Aralık 14, 2007

GÖKTEN TAŞMI YAĞACAK

 

Dünyaya dev göktaşı tehdidi
 
Apophis adı verilen 300 metre çapındaki göktaşı, 2029'da dünyanın 32 bin km yakınından geçecek. Göktaşı, 13 Nisan 2036'da tekrar dünyaya yaklaşacak. Yörüngesinin değişmesi sonucu göktaşı dünyaya çarparsa İngiltere büyüklüğünde bir ülke haritadan silinebilir.

NASA'dan Edward Lu, Apollo büyüklüğündeki bir uzay gemisinin, önüne ya da arkasına konumlanarak gök cisminin rotasını değiştirebileceğini düşünüyor. Astronomlara göre, çok zayıf bir ihtimal olmakla beraber, bu tarz bir kurtarma operasyonu 2029'dan sonra gerekli hale gelebilir. Apollo ekibinden emekli astronot Rusty Schweickart ise her ülkenin risk altında olduğunu söylüyor. Schweickart, önümüzdeki hafta Birleşmiş Milletler Uzay İçin Barışçıl Uygulamalar Komitesi'ne göktaşı tehdidine karşı geliştirdikleri küresel planı sunacak.

23:54 - Aralık 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 14, 2007

HIZLA KÜRESEL ISINIYORUZ

Kategori: Belirtilmemiş

HIZLA KÜRESEL ISINIYORUZ

GÜNEY AMERİKANIN ÇATISI ERİYOR
ABD'DEKİ Ohio Üniversitesi'nden buzul bilimci Prof. Lonnie Thompson, dünyada tropikal kuşakta yer alan en büyük buzul olan Qori Kalis'in küresel ısınma konusunda tüm kanıtları sergilediğini kaydederek yapılan yeni gözlemlerde buzulun erime hızının ivme kazandığını bildirdi. Thompson, bu yaz buzulun erimesini incelemek için Qori Kalis'e gideceğini söyledi.
GÜNEY Amerika'da Peru sınırlarında yer alan Quelccaya buzulu Cordillera bölgesinde 44 km'lik alanı kaplıyor. En büyük parçası olan Qori Kalis'in yüksekliğinin 1963'ten bu yana 1.1 km küçüldüğü tespit edildi. Ancak buzulun erime hızı 1963-1978 arasında yılda 6,5 metreyken sonraki ölçümlerde erime hızının 10 misli artarak 65 metreye çıktı.
En sıcak ocak ayı
ABD Ulusal İklim Verileri Merkezi'nce yapılan araştırmada, geçen ay dünya üzerindeki karaların ortalama sıcaklığının, 1980'den bu yana kaydedilen ortalamanın 4 derece üzerinde olduğu görüldü. Sibirya'da sıcaklığın, ocak ortalamasının 5.1 derece üzerine çıktığı, Avrupa'da bu artışın 4.5 derece olduğu tespit edildi.

23:53 - Aralık 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 14, 2007
Renklerin tedavi edici özelliği  
 
Kozmik Bilim Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Maranki, renklerin insanların yaşamında önemli bir yeri olduğunu ve dünyadaki 124 bin hayvanın ve bitkinin hepsinin rengarenk olmasının tesadüf olamayacağını söyledi.

Tokat'ta Nezahat Hanımlar Eğitim Yardımlaşma ve Çevre Koruma Derneği tarafından 26 Haziran Atatürk Kültür Sarayı'nda düzenlenen programa katılan Prof. Dr. Ahmet Maranki, sağlıklı yaşamın sırlarını anlattı. Kozmik yaşamın insanlar üzerindeki enerjisi ve renklerin insan sağlığına etkileri konularında ilginç açıklamalar yapan Maranki, renklerin insanların yaşamında önemli bir yeri olduğunu, dünyadaki 124 bin hayvanın ve bitkinin hepsinin rengarenk olmasının tesadüf olamayacağını söyledi. Maranki, renklerdenistifade edin çağrısı yaparak, "Biz yaratıcının boyasıyla boyanıyoruz. Mor, lacivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı. Bu renklerden istifade edin. Renklerin hepsinin tedavi edici özelliği vardır. Bütün noktalar bedenimizde var. 8 ayrı noktada renkler var. Tesadüf müdür? Hepsi canlı, hepsi enerji saçıyor" dedi.

