıkabilir. Ancak tek başına allerjik bünyeye sahip olmak, yani atopik olmak bir hastalık olmayıp allerjik hastalıklara bir çeşit aday olma, yatkın olma durumudur.

Allerjik bünyeye sahip olmak neye bağlıdır?

Bu tamamen ailesel geçişli (irsi) bir durumdur.

Genetik geçiş dışında çevresel faktörlerin bir etkisi yok mudur?

Atopik olma veya olmama durumu tamamen genetik olarak belirlenmektedir. Ancak atopik kişilerde allerjik hastalıkların gelişip gelişmemesi çevresel allerjenlerle karşılaşma yoğunluğuna bağlı olarak değişmektedir. Daha dünyaya gelmeden gebelik döneminde veya hayatın erken döneminde, emzirme periyodunda annenin sigara içmesi, allerjik gıdaları tüketmesi, ortamın allerjen yoğunluğunun fazla olması gibi faktörler atopik kişilerde allerjik hastalıkların görülme sıklığını artırır.

Allerjik hastalıklar psikolojik nedenlerle görülebilir mi?

Allerjik hastalıklar psikolojik veya psikosomatik hastalıklardan farklıdır. Ancak allerjik hastalıkların gelişiminde, yakınmaların ortaya çıkmasında ve hastalığın kontrolünde psikolojik durumun da katkısı olabilir. Ayrıca psikolojik hastalıklarla ayrımı gerekebilir.

Allerjik hastalıklar nelerdir?

Astım, allerjik burun nezlesi ve sinüzit, allerjik göz nezlesi, burun polipleri, allerjik orta kulak iltihabı, ürtiker ve egzema gibi allerjik deri hastalıkları, gıdalara bağlı allerjik reaksiyonlar, çeşitli ilaç ve kimyasallar ile arı ve böcek sokmalarına bağlı allerjik reaksiyonlar allerjik hastalıkların arasında öncelikli olarak sayılması gerekenlerdir.

Allerjik bünyeli bir kişide bu hastalıkların hepsi de bulunur mu?

Vücudun allerjenlere olan reaksiyonu belirli organlara özel dağılım gösterir. Bazı kişilerde bu sayılan hastalıkların bir kaçı beraber bulunabilirse de bu şart değildir.

Allerji teşhisi nasıl konur?

Allerjik hastalıklarla uyumlu yakınmaları olan kişilerde ailede benzer hastalığı olanların varlığı, şikayetlerin süreğen ve tekrarlayıcı olması, mevsimlere göre değişmesi, diğer allerjik hastalıkların eşlik etmesi gibi hastanın öyküsünde tipik özellikler allerjik bir hastalığı telkin eder. Kanda özel E tipi antikorların araştırılması, allerjik cilt testleri ve hastalığın tipine göre değişen diğer tetkiklerle kesin teşhis konulabilir.

Teşhis için can yakıcı, zor tetkikler, endoskopik işlemler ve biyopsiler gerekli midir?

Hayır. Allerjik hastalıkların tanısında genellikle bu tür invaziv işlemlere gerek duyulmaz.

Yöremizde bu tür hastalıkların teşhis ve takibi mümkün müdür?

Tabii. Fakültemizde allerjik hastalıkların teşhis, takip ve tedavisi için gerekli olan her türlü laboratuvar inceleme yapılabilmektedir. Uzak yerlere gidip gelmeğe gerek yoktur.

Erken teşhisin önemi var mı?

Kuşkusuz. Hem hastanın yaşamının normale döndürülmesi, hastalıktan dolayı kayıplarının giderilmesi; hem de tehlikeli krizlerin ve aynı zamanda hastalığın ilerlemesinin önlenmesi için erken tanı konarak tedaviye başlanması çok yerinde olur.

Allerjik hastalıkların belirtileri nelerdir?

Hastalığın tipine, ağırlığına ve hastanın yaşına, cinsiyetine göre belirtiler değişir. Allerjik sinüzit, burun ve göz nezlesinde: Yılın belirli aylarında veya tüm yıl boyunca devam eden hapşırma, burunda kaşıntı, burun akıntısı, burun tıkanıklığı vardır. Geniz akıntısı, boğazda gıcıklanma, gözlerde yaşarma, kızarıklık ve kaşıntı, kulakta dolgunluk hışırtı, kaşıntı, baş ve kulak ağrısı, koku alma bozukluğu tat almama, sesin değişmesi olabilmektedir. Anjiyonörotik ödem ve anafilakside: Tablonun ağırlığına bağlı olarak değişen derecelerde yüzde, dudakta, dilde, boğazda aniden şişme, tıkanma, ciltte solukluk, kızarıklık, kaşıntı ve kabarıklıklar, döküntüler, nefes darlığı, hırıltılı solunum, tansiyon düşmesi, ateş, terleme, çarpıntı, kalpte ritim bozukluğu, morarma, kusma, karın ağrısı, ishal, havale geçirme, solunum durması ve ölüm olabilir. Astımda: Nefes darlığı, öksürük, hırıltılı solunum, göğüste tıkanıklık olabilir. Bu yakınmaların aniden ve krizler şeklinde ortaya çıkması bir müddet sonra kendiliğinden veya tedaviyle düzelmesi, tekrarlaması, gece uykudan uyandıracak şekilde olması çok tipiktir. Cilt Allerjilerinde: Ciltte kaşıntı, kurdeşen denilen kabarıklıklar, kırmızı renkli döküntüler, sulanma, kabuklanma, deride kalınlaşma ve deride renk değişikliği görülebilir. Mide barsak kanalı allerjilerinde: Bulantı, kusma, ishal, karın ağrısı, iştahsızlık, kilo kaybı, gelişme geriliği, kansızlığa bağlı halsizlik, solukluk, göz kapakları ve bacaklarda şişlikler gibi yakınmalar olabilir.

Bu şikayetler allerjik hastalıklar dışında başka nedenlerle oluşamaz mı?

Evet oluşabilir. Bunların hiçbirisi allerjik hastalıklara özgü değildir. Yakınmaların süreğen ve tekrarlayıcı vasıfta olması, mevsimlerle ilişki göstermesi, ailede benzer yakınmaları olan başka kişilerin olması veya altta açıklanan allerjenlerden birisiyle temas sonrası bu yakınmaların ortaya çıkması allerjik bir hastalığın varlığını gösteren işaretlerdir.

Allerjik hastalıklar tehlikeli midir?

Sık görülmeleri, süreklilik göstermeleri, kişinin performansını yakından etkileyerek normal yaşamını kısıtlamaları, iş gücü kaybı ve okul devamsızlığına yol açmaları ve anafilaksi, anjiyonörotik ödem gibi bazen ölümcül olabilen formlarının da bulunması nedeniyle allerjik hastalıklar çok önemli sağlık sorunları arasında yer almaktadır.

Allerjik hastalarda kriz olur mu?

Evet. Allerjik hastalıkların bazılarında aniden kriz şeklinde ağır bir tablo gelişebilir. Üstelik bu durum tekrarlayıcıdır. Astımda, penisilin allerjisinde, arı-böcek sokmasında, anjiyonörotik ödemde tehlikeli, ölümcül krizler olabilir.

Anafilaksi nedir?

Allerjiye bağlı olarak ani ortaya çıkan ve acilen tedavi edilmezse ölümcül olan sistemik, tehlikeli bir hastalıktır. Arı sokması, penisin gibi bir ilacın damardan verilmesi gibi allerjenlerle temas sonrası olay dakikalar içinde başlar. Tablonun ağırlığına bağlı olarak değişen derecelerde yüzde, dudakta, dilde, boğazda aniden şişme, tıkanma, ciltte solukluk, kızarıklık, kaşıntı ve kabarıklıklar, döküntüler, nefes darlığı, hırıltılı solunum, tansiyon düşmesi, ateş, terleme, çarpıntı, kalpte ritim bozukluğu, morarma, kusma, karın ağrısı, ishal, havale geçirme, solunum durması ve ölüm olabilir.

Böyle bir durumda ne yapılmalıdır?

Maalesef bu durumda hasta ve yakınlarının yapacağı fazla bir şey yoktur. Ancak gerekli ilaçların bulunduğu bir ortamda bir hekim bu duruma müdahale edebilir. Hasta derhal sağlık kuruluşuna götürülmelidir. Allerjik bünyesi olduğu bilinen kişilerin hastane dışında enjeksiyon yaptırmaması, ilaçlı filim vb tetkikler yapılırken durumunu belirtmesi, kendisine dokunan besin ve ilaçları kullanmaması, arı sokmaması için tedbirler alınması gerekmektedir.

İlaç allerjisi hakkında bilgi verir misiniz?

Bir çok ilacın tedavi edici etkisi yanında istenmeyen bazı etkileri de vardır. Bu yan etkilerden bazıları ise allerjik reaksiyonlara bağlıdır. Kullanılan ilaca; kullanan kişinin yaşına, cinsiyetine, genetik özelliklerine ve diğer hastalıklarına; daha önce aynı ilacın kullanılıp kullanılmadığına; ilacın veriliş yoluna bağlı olarak bu tür reaksiyonların görülme olasılığı değişmektedir. Hemen her ilaç allerjiye neden olabilirse de bazı ilaçların kullanımı sırasında buna daha sık rastlanmaktadır. İlaca bağlı allerjik olaylar ciltte görülen kurdeşen, egzamadan kan hücrelerinin sayı ve fonksiyon bozukluklarına, anafilaksi, ateş, serum hastalığı gibi sistemik tablolardan ani nefes darlığı, sarılık, zatürree göğüste, karında su toplanması gibi belirli organ lokalizasyonu gösteren patolojilere kadar çok farklı görünümlere sahiptir. İlaç alımıyla olayların başlaması arasında geçen süre bir kaç dakikadan bir iki haftaya kadar değişmektedir. Bir ilaç kullanırken ortaya çıkan yeni bir sağlık sorunu ilaçla ilişkili veya ilişkisiz olduğuna karar verilemese bile o ilacı reçete eden hekime bildirilmelidir. Eğer hasta herhangi bir ilaca karşı geçirilmiş bir allerji öyküsüne sahipse başka ilaçları kullanması gerektiğinde de bunu hekimine bildirmelidir. Çünkü bazı ilaçlar arasında çapraz reaksiyonlar olabilmektedir. Penisilin allerjisi, çeşitli röntgen filimlerinin çekilmesi sırasında kullanılan boyar maddelere karşı ortaya çıkan reaksiyonlar ve astımlılarda aspirine karşı duyarlılık ilaç allerjileri arasında özellikle belirtilmesi gereken durumlardır.

Çocuklara uygulanan aşılar allerji yapar mı?

Aşıların hazırlanması sırasında yumurta proteinleri ve bazı jel maddeler aşıya karışmaktadır. Bunlara bağlı allerji görülebilir. Yumurta yediğinde anafilaksi tipinde şiddetli allerjik reaksyonu olan kişilere yumurta kaynaklı bu aşılar yapılmamalıdır. Ancak, yumurta yiyince deri döküntüsü gibi hafif allerjik reaksiyonu olanlar aşıdan alı konmamalıdır. Karar verilemediği durumlarda deri testleri yapılabilir.

Gıdalara bağlı allerjik rahatsızlıklardan biraz bahseder misiniz?

Toplumda yaşayan kişilerin %15-20 'si bazı gıdalara karşı allerjisi olduğunu söylerken yapılan araştırmalarda bu oranın %1-2 'den fazla olmadığı gösterilmiştir. Besin allerjilerine çocuklarda daha sık rastlanır. Yaş ilerledikçe bu durum çoğunlukla ortadan kalkmaktadır. Gıdalar allerjik olaylar dışında da besin zehirlenmeleri, besin entoleransı gibi önemli sorunlara yol açabilirler ve bunların allerjik olaylardan ayrımı zor olabilir. En sıklıkla allerjiye yol açan besinler inek sütü, tavuk yumurtası, soya fasülyesi, ceviz, fındık, balık ile buğday ve diğer tahıllardır. Allerjiye neden olan besinin alınmasından sonraki dakikalar veya saatler içerisinde allerjinin yerleştiği lokalizasyona bağlı olarak değişik şikayetler görülmeğe başlar. Dudaklarda, dilde, boğazda şişme, yanma, kaşıntı, yüzde kızarıklık seste kabalık görülebilir. Kramp şeklinde karın ağrıları, bulantı, kusma ve ishal görülebilir. Bebeklerde gelişme geriliği dikkati çeker. Hapşırma burunda kaşıntı, akıntı, tıkanıklık, göz yaşarması, gözlerde kaşıntı olabilir. Astım tablosu gelişebilir. Bunların besinlere bağlı olup olmadığı ve hangisine bağlı olduğu testlerle anlaşıldıktan sonra o besin hastanın diyetinden çıkarılır. Bir süre bu gıdayı almayan kişide zamanla duyarlılık kaybolabilmektedir.

Gıda katkı maddeleri zararlı mıdır?

Modern yaşamın getirdiği zorunluluklar eskiden evlerde doğal ve taze olarak hazırlanan gıdaların yerini fabrikasyon olarak hazırlanan ve uzun süre marketlerde bozulmadan saklanması gereken gıdaların almasına neden olmuştur. Gıdalara hazırlanması sırasında renklendirici, koku verici ve bozulmalarını önleyici bazı kimyasal maddeler ilave edilmektedir. Doğal beslenmede yeri olmayan bu kimyasallar hem astımlı, allerjik nezleli bazı kişilerde sorunlara yol açmakta hem de allerji dışında kalp-damar hastalıklarına ve kanserlere neden olabilmektedirler.

Lateks allerjisi ne demektir?

Lateks %99 oranında Brezilyada yetişen tropikal kauçuk ağacının özsuyundan üretilir. Kauçuk içeren ürünler allerjik reaksiyonlara neden olabilmektedir. Bilhassa hekimlerin bizar olduğu bu durumda cerrahide kullanılan lateksten mamül eldivenler, bu eldivenlerin giyilip çıkarılması sırasında ortama yayılan toz, elastik yapışkan bantlar, çeşitli sonda ve kateterler, lastik ayakkabılar, plastik halı arkaları, spor malzemeleri, yolda aşınan oto lâstiklerinden ortama dağılan kısımlar ya cilt ile temas veya solunum yoluyla vücuda girmekte ve takiben kurdeşen, burun nezlesi, göz nezlesi, nefes darlığı, dilde boğazda şişme gibi değişik reaksiyonlar ortaya çıkmaktadır.

Temas egzaması ne demektir?

Cildin herhangi bir madde ile genellikle uzun süreli ve tekrarlayan temasları sonrası ciltte allerjik tabiatlı bir hastalığın gelişmesidir. Buna neden olan maddeler arasında öncelikle sabun ve deterjanlar, lastik eldivenler, kemer, kolye vb aksesuarlar, gömlek, kaşkol gibi giysiler sayılabilir. Temas edilen cilt alanında kızarıklık, kabarıklıklar, kalınlaşma, çatlaklar, soyulma, kaşıntı, sulanma ve kabuklanmalar görülebilir.

Böcek ve arı allerjileri hakkında bilgi verir misiniz?

Hamam böcekleri, kalorifer böcekleri, tahtakurusu, sivrisinek, at sineği ve pire gibi haşerelerin ısırmasıyla, tükrük ve dışkılarının solunum veya cilt yoluyla vücuda girmesine, yabani veya bal arılarının sokmaları sırasında zerk ettiği zehirlerine karşı bazı kişilerde allerjik reaksiyonlar gelişebilmektedir. Böcek allerjenleri allerjik burun nezlesi ve astıma neden olabilmekte; arı sokmalarını takiben ise 10-15 dakika içinde sokma yerinde sınırlı veya tüm vücutta hafif veya ağır bir reaksiyon gelişebilmektedir. Bu olay tehlikeli olabilir. Arıya karşı allerjisi olanların yanlarında arı soktuğu taktirde acil müdahale için iğne, sprey, hap türü ilaçları devamlı taşımaları ve bunları kendi kendilerine kullanmayı öğrenmeleri gereklidir. Özel aşı ile tedavi de etkili olmaktadır.

Allerji yapan maddeler (allerjenler) nelerdir? Allerjenler nerede bulunur?

Ev tozu, küf mantarları, kedi, köpek, kuş tüyleri, çeşitli ağaç, ot ve çayır polenleri, böcek ve haşereler, bazı parazitler, bazı gıdalar, penisilin gibi bazı ilaçlar, güneş, rüzgar, soğuk, kirli hava ile çeşitli kimyasal maddeler gibi çok fazla sayıda madde allerjenik özellik taşır. Havada, kullandığımız gıda, ilaç ve giyim eşyalarımızda, çevremizdeki eşyada çok sayıda allerjen bulunmaktadır.

Ülkemiz ve yöremizde allerjenlerin durumu

Yapılan çalışmalarda Ülkemizin 9 000’i aşkın doğal bitki türünden oluşan zengin bir florası vardır. İklim ve coğrafi değişkenlere bağlı olarak bölgelerimize göre bitki örtüsü farklıdır. Karadeniz ve Marmara bölgesinde Avrupa ve Sibirya florası, Batı ve Güney Anadolu'da Akdeniz florası, İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da ise İran-Turan florası özellikleri hakimdir. Karadeniz Bölgemizde ılıman iklim, yüksek nem ve zengin bitki örtüsü havayla taşınan aeroallerjenler için son derece elverişli koşullar sağlamaktadır.

Allerjenlere karşı reaksiyon ne zaman ortaya çıkar?

Çevremizde çok sayıda bulunan allerjenler solunum yolu, sindirim kanalı, cilt ve mukozalar ile enjeksiyonlar sırasında damar yoluyla vücuda girebilir ve sadece hassas kişilerde duyarlılaşma periyodunu takiben önemli sorunlara yol açar.

Allerjinin mevsimlerle ilgisi var mıdır?

Evet. Bazı allerjenlerin yoğunluğu belirli mevsimlerde artmaktadır. Diğer bazıları ise her mevsimde sabit olarak bulunurlar. Polenler mevsimsel allerjinin en sık rastlanan nedenleridir. Ancak iklime bağlı olarak hava sıcaklığının ve nispî nem oranının değişmesine paralel ev tozu akarları, küf mantarları gibi diğer havayla taşınan allerjenlerin yoğunluğu da değişmektedir. Nisan-Mayıs, atmosfer havasında polen yükünün en fazla arttığı aylardır. Bu mevsimde allerjik yapılı kişilerde astım, saman nezlesi, göz nezlesi gibi allerjik hastalıklara bağlı yakınmalar ortaya çıkabilir veya artar.

Bahar nezlesi, mevsimsel astım ne anlama gelir?

Bazı allerjik kişilerde yılın diğer zamanlarında hiçbir önemli sorun yaşanmazken sadece belirli bir iki ayda her yıl tekrarlayan yakınmalar görülebilir. Bunlar çoğu zaman polene bağlı yakınmalardır. Kişilere göre değişmekle birlikte en sık bahar veya güz aylarında rastlanır.

Allerji ile meslek arasında bir ilişki var mıdır?

Evet. Allerjik hastalık bazen bir meslek hastalığı şeklindedir. İşyeri ortamında bulunan bir allerjenle temasa bağlı olarak ortaya çıkar. Yakınmaların işe girdikten sonra başlaması, işyerinden uzakta olunduğu zamanlarda (tatil ve seyahatlerde) gerilemesi, aynı işyerinde birden çok kişide benzer yakınmaların görülmesi meslek hastalığını düşündürmelidir.

Hangi mesleklerde allerjik hastalıklar daha sık görülür?

Çiftçiler, hayvancılıkla uğraşanlar (sığır, kuş, kümes hayvanı besleyenler, veterinerler, deri, yün işinde çalışanlar ..), biyolojik ajanlarla çalışanlar (laborantlar, besin, deterjan sanayiinde çalışanlar, kimyagerler ..), tozlu işlerde çalışanlar (keresteciler, marangozlar, fırıncılar, değirmenciler ..), kimyasallar ile teması olanlar (boyacılar, kimyagerler, plastik endüstrisi işçileri ..), lastik eldiven kullananlar (sağlık personeli, temizlik işinde çalışanlar ..) ve daha bir çok iş kolunda allerjik hastalıklara sık rastlanmaktadır.

Teknoloji ile allerji arasında bir ilişki var mıdır?

Allerjik hastalıkların sıklığı teknolojinin gelişimine paralel olarak artmaktadır. Kişilerin kapalı ve dar alanlarda topluca yaşamaları, açık sahada çalışmaktan büroda çalışmaya dönüş, halı döşemeler, ev içinde kedi, köpek, kuş vb hayvanların beslenmesindeki artış, sigara alışkanlığının yayılması, katkı maddesi içeren hazır gıdaların tüketilmesi, yaşamımıza giren ilaç ve kimyasal maddelerin giderek fazlalaşması, hava kirliği gibi nedenlerle allerjik hastalıklar endüstrileşmiş yörelerde ve kırsal kesime göre kentlerde daha sık görülmektedir.

Allerji tedavi edilebilir mi?

Tedavi ile allerjik bünye değiştirilemez. Ancak, allerjik hastalıklar kontrol altına alınabilir ve hastanın yakınmaları giderilip, normal yaşamına dönmesi sağlanabilir. Hastalığa bağlı olarak yaşanımı kısıtlanması önlenebilir.

Allerjik hastalıklardan tam şifa mümkün değil midir?

Mümkündür. Bazen bir süre devam eden hastalık tablosu tedavi ile veya spontan olarak tamamen ve bir daha geri dönmemek üzere düzelebilir. Ancak yakınmalar çoğu kez devam etme ve tekrarlama eğilimindedir.

Allerjik hastalıkların tedavisi nasıldır?

Tedavi kişiye göre değişir. Öncelikle allerjiye neden olan madde veya maddeler belirlenmeli, hastalığın tipi, ağırlığı, komplikasyonları saptanıp uygun tedavi şekli kararlaştırılıp başlanmalı, hasta yakın izlemede tutulup alınan cevaba göre tedavi değiştirilmelidir. Öncelikle korunma esastır.

Komşumun ilaçlarını kullanabilir miyim?

Bunu asla yapmayın. Hastalık aynı olsa bile hiçbir hastanın tedavisi diğerinin aynısı değildir. Tedavi edilmesi gereken hastalık değil, hastadır. Ve her hasta başka bir kişidir.

Allerjenlerden nasıl korunabiliriz?

Allerjiye neden olan madde her kişide aynı değildir. Kişilerin duyarlı olduğu allerjen ayrı ayrıdır. Öykü ve testlerle spesifik allerjen saptandığında hasta mümkünse bundan uzak tutulmalıdır. Örneğin bu bir ilaç ise bu ilacı kullanmamalıdır. Gıda ise bu gıdayı almamalıdır. İşyeriyle ilgili bir madde ise iş değişikliği gerekebilir ya da iş yerindeki allerjen yoğunluğunu azaltacak önlemler yararlı olabilir. Ancak havada bulunan allerjenlerden kaçınmak oldukça güçtür. Polen allerjisinde kıra, ağaçlık, çiçeklik alana girmek veya rüzgarla polenlerin taşındığı alanda bulunmak yakınmaları başlatabilir. Ev tozundaki allerjenleri azaltacak önlemler yararlı olabilir. Evde dip bucak emiş gücü yüksek vakumlu cihazlarla sık sık tozların alınması, toz kaldırmayacak şekilde temizlik yapılması (yaş bezle toz alınması, çırpma, silkeleme şeklinde temizlik yapılmaması ..), haftada bir en az 60 derece sıcaklıkta su ile çarşaf, kılıf ve örtülerin yıkanması, halı döşemeler yerine vinlex vb türü suni döşemelerin kullanılması, allerjen barındırmayan çarşaf ve kılıfların kullanılması allerji hastalarında önerilen tedbirlerdir. Küf mantarlarının üremesinin önlenmesi, ev içi nemin azaltılması yararlı olabilir. Allerjenleri temizlediği söylenen cihaz veya deterjanların, hava filtrelerinin bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış değildir. Kedi, köpek, kuş gibi hayvanların ev içinde barındırılmaması, hamam böceği, kalorifer böceği gibi haşerelerle mücadele edilmesi gerekmektedir. Yün battaniye, yorgan, kazak, hırka yerine sentetik kumaş ve dokumaların kullanılması önerilmektedir. Sigara içilmemesi, pasif olarak sigara dumanına maruz kalmaktan sakınılması, ev içinde veya atmosferde hava kirliliğinin önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınması dikkat edilmesi gereken diğer hususlardır. Kimyasal katkılar içeren fabrikasyon gıdalardan uzak durulması, deterjan, boya ve çeşitli temizlik malzemelerinin kullanımında ortama yayılan keskin koku ve dumandan kaçınılması gerekmektedir. Ancak bu önerilerin uygulanması hiç de kolay değildir ve kişinin yaşamını çık sınırlayabilir.

Bu tedbirleri alınca allerjik hastalığım geçer mi?

Kuşkusuz bu önlemler çok işe yarar, hastalığınızın kontrolü kolaylaşır, şikayetleriniz azalır, tedavinizin etkinliği artar. Ancak bunları yapınca hastalık ortadan kalkacak diye bir garanti söz konusu değildir. Bu önlemleri almakla birlikte veya allerjenlerden kaçınılamıyor ise onların zararlı etkilerini önleyen veya düzelten ilaçlarla tedavi gerekebilir.

Allerji tedavisi ne kadar devam eder?

Tedavi çoğu kez devamlıdır. Ancak bu ömür boyu ilaç kullanılacak anlamına gelmez. İlaçlar kullanıldığı gibi, zaman zaman ilaçlar kesilip ilaçsız kontrol ve korunma önlemleri ile izlenebilir. Sorunlar ortaya çıktığında tekrar tedavi gerekebilir. Mevsimsel allerjilerde sadece sorunların yaşandığı aylarda bir kaç aylık tedavi yeterli olur.

Allerji tedavisinde hangi tür ilaçlar kullanılır?

Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Hastalığın yerleştiği organa, tipine, ağırlığına ve hastanın özelliğine göre farklı bir çok ilaç kullanılabilir. Bazen aynı hastada farklı zamanlarda değişik ilaçları kullanmak gerekebilir.

Allerji tedavisinde kullanılan ilaçların zararlı etkileri var mıdır?

Her ilacın istenmeyen bazı yan etkileri olabilir. Bir hastaya bir ilacı verirken kar-zarar hesabı yapılıp beklenen yarar daha ağırlıklı ise başlanır. Gereksiz yere hiçbir ilaç kullanılmamalıdır. Mümkün olan en düşük dozda ve en kısa sürede kesilecek şekilde ilaçlar kullanılmalıdır. Bunlara dikkat edilirse önemli bir sorun olmaz. Hekim kontrolü olmadan, kendi başına ilaç kullanmak, ve başlanan tedaviyi kontrolsüz sürdürmek doğru değildir ve yan etkilerin görülme riskini artırır.

Bu yan etkiler arasında en önemlileri nelerdir?

Allerji tedavisinde kullanılan ve antihistaminikler olarak adlandırılan bir grup ilacın bazıları uyku, dalgınlık, dikkat azalmasına neden olabilir. Buna bağlı olarak kişi araba veya makine kullanıyorsa kazalara neden olabilirler. Aktif çalışan kişilerde bu tür yan etkileri olan ilaçlar tercih edilmemeli veya kullanılması gerekiyorsa kişi önceden uyarılmalı, bu tür tehlikeli işlerden uzak tutulmalıdır. Yine bu tür ilaçlar bazen iştah artışına yol açıp kilo alımına sebebiyet verebilirler. Kortizon türü ilaçlar da allerji tedavisinde kullanılmaktadır. Bunlara bağlı olarak da önemli yan etkiler gelişebilir.

Aşı tedavisine dikkat!

Halk arasında aşı tedavisi olarak bilinen immünoterapi sanıldığı gibi allerjik hastalıkların tedavisinde temel tedavi biçimi değildir. Sadece böcek sokmaları ve bazen de allerjik nezlede etkili olabilen bir tedavi biçimidir. Çoğu astım hastası için bu tedavi biçimi doğru bir yaklaşım olarak kabul edilmez. Bir çok gelişmiş ülkede astım tedavisinde kullanılmamaktadır. Aynı zamanda, ölümcül olabilen riskler taşır. Üstelik etkinliği de ispatlanmış değildir. Etki mekanizması da bilinmez. Gerekli bir çok koşula uyan çok az sayıda hastaya asıl tedaviler uygulandıktan sonra, bütün riskler göz önüne alınarak, bu işin uzmanı olan kişi denetiminde ve acil durumda yaşama geri döndürmeye yönelik müdahalenin yapılabileceği her türlü donanım ve ekipmana sahip bir ünitede denenebilir. Fakat maalesef yanlış lanse edildiğinden ve suiistimale açık olduğundan gereğinden sık olarak uygulanmaktadır. Yıllarca bir ümit uğruna aşı olmaya devam eden hastalar vardır.

Allerjik bir anne ve/veya babanın çocuklarının allerjik olmaması için neler yapılabilir?

Anne veya babadan birisi allerjik ise çocukta allerjik hastalığa rastlanma olasılığı %40 dolaylarında iken hem anne hem de babanın allerjik olduğu durumda çocukta bu oran %70’e çıkmaktadır. Allerjik bünyeli ebeveynlerin almaları gereken tedbirler şunlardır: gebelikte ve doğumu takiben ev içinde sigara içilmemesi, gebelik ve emzirme döneminde anneye yumurta ve inek sütü gibi allerjenik gıdalardan arındırılmış bir diyet uygulanması, bebeğin mutlaka anne sütünü emmesi ve yukarıda korunma ile ilgili kısımda anlatılan tedbirlerin doğumdan itibaren dikkatlice uygulanıp çevresel allerjenlerle temasın azaltılması yararlı olacaktır.

Arı poleni, bıldırcın yumurtası, hatme çiçeği vb gibi doğal ilaçların tedavideki yeri nedir?

Bu ilaçların etkili olduklarını gösteren bilimsel çalışmalar maalesef yapılmamıştır. Bu nedenle bu konuda olumlu yada olumsuz bir şey söylemek mümkün değildir


23:39 - Kasım 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Kasım 14, 2007

Şehir İçi ve Şehir Dışı Hız Limitleri ! Herkes bildiğini söylüyor ama çoğu kimse tam olarak bilmiyor ne yazık ki !

ARAÇ CİNSİ Şehir İçi Şehir Dışı Otoyol
Otomobil 50 Km/s 90 Km/s 120 Km/s
Otobüs 50 Km/s 80 Km/s 100 Km/s
Minibüs, Kamyon, Kamyonet 50 Km/s 80 Km/s 90 Km/s
Arazi Taşıtı, Motosiklet 50 Km/s 70 Km/s 80 Km/s
Tehlikeli madde taşıyan ve Özel izin belgeli araçlar 30 Km/s 50 Km/s 60 Km/s
Motorlu ve motorsuz bisikletler 30 Km/s 50 Km/s -
Lastik tek.Traktör, arızalı aracı çeken araçlar ve iş makineleri 20 Km/s 20 Km/s -

 

2006 DA EN ÇOK SATAN OTOMOBİLLER

 

Peki, düşen satışlara rağmen 2004 ve 2005’ten sonra otomotiv sektörünün en iyi üçüncü yılı olan 2006’nın ’yıldızları’ kimler oldu? Geçtiğimiz yılın en başarılı marka ve modelleri hangileri? Hafif ticari aracın kralı kim? 2006’nın en çok satan otomobili hangisi? En fazla tercih edilen Coupe-Cabrio modeli hangi rakiplerini geride bıraktı? Hangi modeller yılın sedanı ve 4X4’ü oldu? İşte, Otoyaşam olarak bu soruların cevaplarını sizler için bulduk.