Düşüncelerimize göre etrafımızdaki enerjinin şekil değiştirmekte olduğunu ifade eden Maranki, "Kötü bakarsanız enerji alanınız kötü olur. Bunları iyi düşünün, etrafımızdaki canlılar tüm yaptıklarımızı kontrol merkezine iletiyor. Bir insana 'gözün kör' olsun dediğinizde bu canlılar o insanın gözünü kör etmeye gider. O insan bunu hak etmiyorsa geri döner sizin gözünüzü kör edebilir" diye konuştu.

Günlük tükettiğimiz gıdalar konusunda dikkatli olunması ve her türlü meyve ve sebzenin mevsiminde yenilmesi tavsiyesinde bulunan Maranki, konuşmasına şöyle devam etti:

"Sağlığımız için gıdaları zamanında yemeliyiz. Mesela kış aylarında domates kesinlikle yenmemeli. Yüce yaratan onu yaz aylarında yenilmesi için yaratmış. Bu aylarda yenilen domatesin çekirdeği kan hücrelerine olumsuz etki yapabilir. Buna karşı yazın da kış aylarında yenilen meyveler yenilmemeli. Patates cipsi ise yenilmemeli. Bunun yerine fırında patates yenilebilir. Çünkü cipsin tüm enerjisi kızgın yağda gidiyor. Bu tür besinlerle beslenen çocukları görüyoruz. Aklı basmayan, öğrenemeyen kişiler oluyor."
 
Farelerin bağışıklık sistemi çözüldü  
 
WASHINGTON (İHA) - Bilim adamları, farelerde bağışıklık sistemini kuvvetlendiren küçük bir molekül buldu. Bu molekülün insanların hastalıklardan korunmasında da kullanılabileceği ifade edildi.


Cambridge'deki Babraham Enstitüsü'nün yaptığı araştırmada, microRNA olarak adlandırılan molekülleri alınan laboratuvar farelerinin bakterilere karşı daha dirençsiz hale geldikleri ve hastalandıkları tespit edildi. Enstitüden Martin Turner, molekülün DNA genlerini düzenlediği ve bağışıklık sistemine yardımcı olduğunu, molekülün insan genlerinde de aynı tesiri uyandırmasının beklendiğini ifade etti.


MicroRNA'nın bilhassa göz hastalıkları, lösemi ve hipertansiyon tedavisinde kullanılması hedefleniyor.
 
 

23:52 - Aralık 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 14, 2007

 

  Mutasyonlar

Mutasyon, DNA içindeki dört tür nükleotid halkasından bir veya daha fazlasında değişmedir. Bir tek halkada bile değişiklik anımsayacağınız gibi DNA mesajında bir harfin değişmesi demektir.DNA’dan kopya alan mesajcı RNA değişikliği içerecektir ve protein yapmakta olan makine tarafından farklı okunacaktır. Ortaya değişmiş bir protein çıkacak ve amino asit zincirinde bir halka farklı olacak, sonuç olarak da proteinin işlevi değişecektir.


Mutasyonların en önemli özelliklerinden biri, DNA kopya edildiği zaman onların da kopya edilmeleridir. Daha önce açıkladığımız gibi hücre bölünmesine hazırlık olarak bir enzim yeni bir dizi gen üreten kadar DNA ‘daki nükleotidleri teker teker aynen kopya eder. DNA’daki bir mutasyon genellikle, değişimi o DNA’yı içeren hücrelerin bütün gelecek kuşaklarına geçinmek amacı ile kopya edilir. Böylece ufak bir mutasyon DNA diline sonsuza kadar yerleşir.

Mutasyonun Nedenleri
Mutasyonlara doğal tepkimeler (örneğin x-ışınları ve morötesi ışınlar) ve insan yapısı kimyasal maddelerin DNA’nın nükleotidleri  halkalarına çarparak bozmaları neden olur. Nükleotidler böylece başka nükleotidlere dönüşebilirler.
Kimyasal olarak dört standart nükleotid dışında bir biçim alabilirler veya tümüyle zincirden kopabilirler.
Bütün bu değişmeler doğal olarak zincirin anlamını değiştirebilir;dil bundan sonra artık biraz değişmiştir.


                                  


Mutasyonlar tümüyle raslantısal olaylardır. Kesinlikle DNA’nın hangi halkasına çarpacağını bilmenin olanağı yoktur. Biz dahil herhangi bir canlı yaratığın DNA’sının herhangi bir nükleotidinde her an mutasyon görülebilir(buna karşılık bazı ilginç titizlikte dacrana enzimler de DNA’yı sürekli gözler ve bir değişiklik bulurlarsa onarırlar. Ama herşeyi de yakalayamazlar).

Mutasyon Beden Hücrelerini ve Cinsel Hücreleri Farklı Şekilde Etkiler
Bedenimizdeki tüm hücreler,DNA’yı oluşturan,annemizden ve babamızdan aldığımız birbirini tamalayıcı iki bölüm içerir. Ana babanın çocuk yapabilmeleri için DNA’larını, yalnızca birleşmeye elverişli olan tek hücrelere yerleştirmelyeri gerekir; bu, karşı cinsin bir hücresiyle çiftleşip böylece DNA’larını paylaşmak içindir. Bu özel hücreler erkeğin testislerinde yapılan spermlerle kadının yumurtalıklarında yapılan yumurtalardır.

Bedenimizin hücrelerinden birinde DNA’da bir mutasyon oluştugu zaman çogunlukla bunun hiç farkina varmayiz. Bedenimizdeki milyarlarca hücreden birinin bozulmasini hissetmek çok zordur. Bir tek önemli istisna var: Hücrenin kanser olmasina yol açan mutasyon.  Oysa yeni bireyleri yapmak için kullanilan sperm ve yumurtalari üreten testis ve yumurtaliklar içindeki hücrelerde mutasyon oldugu zaman durum oldukça degişiktir. Çünkü eger yumurta veya sperm mutasyon içeriyorsa,bu mutasyon dogal olarak döllenmiş yumurtaya geçecektir. Döllenmiş yumurta bölündügünde de mutasyon bütün yeni hücrelere kopya edilecektir. Böylece sonuçta ortaya çikan yetişkinin bedeninin her bir hücresinde mutasyonun bir kopyasi bulunacaktir. Ve bu yetişkinin testis veya yumurtaliklarinda oluşan,sperm veya yumurta,her seks hücresi de bu mutasyonu taşiyacaktir.

Buna göre,evrimde önemli olacak mutasyon bir organizmanın cinsel hücrelerinde olup kalıtımla geçirilebilen mutasyon çeşitidir.
İyi” mutasyonlar ve “Kötü “ mutasyonlar
Mutasyonlar enderdir ama yine de evrimsel değişmenin temel araçları olmuşlardırb. Bir organizmanın proteinlerinde,çevereye uyum sağlamasında avantajlı değişmelere yol açabilirler. Bu anlamda mutasyonlara yararımızadır.

“Evren büyük patlama dedikleri o zamanlardan ( “günlerden” demeye dilim varmıyor) bu yana daha düzenli hale mi geldi, daha düzensiz hale mi geldi? Bunu bir bilen varsa ve bana söylese, gerçekten minnettar olacağım. Belki de termodinamiğin 2. kanununu fazla sorgulamaya lüzum yok. Çünkü neticede çoğu formülasyona göre bu bir olasılık kanunu olduğu için, yanlışlanmaya karşı zaten doğuştan dirençli! Bu kanun, kapali bir sistem daha düzenli hale gelemez, kendi kendine cansızdan canlı oluşamaz demiyor. Sadece bu ihtimali çok zayıf (hemen hemen sıfır, ama sıfır değil) diyor. Ve J. Monod gibi bazı büyük moleküler biyologlar da bu ihtimale sığınıyorlar.”