Otomotiv Distribütörleri Derneği (ODD) verilerine dayanarak, binek otomobil ve hafif ticari araç pazarının yıldızlarını 14 farklı segmentte değerlendirdik. Geçen yılki satış rakamlarına göre, her sınıfta en çok tercih edilen modelleri belirledik. Böylece, Küçük Sedan, Küçük Hatchback, Kompakt Sedan, Kompakt Hatchback, Orta, Üst, Lüks, MPV, 4X4, 4X4 Lüks, Coupe-Cabrio, Coupe-Cabrio Üst, Pick-up ve Hafif Ticari Araç’tan oluşan 14 farklı sınıfın en başarılı ilk 5 modeli ortaya çıktı.


YILIN OTOSU RENAULT


Geçen yılın en başarılı binek otomobil modeli 22 bin 13 adetlik satış rakamıyla Renault Megane Sedan oldu. Oyak-Renault’un Bursa’daki tesislerinde üretilerek tüm dünyaya ihraç edilen Renault Megane Sedan, önceki yıllarda olduğu gibi 2006’da da Türkiye’nin en fazla tercih edilen otomobili oldu. Renault Megane Sedan’ı 21 bin 566 adetle Fransız üreticinin bir değer sedan modeli Clio Symbol izledi. Böylece, Türkiye’nin en çok satan iki modeline sahip olan Renault pazara damgasını vurdu.


Kompakt Sedan segmentinin de açık ara lideri olan Megane Sedan’ın sınıfındaki en büyük rakibi ise 15 bin 45 adetlik satışla Adapazarı’nda üretilen Toyota Corolla oldu. Japon Toyota’yı ise 13 bin 368 adetle Ford Focus, 7 bin 920adetle Volkswagen Jettave 7 bin 79 adetle Honda Civic izliyor.


Renault Clio Symbol’un ilk sırada bulunduğu Küçük Sedan segmentinde ise yerli otomobillerin hakimiyeti görülüyor. Bu sınıfta Dacia Logan hariç tüm modeller Türkiye’de üretiliyor. 14 bin 857 adetlik satışla ikinci sırda yer alan Hyundai’nin başarılı modeli Accent Era’yı 14 bin 248 adetle Fiat Albea, 7 bin 352 adetle Dacia Logan ve 5 bir adetle 592 Honda City izliyor.


ASTRA ’HB BENİM’ DİYOR


Son yıllarda hızla gelişen hatchback sınıfında Hyundai Getz ve Opel Astra sınıflarındaki başarılarıyla dikkat çekiyor. Özellikle Kompakt Hatchback segmentinde yer alan Opel Astra, 10 bin 438 adetlik satışla açık ara lider konumda bulunuyor. Alman modelin ardından 4 bin 844 adetle Volkswagen Golf, 4 bin 749 adetle Toyota Corolla, 4 bin 660 adetle Citroen C4 ve 3 bin 898 adetle Peugeot 307 geliyor.


Küçük Hatchback sınıfında ise 12 bin 579 adetle Hyundai Getz, 12 bin 484 adetle Ford Fiesta sırasıyla birinci ve ikinci sırada yer alıyor. Bu modelleri 10 bin 96 adetle Fiat Grande Punto, 9 bin 704 adetle Opel Corsa ve 8 bin 255 adetle Renault Clio IIIizliyor.


Genellikle sedan modellerin bulunduğu Orta segmentin en fazla tercih edilen otomobili ise 7 bin 715 adetlik satış rakamıyla Volkswagen Passat oldu. Passat’ı sırasıyla Peugeot 407, Opel Vectra, Toyota Avensis ve BMW 3 Serisi takip ediyor.


ÜSTTE BMW, LÜKSTE MERCEDES


Geçen yıl toplam pazar daralmasına rağmen Üst ve Lüks sınıfta satışlar önemli oranlarda artış gösterdi. Üst sınıfta en fazla tercih edilen otomobil ise 1564 adetle BMW’nin başarılı modeli 5 Serisi oldu. BMW’yi yine bir Alman üretici olan Mercedes’in E Serisi izlerken, Audi A6 üçüncü, Chrysler 300C dördüncü ve Volvo S80 beşinci sırada yer aldı.


Lüks sınıfa ise Mercedes S Serisi damgasını vurdu. Geçen yıl 302 adetlik satış rakamına ulaşan S Serisi’ni, 203 adetle BM 7 Serisi, 95 adetle Mercedes CLS Serisi, 70 adetle Audi A8 ve 14 adetle Maserati Quattroporte izledi.


KIA’DAN 4X4’LÜK AMBARGO


Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de gelişme gösteren 4X4 pazarına Güney Koreli Kia adete ambargo koydu. Bu sınıfta en çok satan iki model Sorento ve Sportage olurken, Sorento 4 bin 75, Sportage ise 1527 adetlik satışa imza attı. 4X4 segmentinde Subaru Forester, Land Rover Freelander ve Hyundai Tuscon ilk 5 arasına girmeyi başardı.


4X4 Lüks sınıfta ise Range Rover 884 adetle liderliği kimseye kaptırmadı. Bu başarılı modeli 567 adetle Jeep Grand Cherokee, 457 adetle Mercedes M Serisi, 422 adetle BMW X5 ve 332 adetle Audi Q7 izledi.


HYUNDAI’NİN ’COUPE’ KEYFİ


Coupe-Cabrio sınıfında geçen yılın en fazla satan otomobili 144 adetle Hyundai Coupe oldu. Güney Koreli’nin ardından Citroen C4 ikinci, Mini Cooper üçüncü, Volkswagen Eos dördüncü ve Mazda RX-8 beşinci sırada yer aldı. Coupe-Cabrio Üst sınıfta ise Mercedes CLK 122 adetle önemli bir başarıya imza attı. Bu segmentte Porsche 911 Carrera 72, BMW 3 Serisi 54, BMW Z4 52 ve Mercedes SLK 51 adetlik satış rakamına ulaştı.


PICK-UP’TA D-MAX’İN ADI VAR


Otomotiv pazarında son dönemde ilgi gören segmentlerden biri olan Pick-up’ta Japon Isuzu başarılı D-Max modeliyle liderliği elde etti. 2 bin 928 adet satış gerçekleştiren Isuzu D-Max’i 2 bin 633 adetle Mitsubishi L200, 2 bin 305 adetle Ford Ranger, 2 bin 42 adetle Nissan Navara ve 1827 Hintli Tata Telco izliyor.


’EN TİCARİ’ DOBLO OLDU


Geçen yılı yaklaşık 245 bin adetle kapatan hafif ticari araç segmentinin en fazla tercih edilen modeli Türkiye’de üretilen Fiat Doblo oldu. Avrupa’da ’yılın hafif ticari aracı’ unvanına da sahip olan Fiat Doblo 34 bin 41 adetlik satış rakamına ulaştı. Doblo’nun ardından ise sırasıyla Ford Transit Connect, Renault Kangoo, Volkswagen Caddy ve Peugeot Partner modelleri geldi.

İkinci El Araç Alırken Dikkat Edilmesi Gereken Püf Noktalar

 

Kullanılmış otomobil almak isteyenler, aracı gündüz gözüyle incelemeleri, fiyat araştırması yapmaları ve motoru iyi bir ustaya göstermeleri konusunda uyarılıyor.

Bakırköy'de faaliyet gösteren Esmen Otomotiv A.Ş.'nin sahibi Süleyman Esmen, kullanılmış otomobil alırken tam anlamıyla inceleyebilmek, basit çizik ve darbeleri görmek için mutlaka gün ışığı gerektiğini vurgulayarak, bu sebeple, satın alınması düşünülen otomobilin mutlaka gündüz görülmesini ve anlaşmanın da gündüz yapılmasının şart olduğunu belirtti. Karar verilen marka ve model otomobili almadan önce mutlaka fiyat araştırması yapılması gerektiğini ifade eden Esmen, "Gerek gazete ilanlarını, gerek galerileri, gerekse de açık otomobil pazarlarını iyice araştırın. Fiyatları karşılaştırıp daha sonra otomobili almaya niyetlenin. Ne kadar çok otomobile bakarsanız, alacağınız otomobilin fiyatı o kadar içinize siner ve en avantajlısını alabilirsiniz" dedi.

Esmen, kaportadaki çürük yerlerin fiberglas veya macunla kamufle edilmiş olabileceğine dikkat çekerek, bunu anlamak için bir kalemle kaportaya vurup gelen sesin dinlenmesini önerdi. Sacla fiberglasın vereceği sesin birbirinden farklı olduğunu kaydeden Esmen, sacın daha tiz, fiberglasın ise daha tok çınlama sesi çıkardığını ifade etti.

Somunlara ve ek yerlerine dikkat

Kaportayı incelerken, parçaların montajında kullanılan somunların değişip değişmediğinin kontrol edilmesi gerektiğini belirten Süleyman Esmen, ayrıca her otomobilde fabrika montajında kullanılan teknikler olduğunu hatırlattı. Esmen, bu tekniklerin zamanla bozulduğunu ve gözle görülür hale geldiğini ifade ederek, ama araç bir hasar görmüşse veya araçta değişiklik yapılmışsa, bunu anlamak için otomobilin ek yerlerinde kullanılan elastiki fabrikasyon macunlara dikkat edilmesi gerektiğini vurguladı.

Esmen, fabrikalarda puntolama sistemi robotlar tarafından yapıldığı için, kaportadaki bir değişiklikte ustanın elle aynı sonucu vermesinin mümkün olmadığını kaydederek, buradan otomobilin darbeli olup olmadığının kolayca anlaşılabileceğini bildirdi.

Süleyman Esmen'e göre, ayna ve kenar çıtaları, anten bağlantı yeri, tampon gibi yerlerde boya izlerinin olması, otomobilin boyasının orijinal olup olmadığını gösteriyor. Kapı veya cam fitilleri de kontrol edilerek, aracın boyanıp boyanmadığının tespit edilebileceğini belirten Esmen ayrıca, otomobilin çeki demiri gibi zor görülen kısımlarında unutulan bir bandın da boya yapıldığının belirgin bir delil olduğunu söyledi.

Motoru bir ustaya gösterin

İkinci el otomobil alırken mümkünse motordan anlayan bir tamirciyle yola çıkılmasını öneren Esmen, şunları söyledi: "Kullanılmış otomobil alırken öncelikle motor kontrol edilmeli. Bu sebeple, almayı düşündüğünüz otomobili ya servisine gösterin veya yanınızda motordan anlayan bir ustayı götürün. Kaput açıldığında, öncelikle motor kapağı açılıp yağ akıtması kontrol edilmeli ve contaların yağ sızdırıp sızdırmadığına bakılmalı. Otomobili çalıştırıp mutlaka motorun sesini dinleyin. Bu size motor hakkında referans olacaktır. Otomobili motoru soğukken çalıştırdığınızda rölantisi düzgünse ve uğultu yapmıyorsa bu iyiye işarettir. Motoru çalıştırdığınızda sesi dinlerken egzozun da patlak olup olmadığını kontrol edebilirsiniz. Eğer egzoz aşırı yıpranmış ve delinmişse bu durum kendini sesiyle ele verir."

Esmen, radyatörün ve motor hortumlarının su kaçırıp kaçırmadığına da bakılması gerektiğini belirterek, eğer radyatör suyu paslı ve yağlıysa sorun olduğunu vurguladı. Alınacak otomobilin kaputunu kapatmadan önce aküsünün kontrol edilmesinin unutulmaması gerektiğini ifade eden Esmen, akü başları okside olup yağlanmış ise bunun akünün ömrünün azaldığı anlamına geldiğini kaydetti.

Şase ve motor numaraları

Süleyman Esmen, otomobilin çalıntı olup olmadığını anlamak için, ruhsattaki bilgilerle şase ve motor numaralarının karşılaştırılması gerektiğini de bildirerek, "Yoksa çalıntı otomobil alıp daha sonra başınızı ağrıtırsınız" uyarısında bulundu.

İkinci el otomobil alırken dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan birinin de yaptığı kilometre olduğunu belirten Esmen, bunun otomobilin yıpranmasıyla doğru orantılı olan en belirgin değişken olduğunu ifade etti. Esmen, kilometre göstergesinde oynama yapılıp yapılmadığının da ya aracın bakım kitapçığına bakılarak veya uzmanına gösterilerek anlaşılabileceğini söyledi.

Rot ve rotillerin sağlam olup olmadığını anlamak ve ön takımı kontrol etmek için otomobili kullanmanın gerekli olduğunu kaydeden Esmen, bu sayede otomobilin amortisörleri, fren ve debriyaj balatalarının da kontrol edilebileceğini vurguladı. İkinci el otomobil alırken yasal yükümlülükleri de unutmamak gerektiğini belirten Esmen, "Bazı otomobiller, Türkiye'ye kaçak olarak sokulmaktadır. Bu sebeple, Avrupa otomobil alırken gümrük kağıdının veya ithal belgesinin mutlaka kontrol edilmesi gerekli. Çünkü ruhsat sahte olabilir. Ayrıca, otomobilin hacizli olup olmadığını ve vergi borçlarını araştırmayı unutmayın" uyarısında bulundu.

Motosiklet alırken

Esmen, 750 cc'lik ve küçük motorların Türkiye yolları için uygun olduğunu ifade ederek, "Motosiklet sahibi olmak isteyenler, kesinlikle hakim olamayacakları motorları almamalıdır. Türkiye'de motosikletle ölümün ardında, hemen her zaman bu gerçek yatmaktadır" dedi.

Motosiklet alırken yapılacak ilk işin, motorun sesini dinlemek olması gerektiğini belirten Esmen, ayrıca eğer motosikletteki ses fazlaysa bunun da motora yüklenildiği anlamına geldiğini ifade etti.

Fren ve debriyaj kollarında, aynalardaki çiziklerin ve orijinal boyanın üzerindeki oynamanın, motosikletle kaza yapıldığını gösterdiğini vurgulayan Esmen, uzun yol yapılan motosikletlerde lastiklerin çok aşındığını da bildirdi.

Esmen, motosikletin zincirinin, yapılan kilometre arttıkça aşındığını ve boyunun uzadığını da belirterek, "Eğer zincir, kullanılan kilometreye oranla daha fazla uzamışsa, bunun altında kötü kullanım yatar. Bu aşınmalardan da zincir değiştirilmediyse ne kadar sık ve çok kullanıldığı ortaya çıkar" açıklamasında bulundu.

Süleyman Esmen ayrıca, arka jant göbeğindeki dişlinin lastik takozu fazla aşınmışsa motora yüklenildiği ve fren balatalarının kötü kullanıldığının anlaşıldığını da belirtti.

 

2007 yılında uygulanacak trafik cezaları belli oldu.

YENİ yılda trafik cezaları yüzde 7.82 zamlı ödenecek.
Yeni yılda kırmızı ışıkta geçenler 114 YTL, ehliyetsiz araç kullananlar 232 YTL, hız sınırını yüzde 30'dan fazla aşanlar trafik polisine yakalandıklarında 244 YTL ceza ödeyecekler.

Trafik kurallarını ihlal edenler bu yıl geçen yıla oranla yüzde 7.8 oranında daha fazla ceza ödeyecek. Yeni yılda en düşük trafik cezası 55, en yüksek trafik cezası ise 12 bin 387 YTL olacak. Maliye Bakanlığı'nın yeniden değerlendirme oranını 2006 yılı için 7.8 olarak tebliğ etmesinin ardından, trafik kurallarına uymayanlar cezalarını yeni yılla birlikte bu oranda fazla ödeyecek. Buna göre kırmızı ışıkta geçmenin cezası 101 YTL'den, 114 YTL'ye yükseldi. Kanındaki alkol oranı 0.50 promilden fazla olduğu halde araç kullanan sürücülere yeni yıldan itibaren 416 YTL yerine 470 YTL ceza ödenecek., İkinci kez alkollü yakalananlar 521 YTL yerine 588 YTL, üçüncü defada ise 834 YTL yerine, 941 YTL ceza ödeyecek.

Yeni yıldan itibaren uygulanacak cezalardan bazıları şöyle: Sürücü belgesiz araç kullananlar 232 YTL.

Sürücü belgesini üzerinde bulundurmayan ya da göstermeyenler 114 YTL. Karayollarındaki belirlenen hız sınırını yüzde 10-30 arasında aşanlar 114 YTL Hız sınırını yüzde 30'dan fazla aşanlar 244 YTL.

Park yasağına uymayan, mali sorumluluk sigortasını yaptırmayan, ses, müzik, görüntülü cihazlarını huzur bozacak şekilde kullananlar 55 YTL. Araçlarını 1 ay içerisinde tescil ettirmeyenler 114 YTL.

Araç tescil belgelerini üzerinde bulundurmayanlar, araçlarının ışık ve servis freni bozuk olanlar ile araç muayene süresini geçirenler 55 YTL. Trafik cezalarında en yüksek tarife ise muayene istasyonlarını yönetmelikte belirtilen şartlara uygun çalıştırmayan özel işletmecilere üçüncü ikazla birlikte 12 bin 387 YTL olarak uygulanacak

 

PORSCHE VOLKSWAGEN'İ ALIYOR

 

 

 

 

 

 

Porsche, halen en büyük hissedarı olduğu Volkswagen’ın yönetimini tamamen ele geçirmek üzere. İkinci büyük hissedar Aşağı Saksonya eyaletinin, Porsche ile mücadele etmekten vazgeçtiği bildiriliyor.
Porsche, halen yüzde 27.4 hisseyle ana hissedarı olduğu Volkswagen’ın yönetimini tamamen ele geçirmek üzere. Financial Times ve Reuters’da yer alan haber-analizlere göre, Volkswagen’ın ikinci büyük hissedarı olan Aşağı Saksonya eyaleti, Porsche’nin ana hissedarı ve Volkswagen Yönetim Kurulu Başkanı Ferdinand Piech’in, Denetim Kurulu Başkanlığı’na yeniden seçilmesine karşı çıkmaktan vazgeçti.

 

Volkswagen Caddy ( KEDİ ) DE KAMPANYA !

 

Volkswagen Ticari Araç, gücü, pratikliği, kullanım rahatlığı, ferah iç tasarımı ile değişik kullanım amaçlarını karşılayan VW Caddy için çok özel bir kampanya başlattı. Volkswagen Caddy’nin tüm model versiyonları için geçerli olan kampanya ile çok avantajlı indirim fırsatının yanısıra, kredili alımlarda da 60 aya varan vadelerle uygun kredi koşulları müşterilere sunuluyor.


2.400 ile 2.581 YTL arasında değişen oranlarda indirim fırsatı sunan yeni kampanya kapsamında tek kayar kapılı VW Caddy Kombi 1.9 TDI 36.450 YTL’ye satışa sunulurken, tavsiye edilen peşin indirimli anahtar teslim fiyatı üzerinden %80’e kadar olan miktarlar YTL ve € bazında kredilendirilebiliyor

 

 

Ford Focus 1.6i Station Wagon

Focus ailesinin son üyesi Ford Focus Station, bir hatchback ya da sedandan çok daha fazlasını vadediyor. Serinin en büyük üyesi olan Station Wagon sadece 1.6 litre motor ve Ambiente donanım paketiyle ithal ediliyor.

Karoser, iç mekan
Focus Station Wagon'un burun yapısı hatchback ve sedan versiyonlarla aynı; ancak tavan ve arka yapısı doğal olarak farklı. Boyu 4438 mm olan Station Wagon, hatchbackten (4152 mm) 286 mm ve sedandan (4362 mm) 76 mm daha uzun. Genişliği (1699 mm) diğer versiyonlarla aynı olan Station Wagon (1447 mm), hatchback ve sedandan ( 1430 mm) 17 mm daha yüksek. Farklı ve yüksek tavan yapısı Station Wagon'un arka koltuklarında koltuk zemininden tavana 1014 mm'lik bir mesafe sağlamış. Baş mesafesi olarak adlandırılan bu mesafe sedanda 978 mm, hatchbackte 982 mm. Arka koltuğun biraz daha geriye yerleştirilmesi minimum diz mesafesinin de 911 mm'ye yükselmesini sağlamış. Diğer Focuslar'da bu mesafe 882 mm. Station Wagon'un arka tasarımı, otomobilin burnu ve hatchback versiyonun arka bölümü kadar sıradışı değil. Klasik SW formundaki arka kısım yine de ön tasarımla bütünlük sağlayabiliyor. 520 litrelik büyük bagaj arka koltukların iki parça halinde yatırılmasıyla kademeli olarak 1580 litreye kadar genişletilebiliyor. Focus Station Wagon'un bagaj hacmi, Renault Megane Wagon (480 lt), Opel Astra Wagon (480 lt) ve Citroen Xsara Wagon (515 lt) gibi rakiplerinden daha büyük.
Motor, performans
Focus Station Wagon'da Focus ailesi için yeni geliştirilen 1.6 litrelik ZETEC SE motor kullanılıyor. Tamamı alüminyum alaşım olan, sıralı çok noktadan enjeksiyonlu, üstten çift egsantrikli ve 16 supaplı motorun maksimum gücü 6000 d/d'de 100 HP, maksimum torku 4000 d/d'de 145 Nm. Maksimum tork bazı rakiplerinden düşük olsa da 145 Nm'lik torkun yüzde 85'ini (123 Nm) 1400 d/d'den itibaren 5800 d/d'ye kadar sürekli üretmesi kullanım konforunu artırıyor ve yakıt tüketimini olumlu etkiliyor. 0'dan 100 km/s'ye 11.5 sn'de ulaşan Focus Station Wagon, 100 km'de 8.5 litre yakıt tüketti.
Yürüyen aksam, kullanım
Focus'un konfor ve yol tutuş gü venliğini birlikte sunabilen orta sertlikteki süspansiyon sistemi bozuk zeminlerde bile görevini çok iyi yapıyor. Darbeleri kolay kolay iç mekana yansıtmayan süspansiyon sistemi, Focus Station Wagon' un virajlarda da çok stabil olmasını da sağlıyor. Viraj içinde ayak gaz pedalından çekildiğinde bile tehlikeli bir reaksiyon göstermeyen Focus sürücüsünü tedirgin etmiyor, Station karoseri sayesinde sedan versiyondan daha iyi bir arka görüşe sahip olan Focus, geri manevralarda da rahat kullanılıyor. ABS ve EBD'li test aracı 100 km/s hızla yapılan fren ölçümlerinde 43 metrede durdu.

23:38 - Kasım 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Kasım 14, 2007

Bir depoyla 1580 km? yol gidilebilirmi ? Peugeot 307 1.4 HDI ile İstanbul-Antalya arasında gayrıresmi bir yakıt tüketimi rekoru denemesi...

 

Bir depoyla 1580 km?

Peugeot 307 1.4 HDI ile İstanbul-Antalya arasında gayrıresmi bir yakıt tüketimi rekoru denemesi... Gerçek koşullarda düşük bir ortalama hızda ne kadar az tüketilebilir?

 

Yolu tamamlayıp biraz uğraştıktan sonra Antalya'da benzinciyi bulup yakıt almak üzere aracı durdurdum. Araçtan inmeden sol kapıyı açarak pompadaki görevliyi çağırdım, "İstanbul'da Kozyatağı'nda depoyu doldurdum, buraya kadar 700 km geldim, ibre hala yarıdan fazla gösteriyor!" dedim. Görevlinin ilk tepkisi, "İbre yanlış gösteriyor?" oldu. "Hayır" dedim, "gayet doğru gösteriyor!". Bunun üzerine, "nasıl geldin, yavaş mı geldin" muhabbeti başladı ve o da acaba depo kaç litre alacak diye en az benim kadar meraklandı. Depoyu büyük bir titizlikle doldurdu. Hatta pompa üçüncü kez de otomatik olarak atınca (Peugeot, kullanım kitapçığında pompa üçüncü kez atınca doldurmayı bırakın diyor) yeterli olduğunu söyledim, ama bir hakem titizliğiyle, "dur, dur, hile yok" diye takılarak biraz daha doldurdu. 703.7 km geçmiştim İstanbul'da depoyu doldurduktan sonra. Değerli pompacı arkadaşımızın bütün çabalarına rağmen 26.58 litre motorin alabildi depo. Benzin pompasının göstergesine göre ödeyeceğim tutar da (o günkü fiyatla) 59.01 YTL idi, yani yakıt masrafım. Bu tüketim 100 km'de ortalama 3.77 litreye karşılık geliyordu. Yani, görev tamam, amacıma ulaştım. Sabah 07:45 İstanbul Kozyatağı'ndan depoyu doldurup yola çıktıktan sonra hava kararırken, 703.7 km'nin ardından 18:45'te Antalya'daki benzinciye hedeflediğim sürede ve hedeflediğim yakıt tüketimiyle ulaşmış oldum. Başlıktaki sorunun cevabı, evet, bir depoyla 1588 km gidilebilir!

 

 

Nasıl bir yolculuk oldu?

Bu yolculuk aslında aşırı yavaş giderek yapılmış bir yolculuk olmadı. Her şeyden önce, gerçek trafik koşullarında yapıldığı için, trafik kurallarına ve daha genel olarak trafik güvenliğine uygun bir şekilde kullanmak gerekiyordu. Bu nedenle yolculuğun ilk bölümünde İstanbul'da Kozyatağı'nda depoyu doldurduktan sonra TEM Adapazarı kavşağına kadar otoyolda hedef hız 90 km/s idi. Otoyolda daha yavaş gitmek tehlikeli çünkü diğer araçlarla hız farkı ne kadar yüksekse, kaza riski de o kadar artıyor. Adapazarı gişelerden itibaren Antalya'ya kadar ise hedef hız 80 km/s idi. Sonuçta, yemek ve diğer molalar için harcanan zaman çıkarılıp kalan zaman ile geçilen kilometre hesaplandığında ortalama hız 71.2 km/s olarak çıktı. Adapazarı'na kadar olan bölüm yolun beşte birinden biraz fazlasını oluşturuyordu. Bu nedenle otoyoldaki hızın ortalama hıza etkisi fazla olmadı. Ortalama hızın düşük çıkmasının nedeni tabii ki gerçek koşullarda gidilmesi. Gişede, trafik ışığında durup beklemek, yavaş araçların arkasında bir süre gitmek, jandarmanın kimlik kontrolü için durdurması vb. biraz zaman kaybına neden oldu. Ayrıca Kozyatağı'ndan TEM'e çıkmadan önce küçük bir kaza nedeniyle 1-2 dakikalık bir sıkışıklık oldu ve Antalya'ya ulaşınca da istediğim benzinciyi buluncaya kadar akşam trafiğine (neyse ki İstanbul kadar kötü değil) yakalanıp vakit ve yakıt kaybettim. Ama gerçek koşulda testte zaten böyle şeyler olması beklenir. Bunun dışında, artık bende alışkanlık haline geldiği üzere, yumuşak bir şekilde hızlandım, uygun zamanlarda gecikmeden üst vitese geçtim ve öndeki trafiği iyi bir şekilde izleyerek ve mümkün olduğunca az gaz vererek fren yapma ihtiyacını en aza indirmeye çalıştım. Her aracın motorunun ve vites kutusunun özellikleri farklı. 1.4 HDi motorunun 307'de kullanılan versiyonu 160 Nm torkunu 2000 devir/dakikada veriyor. Hedef yol boyunca aracı beşinci viteste 2000 d/d civarında tutmaktı. Bazen düz yolda yavaşlayınca ya da yokuş çıkarken dördüncü vitese geçmek gerekti. Bunun dışında, en yüksek hız en düşük tüketim hedefine uygun olarak şanzıman hep beşinci vitesteydi.

 

 

Artık 307'de sunulmayan bir motor: 1.4 HDi

Doğrusu Golf sınıfı da denilen bu sınıfta Peugeot'nun 307'de 1.4 litrelik (70 beygir) bir motor sunması birçok kişiye şaşırtıcı gelmişti. Çünkü, genelde bu hacimdeki motorlar daha küçük sınıftaki otomobillerde sunulur. Tabii, teknoloji birçok eski genellemeyi geride bırakmaya neden oluyor. Aslında, 1.4 litrelik yüksek basınçlı ortak yakıt hattına (common rail) sahip bu turbodizel motorun sağladığı tork 1.6 litrelik benzinli bir motorun torkundan daha fazla. Üstelik bunu, 3500-4500 gibi devirlerde değil, daha 2000 d/d'den itibaren sağlıyor. Yani çok daha kullanışlı. Buna rağmen, bu kasayla bile en az tüketen dizel motorlar kadar da düşük yakıt tüketimine sahip. Fabrika rakamlarına göre şehir içi tüketimi 5.5 litre/100 km. Benim İstanbul'un yoğun trafiğinde elde ettiğim rakam ise 6.5 litre/100 km civarında. Yani, koşullar göz önünde bulundurulduğunda gerçekçi sayılır. Şehir dışı tüketimi ise fabrika rakamlarına göre 4.0 litre. Antalya yolculuğu bunun hayal ürünü olmadığını gösterdi. Normalde, araç yüklüyken normal hızlarda bile şehirlerarası yollarda 5 litre civarında bir tüketim elde edilebiliyor. Peugeot, yenilenen 307'de bu motorun yerine 1.6 litre 110 beygirlik dizel motorun daha düşük güçteki modeli 90 beygirlik motoru sunuyor. Bu yeni motor artık sunulmayan 1.4 HDi motora göre daha iyi performans sağlıyor ama yüzde 10 civarında daha fazla tüketiyor (ortalama 4.5 litre yerine 4.9 litre/100 km) 1.4'ün çok cimri olduğunu düşünürsek, yine de düşük sayılabilecek bir tüketim rakamı bu. Ama daha çok şehir içinde kullanıldığında aradaki fark açılıyor. Benim gibi ekonomiye daha çok önem verenler için 1.4 HDi iyi bir seçenekti. Hatta bu motorun 16 supaplı 92 beygirlik bir kardeşi de Citroen tarafından C3'te kullanılıyordu.

Dizel motor kullanım tekniği

Dizel satışlarının artması ve dizel motorlu araçların trafiğe çıkmasıyla birlikte bazı uyum sorunları da yaşanmaya başlandı. Sürücülerin bir bölümü (taksiler dahil) dizel motoru benzinli motor gibi kullanıyor, üst vitese geçmeden önce 4000-4500 devir/dakika'ya kadar çıkıyor. Halbuki, dizel motorların verimliliği (çoğunlukla) 3500 d/d'den sonra hızla düşmeye başlıyor. Hem daha iyi hızlanma hem de daha düşük yakıt tüketimi için üst vitese geçip, torkun en yüksek olduğu 2000 ile 3500 arasındaki devirlerden yararlanmak gerekiyor. Ekonomik kullanmak istiyorsanız, tercihen 2000 ile 3000 d/d arasında kalınmalı.  Yani, 3500 d/d'deyken hızlanmak istiyorsanız yapmanız gereken en doğru şey önce üst vitese geçip ondan sonra gaza basmak olacaktır.  Dizel motorların özellikleri genel olarak benzese de, tork eğrileri (hangi devirde ne kadar tork sunduklarını gösteren grafik) ve vites oranları farklılıklar gösteriyor. Bu nedenle, araçla ilgili biraz bilgi edinmek aracı daha verimli kullanmak açısından yararlı olur. Doğrudan direksiyona oturan biri de motorun hangi devirden itibaren iyi tepki göstermeye başladığını ve bu yüksek çekiş gücünün hangi devirlere kadar devam ettiğini zaman içinde anlayabilir ve alışabilir. Motorun özelliklerine uygun bir şekilde kullanılmasıyla hem daha iyi performans elde ediliyor hem de yakıt tüketimi düşüyor.

Başka araçlarla da bu yakıt tüketimine ulaşmak mümkün mü?