Mahlon B. Hoaglandı, Hayatın Kökleri

23:52 - Aralık 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 14, 2007

Klonlama

 

Genetik olarak aynı olan bir grup bireyin eşeysiz üreme yoluyla aynı ana-babadan ayrılması. Birçok bitki ana bitkinin etrafındaki alanda filiz, tuber ya da bulb yoluyla çoğalarak kolonize olurlar. Aseksüel olarak üreyen bakteriler her zaman için kendilerinin sayısız kopyalarını yapabilmektedirler. Bunlar birbirlerinin tamamen aynısı olan (mutasyon geçiren suşlar hariç) klonlardır.

 

Klon ve Klonlama Nedir?

Biyolojik klonlama sözlük anlamlarına göre şu şekillerde tanımlanabilir:

●Genetik olarak aynı olan bir grup hücre, orijinal bir hücreden mitoz bölünme yoluyla meydana gelir. Hücre yeniden kromozom setini meydana getirir ve iki yavru hücreye bölünür. Böylece, vücudumuzda ölen hücreler yerine yenileri meydana gelir. Dolayısıyla mitoz bölünme ile oluşan hücreler birer klon olarak tanımlanabilirler.

● Orijinal DNA sekansından oluşturulan DNA molekülünün bir parçası, bir bakteri ya da virüs kullanılarak çoğaltılabilir. Bu genellikle moleküler klonlama ya da DNA klonlama olarak adlandırılır.

● embriyo Bölünmesi’ yoluyla genetik olarak aynı olan hayvanların meydana getirilmesi. Bu durum doğal olarak, ikizlerde meydana gelmektedir. Sığırlarda, 4 ve 8 hücreli olan embriyodan, her bir hücre alınıp farklı annelere implante edildiğinde, hücreler normal olarak buzağı haline gelişirler. Bu teknik 10 yıldan uzun süredir sığır ıslahı projelerinde rutin olarak kullanılmaktadır.

 

 

 

      Bir vücut hücresi nükleusunun, nükleusu uzaklaştırılmış olan bir yumurta hücresi içine transfer edilmesi yoluyla genetik olarak aynı olan bir ya da daha fazla hayvanın meydana gelmesi. Bu, nükleus Transferi (NT) ya da hücre nüklesu yerine koyma (Cell Nuclear Replacement=CNR) olarak bilinmektedir ve Dolly bu şekilde meydana getirilmiştir.

 

Canlıların cansızlardan en önemli farkı üreme özelliği, yani kendi benzerlerini meydana getirmeleridir. Üreme olayının temelinde yatan esas amaç, erkek ve dişide ayrı ayrı bulunan türe ait özelliklerin, yavruya geçmesidir. Böylece hem türün neslinin bozulmadan devamı sağlanmakta, hem de her nesilde aynı türe ait yeni çeşitler yaratılmaktadır. Bu mekanizmanın temeli, her ferdin türüne ait özelliklerin, moleküler şifre şeklinde kodlandığı iki iplikten yapılmış DNA zincirinin taşıdığı bilginin kopyalanmasına dayanır. Eşeyli olarak üreyen her canlının bütün vücuduna ait genetik bilgi onun hücrelerinde, biri annesinden biri de babasından gelmiş olan iki takım olarak mevcuttur. Yumurta ve sperm hücrelerine nakledilmesinden sonra bunlar birleşince döllenme sonucu meydana gelen tek hücre (zigot) yeni bir canlının başlangıcı olarak programına yazılmış rolünü oynamaya başlar. Bu tam teşekküllü hücre, yani döllenmiş yumurta, devamlı olarak bölünüp çoğalarak, her defasında kendisinin yeni kopyalarını yaparak milyarlarca ve trilyonlarca hücreden ibaret bir canlıyı meydana getirir. Bir hücreden trilyonlarca hücreye doğru ilerleyen gelişmenin belli dönemlerinde bazı hücreler kopyalanırken belli yol ayrımlarında farklılaşmalar görülür. Henüz embriyo döneminde, birkaç hücreden oluşan kitleyi teşkil eden hücreler, çok potansiyellidir. Böyle her şey olmaya kabiliyetli bir hücre bölünüp aynen kendi kopyasını meydana getirecek yerde, kopyalanırken daha farklı özelliklere sahip yeni bir hücre, örneğin, bir kas hücresi veya kemik hücresi yahutta kan hücresi meydana getirebilir. Böylece bir insan embriyosunda, gelişme sırasında yaklaşık 200 civarında farklı hücre meydana gelerek yeni dokuları meydana getirir. Meselâ; gözümüzdeki bir grup hücre ışığa hassasiyet kazanarak farklılaşırken, iç kulağımızdaki bir grup hücre seslere hassasiyet kazanır, karaciğerimizdeki bazı hücreler safra salgısı üretmek üzere çok farklı bir yapı kazanırken, pankreasımızdaki bazı hücreler insülin, bazıları da özel sindirim enzimleri üretmek üzere farklılaşırlar.Böylece bir kimya laboratuarı gibi olan vücudumuzda ihtisas sahibi özel bölümler halinde, her birinin vazifesi ve yapısı farklı doku ve organlar meydana gelir. Bu şekilde farklılaşmasını tamamlayıp, özelleşen hücreler artık farklılaşmaz, ancak bölünerek belli ölçülerde kendi kopyasını yapmaya devam ederler, çünkü zaman içinde yaşlanan, yıpranıp eskiyen veya herhangi bir şekilde yaralanan hücrelerin yerine yenilerinin yapılarak tamir edilmesi ve eksıkliğin giderilmesi gerekir. Bundan sonraki kopyalanmalar artık hep aynı doku içindeki hücrelerin tam benzerlerini yapması şeklindedir. Karaciğer hücresi karaciğer, barsak hücresi barsak, deri hücresi deri olarak aynen kopyalanır.

Trilyonlarca sayıda hücreden oluşmuş vücudumuzda bu hücrelerin milyonlarcası her saniye bölünmeyi sürdürerek beden gelişimini devam ettiriyor. Bunun yanında yıpranmış hücreleri de yeniliyor. Somatik hücre adını verdiğimiz yapısal hücrelerde meydana gelen fizyolojik ve morfolojik değişimler, genetik intikal ile bir sonraki nesile aktarılamamaktadır. Dolayısıyla, biyolojik bedenimizde meydana gelebilecek mutasyonların etkileri populasyonun gen havuzunda bir değişime neden olmaz. Ancak bu durum üreme hücrelerinde farklı bir seyirde ilerler. Gerçekleşebilecek mutasyonlar, daha sonraki frekanslarda etkisini gösterecektir.

Koyun ve insan hücrelerinin de dahil olduğu gelişmiş hücreler (çekirdeği olan hücreler=ökaryotik hücreler), farklı gelişim evreleri ihtiva eden döngüyü takip etmektedirler. Bu döngüyü, interfaz evresi (bölünmenin olmadığı hazırlık evresi) ve belirgin biçimde bölünmenin gerçekleştiği mitoz evrelerine ayırmak mümkündür. Hücre, yaşam döngüsünün %90 kadarını interfaz evresinde geçirmektedir. Aslında, bu duraklama evresi göründüğü kadar sakin değildir. Bu devrede hücre, tüm bileşenlerini bölünmeye hazırlamaktadır. Hücrenin yaşam döngüsü G1, S ve G2 şeklinde üç ana evreye ayrılmaktadır.

23:49 - Aralık 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 14, 2007

  Nano Teknolojisi

 