Artık satılmayan 1.4 HDi motorlu 307 şu anda yolda görebileceğimiz büyüklüğü ne olursa olsun en ekonomik araçlardan biri. Daha düşük yakıt tüketimi için aynı motoru kullanan daha küçük otomobillerden başlayarak mini sınıftaki otomobillere bakmak gerekir. Örneğin, Peugeot 206, Citroen C3, C2, Ford Fiesta (1.4 TDCi, aynı motor). Bu motor bir ara Citroen'in 307 ile aynı sınıftaki eski Xsara modelinde de sunuldu. Peugeot-Citroen'in dizel motorları, aynı zamana Ford'da ve Volvo'da da kullanılıyor. Bunun yanında, yeni nesil yüksek basınçlı yakıt hattını (common rail) kullanan birçok şirket çok verimli dizel motorlar sunuyorlar. Renault ve Fiat da bu alanda önemli uzmanlığa sahip. VW Grubu (VW, Audi, Skoda, Seat) ise pompa enjektörlü dizel teknolojisiyle düşük yakıt tüketimi sağlıyor. Araçların teknik bilgilerinde yakıt tüketimleriyle ilgili ayrıntılar belirtiliyor. Az yakıt tüketen birçok dizel (ve benzinli) araç seçeneği var. Ama, bu testte de görüldüğü gibi, aracın ne kadar tükettiği kadar, nasıl kullanıldığı da önemli. Ekonomik araç + ekonomik sürücü = ekonomik tüketim.

 

Şehir Efsaneleri: "bu araba gaz yemiyor", "bu motor bu kasayı çekmiyor" vb. !

İnsanların birbirinden duyduğu ve tekrarladığı şehir efsanelerinden biri olan "bu araba gaz yemiyor" tabiri de aracın kullanımıyla ilgili. Trafikteki bir durumda yanlış viteste yakalanıp, vites değiştirmeden gaza basınca araba "gaz yemiyor" doğal olarak. İnsanlar, "ben yanlış viteste yakalandım, benim hatam" diyemiyor, "araba gaz yemiyor" diyorlar. Bu sürücülere asıl sizin kafanız "gaz yemiyor" demek lazım. Araç otomatik vitesli değilse, zaman zaman vites değiştirme ihtiyacı doğar. Bundan doğal bir şey olamaz (Kusura bakmasınlar, insanların iftiralarına karşı otomobilleri ve motorları savunmam gerekiyordu). Tabii ki bazı motorlar nispeten daha düşük güce ve torka sahip ama yine de doğru kullanıldıklarında gayet iyi bir performans verebilirler.

Buna benzer bir konu da "bu motor bu kasayı çekmiyor" deyimi. Bunu söyleyenleri tebrik ederim. Fabrikaya bağlı çalışan binlerce araştırma ve geliştirme mühendisinin göremediği bir şeyi görmüşler... Her otomobil çeşitli güçteki benzinli ve dizel motorlarla sunuluyor. Bazıları düşük güçte ama ekonomik oluyor, bazıları da nispeten daha yüksek güçte oluyor ve daha çok yakıt tüketiyor. Bütün bu motorlar araçlar üzerinde, tam yüklü olarak normal trafik koşullarında da test edildikten sonra piyasaya sunuluyor. Müşteriler de araçların özelliklerini ve performans bilgilerini inceledikten sonra satın alıyor. Ama vatandaş aracı almış, ya yukarıdaki gibi yanlış viteslerde yakalanıyor ya da motor gerçekten istediğinden az performans veriyor. Ama burada suçlu aranacaksa, araç, motor ya da fabrikada aranmamalı, aynaya bakmak yeterli. Çünkü, herkes satın almadan önce aşağı yukarı nasıl bir performansla karşılaşacağını biliyor ya da alacağı aracı test edebiliyor.

Lastiklerin yakıt tüketimine etkisi

307 1.4 HDi'deki standart lastikler Continental EcoContact EP 195/65 15 idi. Bu lastiğin (modelinin) bileşimi (bir başka deyişle, hamuru) daha sert. Bu sayede düşük yakıt tüketimine katkıda bulunuyor. Bu tür "çevreci" lastiklerin yuvarlanma direnci normal lastiklere göre yüzde 10'u aşan oranlarda daha az olabiliyor. Ama bu durum yakıt tüketimine yüzde 10 olarak yansımıyor tabii, çünkü yuvarlanma direnci, birçok değişkenden sadece bir tanesi (diğerleri, mekanik sürtünme, hava sürtünmesi vb.). Ama yine de başka lastiklere göre daha düşük bir tüketim sunuyor.

Dizel araç maliyet hesabı yanlış yapılıyor

Dizel araçların kullanıcıya maliyetini hesaplarken hep şöyle bir yöntem izleniyor. Örneğin, aynı motor gücüne ya da donanım düzeyine sahip benzinli araçla arasındaki fiyat farkına bakılıyor (diyelim ki dizel 35,000 ve benzinli araç da 30,000 olsun). Sonra da her iki aracın yıllık yakıt tüketimi maliyetleri hesaplanarak aradaki fark (dizelin avantajı) bulunuyor. Bu da örneğin, 15,000 km geçildiğinde 2000 YTL olsun. Bu yönteme göre, deniyor ki, dizel aracın verilen 5000 YTL fazla fiyatı çıkarması için 2.5 yıl gerekiyor. Burada göz ardı edilen önemli bir şey var. Bu araçları diyelim ki 2.5 yıl sonra satmaya kalkıştık. Dizel motorlu araç benzinli araçla aynı fiyata mı satılacak? Hayır, tabii ki. Herkes biliyor ki dizel araçlar kullanılmış olarak satılırken de daha yüksek fiyata satılıyor. Bu şekilde, fiyat anlamında maliyetin bir kısmı sonraki kullanıcıya aktarılmış oluyor. Bu nedenle dizel aracın, benzinliye göre fiyat farkının hepsini bir kaç yıl içinde yakıt tasarrufuyla çıkarması gerekir diye düşünmek çok doğru olmuyor.

Resmi yakıt tüketimi rakamları nasıl elde ediliyor?

Resmi yakıt tüketimi testlerinin amacı müşterilere farklı modellerin standart testlerdeki yakıt tüketimi hakkında karşılaştırmalı bilgi sunmak. Gerçek hayattaki çok değişken koşullar nedeniyle kuralları sıkı sıkıya belirlenmiş ve karşılaştırılabilir bir test yapılması gerekiyor. Şu anda Avrupa'da AB'nin 80/1268/AET (en son 2004/3/EC ile değiştirildi) direktifine göre yakıt tüketimi testleri yapılıyor. Uluslararası alanda kabul gören bu testler önceki testlere göre gerçek koşullardaki yakıt tüketimini daha doğru gösteriyor.

Testte kullanılacak araçların en az 3000 km kullanılmış olması gerekiyor. Test iki bölümden oluşuyor; şehir içi ve şehir dışı.

Şehir içi testi

Bu test bir laboratuarda 20°C ila 30°C sıcaklıkta döner bir yol üzerinde motor soğuk olarak başlanarak yapılır. Bu testte çeşitli hızlanmalar, sabit hızda gidişler, yavaşlamalar ve boşta çalışmalar bulunuyor. En yüksek hız 50 km/s, ortalama hız 19 km/s ve geçilen mesafe de 4 kilometredir. Aşağıdaki grafikteki birinci bölüm bu testi gösteriyor. Testin bu bölümü şehir içinde sürekli dur kalk trafiğini yansıtıyor.

Şehir dışı testi

Bu test şehir içi testinin hemen ardından yapılır ve aşağı yukarı yarısı sabit hızda gidişten ve geri kalanı da hızlanma, yavaşlama ve biraz boşta çalışmadan oluşur. En yüksek hız 120 km/s, ortalama hız 63 km/s ve geçilen mesafe de 7 kilometredir. Bu test de aşağıdaki grafiğin sağ tarafında gösteriliyor.

Ortalama yakıt tüketimi rakamı

Ortalama yakıt tüketimi şehir içi ve şehir dışı rakamlarının bileşimidir. Bu nedenle, her iki testin her bölümde geçilen mesafeye göre ağırlıklı olarak alınmış ortalamasıdır.

 

 

 

Yukarıdaki hız ve zaman grafiğinde test sırasındaki hızlanmalar, yavaşlamalar, sabit hızda gidişler ve boşta çalışmalar gösteriliyor. Belirtilen zamanlara ve hızlara aynen uyulması büyük önem taşıyor, izin verilen toleranslar çok düşük. Bu nedenle, testi yapan sürücülerin çok dikkatli olması ve testi çok hassas bir şekilde uygulaması gerekiyor. Bazen testin doğru olarak yapılıncaya kadar 25-30 kez tekrar edilmesi gerekebiliyor. Test sürücülerinin işi hiç de kolay değil, ama testlerin karşılaştırılabilir olmasının başka yolu da yok.
Test Bilgileri

Test Tarihi: 27.03.2006 (motorin fiyatı ve maliyet rakamları da aynı tarihin)

Sabah Yola Çıkış (Kozyatağı, Hal, Petrol Ofisi) = 07:45

Antalya Varış (Petrol Ofisi, Erdemli Petrol) = 18:40

Toplam Süre : 10 saat 55 dakika

Geçilen kilometre: 703.7 km

Toplam yolculuk süresi (molalar dışında) = 9 saat 53 dk

Ortalama hız (yaklaşık) : 71.2 km/s  (trafik ışığı, gişe, trafik sıkışıklığı vb. dahil)

Tüketilen yakıt miktarı (motorin) : 26.58 litre (deponun pompada aldığı yakıt)

1 litre yakıtla gidilen ortalama mesafe = 26.474 km

100 km'de ortalama tüketim = 3.77 litre

Yakıta (26.58 litre) ödenen tutar = 59.01 YTL

0.083 YTL / kilometre

100 km'de = 8.30 YTL (27.03.2006 tarihindeki yakıt fiyatlarına göre)

Bu tüketime göre bir depoyla (60 litre) tahmini menzil = 1588.44 km.

Peugeot 307 1.4 HDI (2004 model) resmi yakıt tüketimi rakamları, şehir içi, şehir dışı, ortalama = 5.5 - 4.0 - 4.5 litre/100 km.

Lastikler = standart Continental Ecocontact EP 195/65 R 15 H

Lastik basıncı = ön 2.4 bar, arka 2.55 bar (üreticinin önerisi, normalde ön/arka 2.4 bar, yüklüyken, ön: 2.6, arka 3.0 bar)

 

AŞAĞIDAKİ ADRESTEN ALINTIDIR...

http://www.arabadergisi.com/icindekiler/307antalya.htm

Paslanma ve çürümeye karşı otomobilinizin bakımı

 

Atmosferden gelen atıklar, çamur, tuz vb durumlarda aracınızda oluşan pas araçlara zarar veren en önemli unsurlardan biridir. Araçların dış yüzeyleri boya ile bir nebze korunsada açık olarak duran metaller paslanma riski ile karşı karşıyadır. Kaput, bagaj, kapı içleri, yürüyen aksam gibi yerlerde karşınıza çıkabilecek paslanma sorunu rutubet, toz, toprak gibi etkenlerle baş göstermektedir.

Üretici firmalar genellikle çevre kirlilikleri, çamur, atmosferik atıklar gibi sebeplerle oluşan paslanmaları garanti kapsamı dışında tutmaktadır. Paslanmaya karşı yapabileceğiniz ilk müdahele aracınız yeniyken araç bakım merkelerinin uyguladığı Pas Önleme Sistemlerini aracınıza uygulatmaktır.Aracın taban sacının yalıtımı sık sık kontrol edilmelidir, yalıtım kabarmışsa paslanma tehlikesi baş göstermiş demektir.


Aracınızın su tahliye delik ve kanallarının açık olmasına dikkat etmeniz,

Aracınızın alt kısmını periyodik biçimde yıkatmanız,

Aracınızı yıkadıktan sonra Kapı altları, çamurluk içleri, çamurluk kenarları, bagaj olukları, motor bölümü, marşpiye profillerinin içleri, taşıyıcı sistem profil içleri ile kapı direkleri gibi hassas bölümleri iyice temizlendiğinden ve kuruduğundan emin olmanız,

Aracınızın kaportasında paslanmaya yol açabilecek küçük vurukları, çizikleri dış etkenlere karşı korumasız hale getirecek pasta cila yerine rötuşlayarak gidermeniz,

Aracınızı fırça yerine süngerle yıkamanız ve oluşması muhtemel ince çizikleri engellemeniz,
Aracınızın paslanmasını engelleyecek önlemlerdir.

 

BMV'YE YILDIRIM DÜŞMÜŞ GİBİ ! ACAYİP BİR BOYAMA STİLİ ! GERÇEKTEN ÇOK ORJİNAL OLMUŞ !

 

 

 

 

 

 

 

 

 

RENAULT'UN 2007 YILI HEDEFLERİ

Aybar, Türkiye'de bu yıl içinde, seçimler nedeniyle iki önemli gelişme yaşanacağını, dolayısıyla makro ekonomik dengelerin istikrarlı gitmesinin çok önemli olduğunu belirtti.

'İstikrar varsa, reel sektörde canlılık vardır. İnsanlar piyasanın, ekonominin içindedir' diyen Aybar, tek beklentilerinin istikrarın muhafaza edilmesi olduğunu ifade etti.

Göstergelerin bu yönde olduğunu dile getiren Aybar, sözlerini şöyle sürdürdü:

'Türkiye'nin son 4 yılda yakaladığı istikrar, bu yılın da istikrarlı geçeceğinin bir göstergesi. Geçen yılki kadar pazar olması muhtemel ama, satışlarda yüzde 10 düşüş yaşanması istikrar anlamında sürpriz olmamalı. Bu doğrultuda tahminlerimizi yaptık. Geçen yıl, 85 bin araç sattık. 59 bini binek otomobildi. Binek otomobilde, yüzde 15,9 pazar payı alarak, 9. yılımızı da lider tamamladık. 10. yılı da lider olarak sürdürmek en önemli iddiamız. Pazar payımızı dahada geliştirerek, bu yılı da iyi bir konumda kapatmak üzere bütün planlarımızı yapmış bulunuyoruz.'

ÇİN ÜRETİMİ OTOMOBİLLER

Türkiye'de serbest pazar ekonomisinin geçerli olduğunu ve çeşitli markalarda otomotiv pazarı geliştiğini belirten Aybar, Çin'in, Türkiye'nin uyguladığı 55 değişik teknik testi geçebilmesi halinde otomotiv pazarında yer alabileceğini söyledi.

Türkiye'de, 35 distribütörde 43 markanın satışa sunulduğunu anlatan Aybar, şöyle devam etti:

'Sonuçta bunların hepsi bazı ön şartların yerine getirilmesiyle oluyor. Çin otomobilleri içinde, aynı şey söz konusu. Özellikle bizlerin entegre olmaya doğru gittiğimiz Avrupa Birliği (AB) yolunda, AB'nin ilgili direktiflerine uygunluk açısından, her türlü gelişmeyi sağlamış otomobillere, onay belgesi verdikten sonra, gerekli şartlara uygun teşkilatlarsa, pazarımızda lanse etme imkanı vermeliyiz. Ancak bütün bu şartların yerine gelmesi, ciddi bir yatırım anlamına geliyor. Türkiye'de onay belgesi almanın, 55 değişik teknik testi var. Bunlardan geçmek gerekiyor. Daha sonra lojistik faaliyetler söz konusu. Türkiye'de uygulanan gümrük rejiminden dolayı, ortaya çıkan maliyetler var. Bütün bunlara rağmen, belirli bir ekonomik güç sağlarlarsa bütün bu şartların yerine gelmesi kaydıyla, pazarımızda yer bulabilirler.' Renault olarak, hiç bir markadan çekinmediklerini dile getiren Aybar, 1995 yılında gümrük birliği yürürlüğe girdikten sonra, bir çok markanın Türkiye'de faaliyet göstermeye başladığını, Renault'un, Türkiye otomobil pazarında, pazar lideri olduğunu kaydetti.