Yıllar önce bir odayı tek başlarına dolduran bilgisayarlar, önce masa üstlerimize, ardından dizüstlerine, şimdilerde de cebimize girecek kadar küçüldüler. mikron boyutlarında hayatımıza giren gelişmelerse sadece bilgi işlemle sınırlı kalmıyor. Tarımdan tıbba, mikro mekanikten yongalara dek hemen her alanda nano teknolojinin günlük hayatımıza neler katacağını araştırdık. Hemen her gün mikron boyutlarında yaşanan gelişmeler sadece masaüstü ya da diz üstü sistemler için geçerli olmaktan çıktı.Bilgi işlemci arenasındaki yarışta hayati önem taşıyan nano teknoloji, artık hayatımızın her noktasında kendini gösteriyor.Tarım, biyoloji, mekanik, elektronik, tıp ve kimya alanlarında uygulanan yeni yöntemlerde de, nano teknolojinin nimetlerinden faydalanılıyor.Bu sayede geliştirilen yeni ürün, hizmet ve yöntemler, günlük hayatımıza girmeye hazırlanıyor.Geçmişine baktığımızda %u2018taze%u2019 olarak nitelendirebileceğimiz nano teknoloji üzerine yapılan çalışmalara artarken, ciddi firma ve akademik kurumların bu alana yaptığı yatırımlar milyar dolarlara ulaşmış durumda. Hal böyleyken nano teknolojinin getirilerinin somut örneklere dönüşmesi ise çok şaşırtıcı değil. Şimdi, bilim kurgudan gerçeğe dönüşen yeniliklerin hayatımıza neler getirdiğine göz atalım%u2026 Her geçen gün hızla ilerleyen teknolojinin sokaktaki insana yaşayan yüzü öncelikle cihaz boyutlarında yaşanan hızlı küçülme. Hepimizin bildiği gibi ilk bilgisayar bir oda kadar büyüktü ve yaptıkları işlemi ve hızlarını bugünkü modellerle kıyaslamak bile şu an için çok anlamsız bir davranış olarak değerlendirilebilir. Günümüzde çok güçlü bir bilgisayarın bir saat büyüklüğünde olabileceğini ve günlerce şarj edilmeden çalışabileceğini duyduğumuzda %u2018neden olmasın%u2019 diyebiliyoruz.Bundan 15 yıl önce ise 10MHz hızındaki işlemciler kullanıyorduk. Bugünse 2GHz %u2018lik bir işlemci için ise %u2018idare eder%u2019 dediğimiz bile oluyor. 15 yıl sonraysa %u2018Vay be,o zamanlar 2GHz %u2018lik işlemciler kullanırdık%u2019 diyerek kendi kendimize güleceğiz.

 


Değişim sınırlarına artık daha yakınız
Bir oda büyüklüğündeki bir bilgisayarın cebimize sığacak boyutlara getirilmesi elbette zor.Ama bu aşamadan sonra işlerin daha da zorlaştığı kesin.Çünkü bileşenlerdeki küçültme devam ettiği sürece farklı teknolojilerin kullanılması gerekiyor.Bir üretim teknolojisinin sınır noktasına ulaşıldığında daha başarılı yeni bir teknolojinin hazır olması gerekiyor. Tahmin edebileceğiniz gibi her yeni teknoloji yeni bir yatırım ve öğrenme - alışma süreci gerektiriyor.
Büyük gelişim,ne çok basit bir noktadan; elektrik akımının var ve yok olmasından (0 ve 1) başlamış olan bilgisayarlarda, birçok ince ayağı bulunan devre elemanları yani yongalar kullanılıyor. Silikondan üretilen yongaların içine ancak mikroskopla incelenebilecek kadar küçük olan birçok transistorlar birkaç mm² %u2018lik alana sığdırılmak zorundadır. Bugün bilgisayarlarımızda kullandığımız bir yongayı eski tip transistorlarla baskılı devre (PCB)
üzerine dizmek istersel bir ev veya bina büyüklüğünde bir PC sahibi olmamız normaldir. Tabii böyle dev bir bilgisayarın PCB üzerindeki düzgün sinyal trafiğini ve yeterli elektrik akımını sağlaması gerçek bir başarı olacaktır. Kısaca eski teknolojiyle şu anki PC %u2018lerimizin geldiği seviyeyi yakalamak mümkün değil.

Karşılaşılan sorunlar
Daha hızlı yongaların oluşturulmasında yaşanan en büyük engel devre elemanlarının üzerinde bulunan akıma olan direnci ve bunu oluşturduğu yüksek ısı.Mikron düzeyinde bir araya getirilmiş milyonlarca transistor öngörülen ısının üzerine çıkarak hatalara veya yonganın zarar görmesine neden olabiliyor.