Renault Mais Genel Müdürü İbrahim Aybar, 2007 yılının 7 kişilik binek otomobillerin yılı olacağını söyledi. Aybar, Kolin Otel'de düzenlenen Renault Mais 2007 Şebeke Toplantısı öncesinde Renault-Dacia tarafından yeni üretilen 7 kişilik 'Logan MCV' marka otomobili, basın mensuplarına tanıttı. Aybar, 'Logan MCV'nin firmanın gücüne güç katacak yeni bir ürün ve 7 kişilik olması nedeniyle Türkiye şartlarında, ticari ve binek otomobil ihtiyacını çok iyi fiyatlarla sunan bir otomobil olduğunu belirtti.Bu ürününün hafta sonundan itibaren tüm bayilerde satışa sunulacağını ifade eden Aybar, 'Logan MCV'den çok büyük bir başarı bekliyoruz. Fiyatı 19 bin 900 YTL'den başlıyor. Türkiye'de Renault ve Dacia'yı teşhir etmeye başladık. Bu ürünlerimiz, 9 yıldır ülkemizde binek otomobil pazarının lideri olan bizleri, daha güçlü noktalara getirecektir. (Logan MCV) ve (Logan Sedan) marka iki değişik otomobil satmaya başlıyoruz. Her iki seride de, on binin üzerinde satış beklemekteyiz. 2007 yılı 7 kişilik otomobillerin yılı olacak' dedi.

İKİNCİ EL OTOMOBİL İTHALATI

Aybar ayrıca, AB sürecinde, ikinci el otomobil ithalatının serbest bırakılmasının ülke gündeminde olmadığını dile getirdi.

Türkiye'nin bu konuda gerekli lisansları taklit ettiğini ve ikinci el otomobil ihracatının Türkiye için kapalı olduğunu ifade eden Aybar, 'Sanayinin yüzde 90 üzerindeki bölümü, AB içindeki markalardan oluşuyor. Dolayısıyla Türkiye bu konuda doğru bir karar vermiştir. Biz işimize bakıyoruz' dedi.

0 YorumBağlantı

5/4/2007 - Yakıt Tasarrufu - Az Benzin Harcamanın Püf Noktaları !

Yakıt Tasarrufu - Az Benzin Harcamanın Püf Noktaları

 

Akaryakıt fiyatlarına her geçen gün periyodik olarak gelen zamlar herkesi canından bezdirdi. Yakıt tüketimini minimuma indirmek elinizde. Eğer otomobiliniz son günlerde fazla yakıt tüketmeye başlamışsa vakit geçirmeden servisinizin yolunu tutun. Çünkü birkaç küçük önlemle yakıt tüketimini kontrol altında tutabilirsiniz.

Tedbirinizi almadan önce otomobilinizdeki onarılması gereken yerler hakkında teşhisinizi doğru koyun. Bazı basit onarım teknikleri ile aşırı yakıt tüketiminde tasarrufu kolaylıkla sağlayabilirsiniz. Bütün iş bunun yöntemini iyi bilmekte yatıyor.

Aracınız fazla yakıt harcıyor mu?
Otomobilin konforu, çekişi, aksesuarlarının nasıl olduğundan önce, belki de ilk sorulan soru bu. Çoğumuz, süper ama kilometre başına fazlaca yakıt tüketen bir otomobille dolaşmak istemez. Lüksünün yanında, yakıt tüketimi de otomobillerin tercih edilirliğini arttırıyor. Öte yandan hep merak edilen konular, aracın ne kadar benzin yaktığı, eğer fazla yakıyorsa bunun nedenleri ve yakıt tüketimini en aza indirmenin yolları oluyor.

Örneğin aşağıdaki belirtileri hissettiğinizde, aracınızın fazla yakıt yaktığını anlarsınız.Nasıl anlayacaksınız?
• Motorun çekişinde azalma olur.
• Egsoz gazı siyah, göz yaşartıcıdır, benzin kokar.
• Egsoz kuyruk borusu içinde karbon isi oluşur.
• Egsozda patırtılı sesler olur
• Motor soğukken kolay, sıcakken güç çalışır.
• Bilinen miktarda benzinle yapılan kilometrede azalma olur.

Teşhisi doğru koyun Aracınızın fazla yakıt yakıp yakmadığının tespitini yapmak için, bir litre benzinle kaç kilometre yol gittiğinizi bilmeniz gerekiyor. Bunun için yakıt deponuzu, tabanca otomatik olarak yakıtı kesinceye kadar doldurun. Bu sırada kilometre saatinizi okuyun.

Diyelim ki; 58.500 km.'de olsun belirli bir yol gittikten sonra aynı istasyonda ve aynı tabancadan yine tabancanın otomatik durmasını esas alarak deponuzu bir kere daha tam doldurun. Kaç litre benzin aldığınızı bir kenara yazın. Kilometre saatini tekrar okuyun. Toplam kilometre 58.750 ve deponun aldığı benzin 25 litre olsun.

Şimdi toplam kilometreden, ilk toplam kilometreyi çıkartırsak (58.750-58.500=250) gittiğimiz toplam kilometre bulunur (250 km). Bunu aldığınız yakıt miktarına böldüğünüzde (250:25=10) aracınızın bir litre yakıt ile kaç kilometre yol gittiği ortaya çıkar.

Bir araçta yakıt tasarrufundan bahsetmeden önce, fazla yakıt harcamasının nedenlerini açıklamak yerinde olur. Aracın fazla yakıt harcamasının nedenlerini iki grupta toplamak mümkündür. Birincisi araçtan kaynaklanan kusurlar, ikincisi ise sürücüden kaynaklanan kusurlar. Araçtan kaynaklanan kusurlar: Aşağıdaki tavsiyelerin bir kısmı bakım teknisyeni tarafından yapılabilir. Ama sizin tarafınızdan yapılabilecek basit onarım ve bakımlar da vardır. Bu bakımlar kesinlikle rasgele bir tamirciye değil uzman ve yetkili bir servise yaptırılmalı.

Bu bakım ve kontroller:
1. Motorunuzun ayar ve bakımlarını (her 5.000 km.'de) ve uzman kişilere yaptırın.

Bu ayar bakımlarında;
• Hava filtresinin temizliğine dikkat edin. Tıkanmış hava filtresi yakıt tüketimini arttırır.
• Hava filtresini yaz veya kış durumuna göre takın.
• Distribütör platin ayarını katalog değerine ayarlatın. Değerinde olmaması yakıt tüketimini arttırır.
• Akümülatör ve bağlantı kablolarının bozukluğu motor verimini düşürür. Değerinde olmaması yakıt tüketimini arttırır.
• Bujilerin arızalı ve ayarsız olması yakıt tüketimini yüzde 10 arttırır.
• Karbüratörün bakımın yaptırın.
• Rölanti devri katalog değerinde olmalı. Yüksek devir yakıt tüketimini arttırır.
• Bakım teknisyeninizin, rölanti devri ayarını gaz analiz cihazı ile yapılmalı. Sıkı ve tutukluk yapan bir gaz pedalı yakıt tüketimini artırır.

2. Fren balataları ayarsız ve sıkı ise tekerlek dönüşü zorlanır. Yakıt tüketimi artar.
3. Debriyajın kaydırması yakıt tüketimini arttırır.
4. Ön düzen ayarlarını her 10.000 km.'de bir kontrol ettiren.
5. Lastik havaları uygun basınçta olmalıdır. Havası az olan lastikte yuvarlanma güç olduğundan yakıt tüketimi artar.

Sürücüden kaynaklanan kusurlar:
Sürücü aracı kullanırken aşağıdaki hususlara dikkat ettiğinde daha az benzinle daha çok kilometre yapabilir. Öncelikle az benzinle çok kilometre gitmenin yolu sabırdan geçer sözünü unutmayalım. Eğer ekonomi sizin için ön plandaysa aşağıdaki önerilerimizi dikkatlice uygulayın.
1. Önünüzdeki aracı çok yakından takip etmeyin. Zira devamlı olarak aracınızı frenler ve gazlarsınız. Bu durum ilave benzin pompalanmasına neden olur. Ani fren ve ardından gaz basmak yakıt tüketimini yüzde 5 arttırır.
2. Şehirlerarası yolda en verimli hız 80-90 km. arasındadır. 90 km.'nin üstünde her kilometre yakıt tüketimini yüzde 1 arttırır. Son vitesteki 90 km.'lik hız yaklaşık 3.000-3.300 motor devrine eşittir. Diğer viteslerde de motorunuzu 2.750-3.000 devirler arasında çalıştırın (Bunun için takometreden faydalanın).
3. Motorunuzun harareti (ısısı) yakıt tüketimini etkiler.
• İlk hareketten önce motorun ısınması için en fazla 30 saniye bekleyin. Fazla ısınmasını beklemek yakıt tüketimini arttırır.
• Ancak şehirlerarası yola çıkarken, hareket göstergesinin normale yaklaşmasını bekleyin.
• Kışın motorunuzun çok soğumaması için radyatör önünü gazete kağıdı ya da benzeri bir şeyle kapatın.
• Soğuk motorda yakıt sarfiyatı fazladır. Motor tam ısınmadan yapılan yolculuklardan (özellikle kısa mesafelerden) kaçının. Böyle durumlarda aracınız yüzde 25 daha fazla yakıt harcar.
4. Yakıt deponuzun hatalı doldurulması yakıt tüketimini arttırır. Deponuzu doldururken aşağıdaki noktalara dikkat edin.
• Deponuzu mümkünse pompanın yavaş hızı ile doldurun.
• Depo hiçbir zaman ağzına kadar doldurulmamalı.
• İmkanınız varsa sabah veya akşamın geç saatlerinde deponuzu doldurun.
• Depoyu daima dolu bulundurun. Çünkü az benzinde buharlaşma daha fazladır.
• Özellikle dizel motorlu araçlarda, günlük iş bitiminden sonra depoyu kaliteli motorinle doldurun.
• Bir istasyonun pompasına yanaştığınızda pompanın para kısmının bilhassa sıfırlanmasına dikkat edin.
• Aracınızın motoru hangi benzine göre uyarlanmışsa (süper-normal-kurşunsuz) ona göre benzin kullanın.
• Yakıt deponuzun kapağı kilitli tip olmalı.

 

İlk Türk Otomobili Devrim

 

 

 

16 Haziran 1961 günü Devlet Demiryolları Fabrikaları ve Cer Dairelerinin yönetici ve mühendislerinden 20 kadarı Ankara' da bir toplantıya çağrıldılar.

      Toplantıya başkanlık eden Genel Müdür Yardımcısı Emin BOZOĞLU, Ulaştırma Bakanlığından alınan bir yazıyı okudu. Yazıda “ Ordunun cadde binek ihtiyacını karşılayacak bir otomobil tipinin geliştirilmesi “ görevinin TCDD İşletmesine verildiği ve bu amaçla 1.400.000.-TL ödenek ayrıldığı belirtiliyordu.

     Verilen termin 29 Ekim 1961, yani tanınan süre 4.5 aydı. Bu süre içinde bu çapta bir geliştirme çalışması yapılabilir miydi ? Bırakınız geliştirmeyi, hiçten yola çıkarak, çalışabilecek bir otomobil yapılabilir, böyle bir mucize gerçekleştirilebilir miydi? Toplantıda söz alanların çoğu böyle bir projede seve seve çalışmaya hazır olduklarını, fakat böylesine kısa bir sürede sonuç alınabileceğini sanmadıklarını dile getirmeye çalışmış, bir kısmı da “ hayır “ demişlerdi.

     Tüm ülkede ise üniversitesinden, basınına, bir avuç sanayicisinden, politikacısına, sesini duyurabilen herkes Türkiye'de ne otomobil, ne de motor yapılabileceğine inanıyor, özel sohbetlerde, röportajlarda, hatta film gösterili konferanslarda bu görüş vurgulanıyordu.

     Fakat bu inanılmaz şey gerçekleşiyor ve 29 Ekim 1961 sabahı Türkiye' de yapılan bir otomobil, kaportası pürüzsüz olmasa da, kendi tekerlekleri üzerinde ve yine Türkiye' de yapılan kendi motorunun gücüyle Büyük Millet Meclisi binasının önüne götürülerek Cumhurbaşkanı Cemal GÜRSEL Paşa' ya sunulabiliyor, bir ikincisi Paşa' yı Anıtkabir' e götürüyor, sonra da Hipodrom' daki geçit resmine katılıyordu.

     Bu nasıl gerçekleşmişti ?

     Projeyle başka bir kuruluşun değil de Demiryollarının görevlendirilmiş olması,bir yandan, o tarihlerde TCDD' nin onarım amacıyla kurulmuş fakat geniş ölçüde yedek parça imal eden Ankara, Eskişehir, Sivas ve Adapazarı' ndaki fabrikaları ile önemli bir teknik potansiyeli ve yetişmiş işçisinden mühendisine kadar güçlü bir teknik kadrosunun bulunması, öte yandan Genel Müdür Yardımcısı Yüksek Mühendis Emin BOZOĞLU' nun asker kökenli ve aynı zamanda Sıtkı ULAY Paşa' nın akrabası olması dolayısıyla Milli Birlik Komitesi ve çoğu kabine üyelerince yakından tanınıyor ve güveniliyor olmasının sonucu idi.

     Yüksek Mühendis Emin BOZOĞLU yönetim grubunun başı olarak, projenin yürütülmesi ve sonucuna ulaştırılmasında da gruptaki öteki yöneticiler gibi bütün bürokratik engelleri cesaretle aşarak her türlü imkanı sağlamak ve kimi kişisel sorunlar, kimi görevin çok yanlılığı ve ivediliği gibi nedenlerle büyük gerilim altında bulunan 20 mühendisin olağanüstü bir tempoyla fakat gönül rahatlığı içinde çalışmalarını sağlamak suretiyle de birinci derecede rol oynamıştı.

     Zamana karşı yapılan yarışın kazanılmasında ikinci etken, görev alan mühendislerin proje süresince hafta sonları da dahil her gün, en az 12' şer saat, gerektiğinde bazı geceleri sökülmüş bir otomobil sedirinin üzerinde birkaç saat kestirmek suretiyle işbaşında kalmaktan kaçınmayacak ölçüde davaya gönül vermiş olmalarıydı.

     16 Haziran 1961 günü yapılan toplantıda, çalışmalar için en uygun yerin, (bugünkü TÜLOMSAŞ) Eskişehir Demiryol Fabrikalarında dökümhane olarak yapılıp kullanılmayan bir bina, en uygun yöntemin de elden geldiğince çeşitli tipten otomobil yapısını yakından inceleyerek fikir edindikten sonra, yapılacak tipin boyutları, motor, şanzıman vb. öteki grup ve parçalarının nasıl tasarlanıp imal edileceği üzerinde durulması olduğu sonucuna varıldı.

     İşyeri olarak seçilen atölyenin hazırlanması için Eskişehir' e talimat verildi ve otomobili olanların 19 Haziran' da Eskişehir' de bulunmaları istendi. Dökümhane binası zemini, lokomotif kazanlarında kullanılmak üzere alınan saç levhalarla döşendi. Kapının üzerine, kocaman rakamlarla kaç gün kaldığını gösteren bir levha asıldı. Projenin bitimine dek bu levha, her gün bir azalarak, sonuna kadar orada kaldı. Atölyede bir başüstü gezer vinç, çeşitli bankolar ve bir toplantı masası vardı. Yakınında bir de çay ocağı bulunan bu masa dört ay süreyle hem toplantılar, hem dinlenme, hem de gerektiğinde çalışma masası olarak kullanıldı.