%u2018Electromgration%u2019 adı verilen bu olayın yonganın zarar görmesine neden oluyor. %u2018Electromigration%u2019 metal atomlarının ince tabakalara bölünmüş yonganın yapısında yer değiştirmesiyle meydana geliyor. Böyle bir durumla karşılaşmak istemiyorsanız overclock (hızaşırtma) yapmaktan kaçınmalısınız.Diğer bir sorunsa giderek gelişen yonga oluşturma teknolojilerinin yongalarda daha küçük devre elemanlarının bulunabilmesini sağlaması. Fakat bu küçülmenin bir sınır var. Yeni teknolojiler bu sınırı giderek zorlasa da bu minik transistor ler birkaç tane molekülden oluşan bir hale gelince transistor görevini gerçekleştiremeyecek.


Yonga oluşturmada kullanılan yeni teknolojiler ve materyaller her yıl %u2018en fazla şu kadar küçülebilirler%u2019 tahmininde değişikliğe neden oluyor. Şu an geleceğin silikon yongaları filanca mikron teknolojisiyle üretilir denirse bile bu açıklama çok geçmeden değiştirilmek zorunda. Fakat yonga üreticisi firmaların mevcut teknolojilerini hesaba katarak yaptıkları üretim planları gelecek vaat ediyor.Büyük yonga üreticisi firmalar mevcut yonga basım tekniklerinin sınırlarını iyi bildiklerinden yonga oluşturma teknolojileri üzerinde çalışıyorlar. Bu teknolojiler ne kadar ileriyse o kadar çok transistoru yonga paketine sığdırabilmek mümkün oluyor. Ayrıca bu yongalar daha az güç harcıyor ve daha az ısınıyor. Doğal olarak bu özellikteki yongaları yüksek frekansta çalıştırarak işlem performansını da artırıyorsunuz. Ayrıca yongaların tasarımı, işlemcilerin ısı üretme ve yüksek saat hızlarında tutarlı çalışabilmelerini etkiliyor. Yonga üretiminde kullanılan yöntem aynı tasarıma sahip iki yongadan birinin diğerine göre daha hızlı olabilmesini sağlıyor.Daha küçük transistorlara sahip yongalar (mesela işlemciler), ürettiği ısıyı daha iyi dağıtabiliyorlar. Küçük transistorlara sahip yongalar daha düşük voltaj ve yüksek frekansla nispeten yüksek işlem döngülerine ulaşabiliyor. Alternatif yonga üretimi teknikleri

Yongalara bakır bağlantıların kullanımı alüminyuma göre daha iyi sonuç vererek sınırların biraz daha zorlanabilmesini sağlıyor.Önderliğini IBM firmasının yaptığı yalıtımlı silikon SOI (Silicon On Insulation) uygulaması yongalara %20 gibi olası bir performans artışını getiriyor.Mevcut yonga basım sistemlerinin değiştirmeden SOI %u2019nin sağlayacağı ek performans yonga üreticilerinin dikkatini çekti.


Diğer yandan Intel %u2018in Moore Yasası %u2018nı devam ettirmek ve başka alanlara yaymak için yeni silikon teknolojileri ve malzemeler üzerinde gerçekleştirdiği araştırma ve geliştirme çalışmaları arasında; Aşırı Morötesi Litografisi (Extreme Ultraviolet lithography), gerilmeli silikon (strained silicon) yeni transistor dielektrik teknolojileri gibi yenilikler bulunuyor. Intel %u2018in gelecek on yılın ikinci yarısında üretmeyi planladığı yüksek hızlı Terahetz transistorlar üzerindeki araştırma projeleri, yüksek performanslı , düzlemsel olmayan, üç geçetli deneysel CMOS transistorlar üzerine odaklanmış durumda. Bu tür bir farklı transistor yapısı ile mevcut düzlemsel tasarım yapısı ile mevcut düzlemsel tasarım yerine üç boyutlu bir mimari kullanılması, transistor geçitlerini yüzey alanını arttıracak. Bu da performansı yükselterek yüksek hızlı işlemcilerin yapılmasına olanak tanıyacak. Üretim tekniklerinin değişmesine rağmen gerçekleştirilmesi gereken transistor boyutlarının mümkün olduğunca küçültülmesi.