     Atölyede yapılan ilk toplantıda “ Yönetim Grubu “ açıklandı. Genel Müdür Yardımcısı Emin BOZOĞLU başkanlığında, Fabrikalar Dairesi Başkanı Orhan ALP, Cer Dairesi Başkanı Hakkı TOMSU, Cer Dairesi Başkan Yardımcısı Nurettin ERGUVANLI, Eskişehir Demiryol Fabrikaları Müdürü Mustafa ERSOY, Adapazarı Demiryol Fabrikası Müdürü Celal TANER, Ankara Demiryol Fabrikası Müdürü Mehmet NÖKER' den oluşan grupta iki de emekli subay vardı: Genel Müdürlük Müşaviri Hüsnü KAYAOĞLU ve Necati PEKÖZ. Ardından çalışma grupları belirlendi: Dizayn, motor-şanzıman, karoseri, süspansiyon ve fren, elektrik donanımı, döküm işleri, satın alma işleri ve maliyet hesapları grupları.

     Önce otomobilin ana hatları saptandı. Dört ila beş kişilik, toplam 1000-1100 kg-ağırlığında, orta boy denilebilecek bir tip üzerinde mutabık kalındı. Motor 4- zamanlı ve 4 silindirli olmalı, 50-60 BG vermeliydi.

     Karoseri için hazırlanan 1:10 ölçekli maketlerden seçilen birinin 1:1 ölçekli alçı modeli yapıldı. Karoserin damı, kaput ve benzeri saçları, bu modelden alınan kalıplarla yapılmış beton bloklara çekilmek ve çekiçle düzeltilmek suretiyle tek tek imal edildi. Bir yandan da Willy's Jeep, Warswa, Chevrolet, Ford Consul, Fiat 1400 ve 1100 motorlarının incelenmesinden sonra Warswa motoru örnek alınarak yandan supaplı bir 4- silindirli motorun gövde ve başlığı Sivas Demiryol Fabrikasında dökülüp, Ankara Demiryol Fabrikasında işlendi. Piston, segman ve kolları Eskişehir' de yapıldı. Motor Ankara Demiryol Fabrikasında monte edildi. Frenlemede 40 BG' den fazla güç alınamayan bu motora alternatif olarak Ankara Fabrikası aynı gövde ve krank milinden yola çıkarak başka bir tip geliştirdi. B- motoru adı verilen üstten supaplı bir üçüncü motorda Eskişehir' de imal edildi.

     Süspansiyon grubu ön takımlar için “ Mc Pearson “ sistemini önerdi ve numuneye göre Eskişehir' de imal edildi.

     Eylül sonlarına doğru ön ve arka camları piyasada bulunabilenlere intibak ettirme zorunluluğu nedeniyle modele göre biraz değiştirilmiş, iki gövde çakılmış ve biri A, öteki B tipinden iki ayrı motor hazırlanmış bulunuyordu. Şanzımanlar, Ankara Fabrikasınca tümü yerli olarak yapılmıştı.

     Montaja geçildiğinde karşılaşılan en büyük sorun, gövde – motor uyumunu sağlamak, debriyaj, gaz ve fren kumanda mekanizmalarını yerleştirmek ve direksiyonun en uygun konumunu bulmaktı. Ayarlı direksiyon önerisi kabul edilmedi. İki yıl sonra Cadillac bunu bir yenilik olarak getiriyordu.

     Nihayet Ekim ortalarında Devrim otomobillerinden ilki tecrübeye hazır duruma gelebildi. Elektrik donanımı ile diferansiyel dişlileri, kardan istavrozları ve motor yatakları ile cam ve lastikleri dışında tüm parçaları yerli idi.

     Bir yandan bu ilk otomobilin yol tecrübeleri sürdürülürken bir yandan da Cumhurbaşkanı' na sunulmak üzere B- motoru ile donatılan ikinci otomobilin yetiştirilmesine çalışılıyordu. Siyah renkteki bu 2 numaralı Devrim' in son kat boyası ancak 28 Ekim akşamı vurulabildi. Pasta ve cilası Ankara' ya sevk edilirken gece trende yapıldı. Buharlı lokomotiflerle çekilen trende bacadan sıçraması muhtemel kıvılcımlardan ötürü güvenlik önlemi olarak benzin depoları boşaltıldı.

     Tren sabaha karşı Ankara' ya ulaştı. İki Devrim Otomobili o zamanlar Sıhhiye semtinde bulunan Ankara Demiryol Fabrikası' na indirildi. Manevra imkanı sağlamak için depolarına yalnızca birkaç litre benzin kondu. Asıl ikmal sabahleyin Sıhhiye' deki Mobil Benzin İstasyonundan yapılacak, sonra da Meclis' e gidilecekti.

     29 Ekim sabahı, Devrimler motosikletli oldukça kalabalık bir trafik ekibinden oluşan eskortun arasında yola çıktı. Çıktı ama, eskorttakiler, benzin alma işinden haberleri olmadığı için, Mobil' e uğramadan yola devam ettiler. Meclis' in önüne gelindiğinde durum anlaşıldı, acele getirilen benzin 1. Arabaya kondu. 2 numaraya konacağı sırada Cemal Paşa Meclis' in önüne gelmiş ve Anıtkabir'e gitmek üzere 2 numaralı Devrim Otomobiline binmişti. Yola çıkıldı. Fakat 100 m. Kadar sonra motor öksürerek durdu. Cemal Paşa' nın “ Ne oluyor ? “ sorusuna direksiyondaki Yüksek Mühendis Rıfat SERDAROĞLU “ Paşam, benzin bitti. “ cevabını verdi. Paşa' dan özür dilenilerek 1 numaralı Devrim' e geçmesi rica edildi. Buna uyan Cemal Paşa Anıtkabir' e bu otomobil ile gitti. İnerken ünlü “ Batı kafasıyla otomobil yaptınız ama, doğu kafasıyla benzin ikmalini unuttunuz ” sözlerini söyledi.

     Ertesi gün bütün gazetelerin söz birliği etmişcesine “ 100 metre gidip bozuldu “ başlığını attıkları 2 numaralı Devrim, aynı gün Hipodrom' daki geçit törenine katılıyor, ne bundan, ne de Cemal Paşa' nın Anıtkabir' e bir başka Devrim otomobili ile gittiğinden söz ediliyor; yalnızca haber, yorum ve fıkralarda harcanan bunca paranın boşa gittiğinden dem vuruluyordu. Oysa aynı yıl Tarım Bakanlığı bütçesine konmuş bulunan “ At neslinin ıslahı “ için 25 Milyon TL. ödenek ve sonucundan kimse söz etmiyordu.

 

23:36 - Kasım 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Kasım 14, 2007

XML'i Öğrenmek

[Illustration: xml]

Özet:

Bu yazı, XML'in oldukça kısa bir tanıtımı olacaktır. Meta kedi Eddy, XML yazım polisi, ve bazı DTD'lerle tanışacaksınız. Endişelenmeyin, açıklayacağız ;-)

_________________ _________________ _________________


 

Giriş

2001 yazında, bazı LinuxFocus editörleri LSM sırasında Bordeaux'da biraraya geldiler. LSM'nin özel-ilgi-grubu dokümanlarındaki konuşmalar ve tartışmalar aynı konuyu işaret etmekteydi: XML. Uzun (ve eğlenceli) saatler, XML tam olarak nedir, ne için iyidir ve nasıl kullanılır sorularını açıklamaya yetti. Eğer ilgiliyseniz, bu makalenin de tartışmaya çalışacağı konular tam olarak bunlar olacaktır..

Egon Willighagen ve Jaime Villate'e beni XML'le tanıştırdıklarından dolayı teşekkür etmek istiyorum. Bu makale, bir şekilde Jaime'nin makalelerindeki bilgilere dayanmaktadır ve bunları aşağıdaki bağlantılarda bulabilirsiniz.

XML Nedir

Dokümantasyonla ilgilenen bizler, aşağı yukarı XML'in ne olduğunu biliyorduk. Her şeyden önce, sözdizimi HTML'e çok benzemekte ve o da SGML ve (yine) HTML gibi başka bir markup dili, değil mi? Doğru. Fakat daha fazlası var.
XML'in hemen hemen her şey için onu yararlı bir data formatı yapan bazı özellikleri var. Bir çok karmaşık şeyi açıklar gözükür, ve hala kolay okunurluğunu korur, ve programlar için ayrıştırılması kolaydır. Bu nasıl olabilir? Şimdi bu garip dili inceleyelim.

Eddy, meta kedisi

İlk önce, XML bir markup dilidir. Markup diliyle yazılan dökümanlar temel olarak iki şey içerir: veri, ve metaveri. Verinin tam olarak ne olduğunu biliyorsunuz, bundan sonra metaveriden ;) bahsedelim. Basitçe; metaveri verinin kendisine içerik veya anlam katan bir ek bilgidir. Basit bir örnek verirsek: bir cümle ele alalım 'Kedimin adı Eddy'dir'. Bir insan 'kedi'nin bir hayvan türünün, ve 'Eddy'nin de kedinin ismi olduğunu bilir.Fakat, bilgisayar programları, insan değildir ve bütün bunları bilemez.Bu yüzden bilgiye anlam katmak için metaveri kullanırız (Tabii ki XML sözdizimi ile!):

 
   Benim kedi min adı Eddydir.
 

Şimdi bir bilgisayar bile 'kedi'nin bir tür, ve 'Eddie'nin de onun ismi olduğunu bilir. Eğer bütün isimlerin mavi, bütün türlerin kırmızı yazıldığı bir döküman elde etmek istersek, XML bunu bizim için gerçekten çok kolay hale getirir. Aşağıdaki sonucu elde ederiz:

 Benim kedimin adı Eddydir.

Şimdi teorik olarak, biçim bilgisini (bu durumda renkler) sitil dosyası denilen ayrı bir dosyaya koyabiliriz. Bunu yaptığımızda, biçim bilgisini içerikten ayırmış oluruz, Holy Grail'in Web Tasarımı TM'de bahsettiği gibi. Şimdiye kadar özel hiçbirşey yapmadık, metaveri eklemek markup dillerinin tasarım nedenidir. Öyleyse XML'i bu kadar özel yapan nedir?

Sözdizimi Polisi

Herşeyden önce, XML çok kesin bir sözdizimine sahiptir. Örneğin, XML'de her bir kapanış ine sahiptir. [ Not: Aralarında hiçbirşey olmadığında yazmak çok anlamsız olacağından de yazabilirsiniz ve hayatınızdan birkaç dakikayı tasarruf etmiş olursunuz.]
Bir başka kural da etiketleri karıştıramazsınız. Etiketleri açtığınız sıranın ters sırasında kapatmak zorundasınız. Şunun gibi birşey geçerli değildir:

Koyu yazı Koyu ve italik yazı italik yazı

Sözdizimi kuralları etiketini etiketinden önce kapatmamız gerektiğini söyler.
Ve dikkat, XML dökümanındaki her eleman etiketler arasında olmalıdır (en dıştaki iki etiket hariç tabii!). Bu nedenle, üstteki örnekte bir cümlenin çevresine etiketleri koyduk. Bunlar olmadan, cümledeki bazı sözcükler etiketler arasında olmayacaktı, ve bu da, bir çok şey gibi XML sözdizimi polisini gerçekten çok kızdıracaktı.
Mozilla screenshot

Mozilla'nın sözdizimi polisi iş başında...

Fakat, güçlü bir polis gücünün avantajları vardır: düzeni sağlarlar. XML çok kesin sözdizimi kurallarına sahip olduğundan, programlar tarafından okunması çok kolay olur. Ayrıca XML dökümanlarındaki bilgiler oldukça yapısaldır, bu da insanlar tarafından okunup yazılmasını kolaylaştırır.
XML'in 'teorik' varlıklarının pratikte çok da fark edilmediği not edilmelidir. Örneğin, en güncel XML ayrıştırıcıları hızlı olmaktan çok uzaktır ve genellikle çok büyüktür. Bu yüzden görünen odur ki XML'in yazılım tarafından okunması çok kolay değildir. Burada şunu da söyleyelim ki sadece yapabildiğiniz için *herşeyi* XML'de yapmak hiç de iyi bir fikir değildir. İçinde birçok tarama yapmanız gereken dökümanlarda veya gerçekten çok büyük dökümanlara sahip olduğunuz uygulamalarda XML genellikle doğru seçim değildir. Fakat bu, bu durumlar için XML'i kullanmanın imkansız olduğu anlamına gelmez.
XML'in gücünü, aynı zamanda yavaşlığını gösteren güzel bir örnek, içinde veri tabanı yazabileceğiniz gerçeğidir. (bir de HTML'le deneyin! :p). Bu tam olarak Egon Willighagen'in Alman LinuxFocus bölümü için yaptığıdır, bu sistemle ilgili makalesi bu sayfanın sonundaki bağlantılarda bulunabilir. Hızın ötesinde, homebrew dosya formatının esnekliği ve genişletilebilirliği tercih edilmiştir ( mySQL).
XML'in kesin sözdizimini dikkate alınarak: sözdizimi denetçileriyle iyi arkadaş olursanız, o zaman polise sizin işinizin bir kısmını yaptırmanızın bazı yolları olabilir. Eğer böyle birşey yapmak istiyorsanız DTD kullanmanız gerekir. ...

DTD

Yukarıdaki 'Eddy meta-kedi' örneğinde, XML etiketlerini keşfettik. Tabii ki, böyle yaratıcı bir davranış polis güçleri tarafından hoş karşılanmaz! 'Mavi giysili adamlar' neyi, nasıl, ne zaman (eğer mümkünse) neden yaptığınızı bilmek isterler. Hiç sorun değil, DTD ile her şeyi açıklayabilirsiniz...

DTD yeni etiketler icat etmenize izin verir. Gerçekten de XML, XML sözdizimini takip ettiğiniz sürece yeni diller yaratmanıza izin verir.
DTD ( Document Type Definition), bir XML dilinin tanımını içeren bir dosyadır. O gerçekten, bütün olası etiketler, onların olası özellikleri ve bileşimlerinin listesidir. DTD, XML dilinde neyin mümkün olup, neyin mümkün olmadığını tarif eder. Bu yüzden 'XML dili'nden bahsederken, gerçekte belli bir DTD'den bahsediyor oluruz.

Polisi çalıştırmak

Bazen DTD sizi belli bir yerde belli birşey yapmaya zorlar . Örneğin, DTD sizi dökümanın başlığını içeren bir etiket eklemeye zorlayabilir. Bunun güzel tarafı, gerekli etiketleri otomatik olarak yazan bir yazılımın var olmasıdır (örneğin bir emacs modülü).
Bu yolla dökümanın bazı bölümleri otomatik olarak doldurulur. Sözdiziminin çok kesin ve iyi tanımlanmış olması nedeniyle, DTD tüm yazım işlemi boyunca size rehberlik eder. Ve ne zaman yanlış yaparsanız, bir sonlandırma etiketini unutmak gibi, polis sizi uyarır. Sonuçta size çok da kızmazlar; gerçek dünyadaki polislerin 'Sessiz kalma hakkına sahipsiniz' dedikleri gibi, XML polisi size arkadaşça 'Sözdizimi hatası satır xx : '... :) der.
Polis bu işin hepsini sizin için yaparken, tabii ki *siz* içerik üzerinde devam eder ve yoğunlaşırsınız.

Karışım

XML'in çok iyi son bir özelliği de birden fazla DTD'yi bir kerede kullanabilmesidir. Bu birçok değişik veri tiplerini aynı zamanda bir dökümanda kullanabileceğiniz anlamına gelir.

Bu 'karışım' xml isim boşlukları ile yapılır. Örneğin, .xml dökümanınıza Docbook DTD'yi ekleyebilirsiniz (bu örnekte 'dbk' eki kullanılır).
Böylece bütün Docbook etiketlerini dökümanınızda kullanabilirsiniz. ( diye bir Docbook etiketi olduğunu varsayalım):

  sadece bazı kelimeler

İsim boşluğu sistemini kullanarak, herhangibir xml DTD'nin herhangibir etiketini ve özelliğini kullanabilirsiniz. Gelecek bölümde de göreceğiniz gibi bu pek çok seçeneğe açıktır...  

Mevcut DTDler

Kullanılmakta olan DTD'lerin küçük bir kısmı şunlardır;

  • Docbook-XML
    Docbook kitap ve makale gibi yapısal dökümanlar yazmak için kullanılan bir dildir. Fakat daha farklı görevler için de kullanılır. Docbook, gerçekte SGML DTD'dir (SGML bir markup standartıdır), fakat onun -yaygın- bir XML türü de vardır. Bu en yaygın XML DTDlerinden biridir.
     
  • MathML
    MathML ( Mathematical Markup Language), matematiksel ifade ve formülleri yazmakta kullanılan bir dildir. Matematik dünyasındaki insanlar için oldukça düzgün bir araçtır. Diğer taraftan kimyacıların matematikçi meslektaşlarını kıskanmaları gerekmez, onlar için de CML (Chemical Markup Language) vardır. Mozilla 1.0'ın şimdi default olarak MathML desteği bulunmaktadır.
     
  • RDF
    RDF (Resource De******ion Framework). Metaveriyi şifreleme ve tekrar kullanmaya yardım etmek için tasarlanmıştır; pratikte sanaldoku yöreleri tarafından diğer yörelere hangi haberleri gösterdiklerini bildirmek için kullanılır. Örneğin, Alman sanaldoku yöresi
    linuxdot.nl.linux.org diğer sanaldoku yörelerinin RDF dosyalarını onların haber maddelerini göstermek için kullanır. En bilinen haber-yöreleri (Slashdot gibi), onların haber başlıklarını kendi sayfanıza kopyalayabileceğiniz RDF dosyaları bulundurur.
     
  • SOAP
    SOAP (Simple Object Access Protocol). İşlemlerin birbirleriyle haberleşmek için kullandığı bir dildir (veri değiş-tokuşu ve yöntem çağırma ). SOAP'la, işlemler birbirleriyle uzaktan iletişim kurabilirler, örneğin. http protokolü üzerinden (internet). Sanırım LF'deki Atif bu konuda size daha çok şey söyleyebilir, bağlantılara bakın :-)
     
  • SVG
    Scalable Vector Graphics. Üç boyutlu PNG, JPEG2000 ve SVG'nin web'deki gelecekteki görüntüleri şekillendireceği tahmin edilmektedir. PNG GIF'in rolünü alacaktır (saydam kayıpsız sıkıştırılmış bitmapler), ve JPEG2000 birgün bugünün .jpg'sinin yerine geçebilir (ayarlanabilir derecede kayıplı sıkıştırılmış bitmapler). SVG bitmap tabanlı değil vektör tabanlı bir görüntü formatıdır, bu da görüntünün piksellerle değil, matematiksel şekillerle temsil edildiği anlamına gelir (çizgiler, kareler,...). SVG'nin yazı yazma ve animasyon gibi işler için de fonksiyonları vardır , bu yüzden onu bir şekilde Macromedia'nın Flash'ı ile kıyaslayabilirsiniz. .svg dosyalarında JavaScript kullanabilirsiniz, ve JavaScript kullanarak, .svg kodu yazabilirsiniz. Gerçekten esnek, değil mi ?
    Fakat svg oldukça yeni; şu anda sadece Adobe'da Windows & Mac platformları için yüksek kaliteli SVG tarayıcı plugini var. Mozilla gömülü SVG göstericisi üzerinde çalışmakta, fakat henüz tamamlanmış değil ve bunu kullanmak için tarayıcının özel bir şekilde derlenmiş versiyonunu indirmeniz gerekiyor.
    NOT: .svg dosyaları oldukça yüklü hale gelebilir, bu da sıklıkla .svgz dosyaları ile karşılaşmanızın nedenidir. Bunlar gzip algoritması ile sıkıştırılmış versiyonlardır.
     
  • XHTML
    XHTML, HTML sürüm 4.01'in XML versiyonudur. XML'in kesin sözdizimi nedeniyle, bazı değişiklikler vardır - HTML'de XHTML'de geçerli olmayan bazı şeyler yapabiliriz. Fakat diğer yandan, XHTML'de yazdığınız bir sayfa aynı zamanda geçerli bir HTML sayfasıdır. HTML tidy programı mevcut HTML sayfalarınızı XML'e dönüştürebilir.
     
  • Diğerleri
    Birçok yeni dosya formatı, genellikle .gz or .zip sıkıştırmasıyla birlikte, XML kullanır . Sadece bir örnek: KOffice dosya formatarı XML DTD'leridir. Bu çok yararlıdır, çünkü kullanıcıya değişik uygulamaların fonksiyonelliğini bir dökümanda kullanma izni verir. Örneğin: içine KChart spreadsheet gömerek KWord dökümanı yazabilirsiniz.

Bağlantılar

W3C(World Wide Web Consortium)
XML, MathML, CML, RDF, SVG, SOAP, XHTML .... hakkında bilgiler içeriyor...
www.w3.org

Jaime Villate tarafından yazılmıştır (ilk ikisini okumak için bir online sözlüğe ihtiyaç duyacaksınız:)
XML'e giriş(İspanyolca)
XML'le nasıl HTML oluşturulur(İspanyolca)
LSM-slaytları

HTML tidy, program:
www.w3.org/People/Raggett/tidy

Docbook
www.docbook.org

Mozilla.org SVG projesi
www.mozilla.org/projects/svg

İlgili LinuxFocus makaleleri:
XML ve XSLT 'yi LinuxFocus.org(/Hollanda) kurmak için kullanmak
DocBook ile PDF dökümanları yaratmak

23:35 - Kasım 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Kasım 14, 2007
 
Türk bilim adamlarından kanser teşhisine katkı
 
İstanbul (AA)- İstanbul Üniversitesinden Prof. Dr. Osman Nuri Uçan, İstanbul Ticaret Üniversitesinden Yrd. Doç. Dr. Onur Osman ve Dr. Serhat Özekes, akciğer kanserinin bilgisayar destekli tespitini sağlayan yeni bir yöntem geliştirdi.

İstanbul Ticaret Üniversitesi Meslek Yüksekokulu Bilgisayar Teknolojileri ve Programlama Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Onur Osman, son yıllarda dünyada bilgisayarlı tomografi (BT) ve MR görüntülerinden bilgisayar yardımıyla kanserin tespit edilmesine yönelik yöntemlerin gelişmeye başladığını anlattı.

Kendi yöntemlerinin de bunlardan biri olduğunu ve BT'den elde edilen medikal görüntülere yapay sinir ağları ve genetik algoritmalar gibi görüntü işleme teknikleri uyguladıklarını belirten Osman, şunları kaydetti:

''Bilgisayarlı tomografide akciğerle ilgili 100'den fazla görüntü elde ediyorsunuz. Doktorun bunları teker teker ayrıntılı şekilde kontrol etmesi uzun zaman alıyor. Geliştirdiğimiz yöntem sayesinde bilgisayar, işlemi 3-5 dakika içinde tamamlıyor ve çok kısa sürede problemli bölgeyi tespit edebiliyor. İşlemi daha hızlı yapmasının yanı sıra eğer doktorun gözünden kaçmışsa, problemli bölgeye dikkati çekiyor. Yani bir nevi doktorlar için ikinci bir yardımcı yöntem.''

Modüllerin şekilsel yapılarını öğrenmek için araştırmaları sırasında bir görüntüleme merkeziyle çalıştıklarını da ifade eden Osman, aynı yöntemi meme ve kolon kanseri için de uyguladıklarını bildirdi.

Yöntemin 20 hasta üzerinde denendiğini kaydeden Osman, ''Akciğer Görüntü Veritabanı Konsorsiyumu bize 20 akciğer kanseri hastasının tüm BT'lerini, üzerinde problemli bölgeler işaretlenmiş şekilde gönderdi. Sonra biz bu görüntülere kendi yöntemimizi uyguladık. Tespitler yüzde 100'e yakın aynı çıktı'' diye konuştu.

Yrd. Doç. Dr. Onur Osman, akciğerle ilgili çalışmalarını makale olarak yayınlanmak üzere bilim atıf endeksindeki dergilere gönderdiklerini ve kabul gördüğünü de dile getirerek, ''Amacımız, teşhis aşamasında karar verme sürecini hızlandırarak, daha fazla hastaya hizmet verilmesini, radyologlara destek olacak faydalı çıkarımların elde edilmesini ve sağlık sektöründe maliyetlerin düşürülmesini sağlamak'' dedi.

23:33 - Kasım 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Kasım 14, 2007
Matematiksel yapılardan birinin sırrı çözüldü
 
 WASHINGTON - Amerikan Matematik Enstitüsü’nün açıklamasında, ABD’li ve Fransız matematikçilerden oluşan grubun, Norveçli matematikçi Sophus Lie tarafından 1887’de bulunan ve Lie grubu adı verilen matematiksel yapının E8 adlı bölümünün sırrını çözdüğü belirtildi.

Amerikan Matematik Enstitüsü Bilim Komisyonu Başkanı ve Princeton Üniversitesi Matematik Profesörü Peter Sarnak, Lie’nin simetriyi incelerken bulduğu bu matematiksel yapının sırrının anlaşılmasının çok önemli bir gelişme olduğunu belirtti. Sarnak, bu sayede, bilgisayarla karmaşık problemlerin çözülmesi için yapılan hesaplamaların kolaylaşacağını ifade etti.

E8’in sırrının anlaşılmasıyla, cebir, geometri, sayı kuramları, fizik ve kimya alanında ilerleme kaydedileceğini belirten Sarnak, E8’in “şifresinin çözülmesinin” gelecek nesillerin matematik ve fizikçileri için çok büyük imkanlar sağlayacağını söyledi.

4 yıl boyunca süren araştırmaları yürüten ekibin başında bulunan, Maryland Üniversitesi Matematik Profesörü Jeffrey Adams da “100 yıldan uzun zaman önce bulunan E8’i, bugüne kadar kimsenin anlayamayacağını sanıyorduk” dedi.

Bilim adamları, E8’in gizeminin çözülmesini sağlamak için yapılan tüm hesaplamaların kağıda yazılması halinde, bu kağıtların Manhattan büyüklüğünde bir bölgenin yüzölçümüne denk geleceğini söylediler. Bilim adamları, sırrı çözmek için yeni matematik tekniklerinden ve bilgisayarların sadece birkaç yıl önce geliştirilen hesaplama kapasitesinden faydalandıklarını belirttiler.

E8’in şifresinin çözülmesi için bilgisayarda yapılan hesaplamaların 60 gigabyte yer kapladığı kaydedildi.

1842’de doğan Norveçli matematikçi Sophus Lie, cebirsel değişmezler ve diferansiyel denklemler kuramlarına önemli katkılarda bulunmuştu. Lie 1899’da 57 yaşında öldü.

23:32 - Kasım 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Kasım 14, 2007

Klonlama nedir, ne değildir?  -1

 

DNA’nın hikâyesi Friedrich Miescher isimli İsviçreli biyoloğun 1868 yılındaki çalışmaları ile başladı. Friedrich Miescher DNA’yı bulunduğu ortamdan ayırarak özelliklerini araştırdı. Miescher ve onun gibi düşünenler DNA’nın kalıtımda anahtar rolü üstlendiğini savunsalar da, karşı görüşte olan biyologlar, proteinlere nazaran daha basit bir kimyasal yapısı olduğundan DNA’yı bu kabiliyette görmediler. 1943 yılında DNA’nın genetik bilgiyi taşıdığına dair ilk deliller Oswald Avery ve arkadaşları tarafından bulundu. Bu deney sonuçlarına rağmen bilim çevreleri bu gerçeği kabullenmekte yavaş davrandı. 20 aminoasidin farklı uzunluktaki farklı dizilişleri neticesi birbirinden ayrılan proteinlere nazaran, sadece 4 bazın farklı dizilişleri ile birbirinden ayrılan DNA, biyologların gözünde kalıtımı nesilden nesile aktaracak kadar bilgiyi taşıyamayacağı kanısını uyandırıyor ve biyologlar bu işi olsa olsa yine proteinler yapıyordur diye düşünüyorlardı. 1952 yılında Alfred Hershey ve Martha Chase bakteriyal virüslerle ilgili yaptıkları çalışmalar sonucunda DNA’nın genetik materyal taşıdığını net olarak isbat ettiler. Bu deneylerle DNA’nın genetik bilgiyi yeni nesillere aktardığı anlaşılsa da bu olayın nasıl bir mekanizma ile gerçekleştiği 1953 yılına kadar bir sır olarak kalmaya devam etti. Bu sırrı Watson, Crick, Franklin ve Wilkins’in çalışmaları çözdü. 1953 yılı baharında DNA’nın çift sarmal yapısı keşfedildi ve böylece hayatın bu sırlı molekülünün nasıl bir mekanizma ile hayatın şifresini sakladığı, gelecek nesillere aktardığı ve bu şifrenin protein sentezinde nasıl kullanıldığı ortaya çıktı. Kimyasal yapısının basitliği nedeni ile bu kadar ağır ve kompleks bir vazifeyi üstlenemeyeceği düşünülen DNA; görünürdeki maddelerin kuru birer sebepten ibaret olduğunu ve her şeyde görünmeyen bir elin işlediğini insanlığa ilan etmiş oldu.


DNA’nın çift sarmal yapısının keşfinden sonra moleküler biyoloji ve biyokimyada çok önemli ilerlemeler sağlanırken, bir yandan da bu bilgiler yavaş yavaş ticarete dökülerek ‘biyoteknoloji’ devri kendini hissettirmeye başladı. İlk önce rekombinant DNA teknolojileri ile mikroorganizmalara gen aktarma çalışmaları, sonra bu çalışmaların daha yüksek organizmalara yönlendirilmesi ve nihayet Dolly ile sonuçlanan klonlama tekniği 20. yüzyıla damgasını vuran gelişmelerdi.


Aslında klonlama denince sadece Dolly gibi bir bireyin genetik kopyasının oluşturulması akla gelse de, klonlamanın bilimde iki farklı mânâsı daha var: Moleküler biyoloji teknikleri kullanarak bir DNA dizisine eş DNA üretmek veya bir hücreden yola çıkarak hücre bölünmesi ile genetik olarak birbirine eş hücre grubunun oluşması da klonlama tabirinin ifade ettiği olaylardır. Yani aslında vücüdumuzu oluşturan hücreler de diğer pek çok mikroorganizma gibi bölünerek çoğaldıklarından, bu şekilde klonlama doğal olarak her an gerçekleşmeye devam etmektedir.


Yine klonlama denince birbirinden ayırdedilmesi gereken iki farklı konu daha var; tedavi amaçlı klonlama (therapeutic cloning) ve çoğalmaya yönelik klonlama (reproductive cloning).
Tedavi amaçlı klonlamada amaç, kişiye özel kök hücreleri (stem cells) üretmektir. Kök hücreleri yetişkin canlıda bulunan farklılaşmış hücre tiplerinden herhangi birine dönüşerek bozulmuş ya da hastalıklı dokuları yenileme özelliği sergiler. Eğer kök hücresi kişinin kendi genetik materyalini taşımıyorsa bu uyumsuzluk hücrelerin hasta tarafından reddedilmesine yol açar. İşte bu noktada klonlama tekniklerine ihtiyaç duyulur. Çekirdeği çıkartılmış insan yumurtasına hastadan alınmış hücre çekirdeği aktarılır; kültür ortamında yetiştirilen ve yaklaşık 100 hücreye sahip olan embriyo, kök hücre kaynağı olarak kullanılır. Daha sonra ihtiyaca göre bu embriyonik kök hücrelerinin kan hücreleri, sinir hücreleri gibi farklılaşmış hücre gruplarına dönüşmeleri sağlanarak hastanın istifadesine sunulur. Eğer kültür ortamındaki bu embriyo taşıyıcı, anneye yerleştirilir ve bebeğin doğması sağlanırsa o zaman çoğalmaya yönelik klonlama, (reproductive cloning) gerçekleşmiş olur. İnsan klonlama ile ilgili konuları bir sonraki sayıya havale edip tedavi amaçlı klonlama ile ilgili tartışmalardan bahsedelim.

23:31 - Kasım 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri


{ Sayfa 1 of 191 }
<- Önceki Sayfa : : Sonraki Sayfa ->