Nedir Moore Yasası?
1965 yılında ntel %u2018in kurucularından olan Gordon Moore %u2018un ortaya attığı Moore yasasına göre işlemcilerdeki transistor sayısı 18 ayda bir ikiye katlanır.Moore, bu yasanın sonraki on yıl boyunca geçerliliğini koruyacağını tahmin etmişti ama Intel bu yasayı günümüze kadar çiğnemeden devam ettirmeyi başardı.

Atomlar ve nano teknoloji
Doğanın temel taşını oluşturan atomların gözle görülemeyecek kadar küçük olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu atomların dizilişleri sonucunda farklı tür malzemeler meydana gelmekte. Örneğin, eğer kömür atomlarının sıralanışı değiştirilebilseydi elmas bile elde edilebilirdi.Günümüzde moleküler düzeyde üretim yöntemleri açısından çok da ileri bir durumda olmadığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz.Günlük yaşamın çoğu alanında yapabildiğimiz işlemler, öğütme, ezme ve ısıtma gibi yöntemlerle maddeleri şekillendirmek.
Georgia Tech Üniversitesi profesörlerinden Ralph C. Merkle %u2018in günümüzdeki işleme teknolojisi ile çok güzel bir benzetmesi var: %u201CŞu anda gerçekleştirebildiğimiz işlemler, elerinde boks eldivenleri olan bir kişinin lego oyuncaklar ile bir şeyler yapmasına benzetilebilir.Bu küçük lego parçalarının kullanarak bir şeyler yapabilirsiniz, ama yaptıklarınız oldukça kaba bir halde olur.Halbuki bu parçaları hassas bir şekilde bir araya getirebilirsek çok daha hızlı bir biçimde daha hassas ürünler ortaya çıkabiliriz. İşte bu noktada nano teknoloji devreye giriyor.Nano teknoloji sayesinde bu eldivenleri çıkarma imkanına sahip olacağız.Doğanın temel taşlarını oluşturan atomları ucuz bir biçimde ve kolayca düzenleyebileceğiz. Bu şekilde üretilen ürünler daha dayanıklı, daha hafif ve daha hassa özelliklerle donatılmış olacak.%u201D

Nano teknoloji nedir?
Nano teknoloji, atomların tek tek kullanılarak, yalnızca çalışabilen değil, iş gören, makro, dünyada olmayan niteliklere sahip aygıtların üretilmesi ve kullanılmasını amaçlayan bir alan.Türkçe %u2018ye %u2018moleküler üretim%u2019 diye çevrilebilecek nano teknoloji kavramı, son yıllarda çokça adından söz ettirmekte. Bir nanometre, milimetrenin milyonda biri. Bir başka ifadeyle, insan saçının çapının yüzde binde biri nanometreye denk geliyor.Nano değeri, maddenin atomdan önceki son basamağını gösteriyor. Nanometre terimi, antik Yunanca %u2018da %u2018cüce%u2019 anlamına gelen %u2018nano%u2019 kökünden geliyor.Nano teknolojinin bir başka tanımıysa, üretilmek istenen maddenin, atomlarından başlayarak yapılması. Kavramı ilk defa dile getiren Amerika Birleşik Devlerin %u2018den Eric Drexler %u2018dir.Nano teknoloji üzerine yoğunlaşan Foresight Enstitüsü %u2018nin kurucusu plan Drexler, ünlü MIT laboratuarındaki eğitimi sırasında, biyolojik sistemlerden esinlenerek, moleküler makineler yapılabileceğini önermiş, nano teknoloji kavramını ortaya atan kişi olmuştur

23:48 - Aralık 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 14, 2007

 

Türkiye'de Bilim ve Teknoloji
                                                   

Bilimin insanlığın refah ve gelişmesi açısından önemi ilk kez 17. Yüzyıl başlarında İngiliz düşünürü Francis Bacon tarafından dile getirilmiştir. “Bilgi güç kaynağıdır” diyen Bacon’ı sonraki yüzyıllardaki gelişmeler doğrulamıştır. Günümüzde pek çok ülke, 1960’lı yıllardan itibaren geliştirilmeye başlanan teknoloji odaklı iktisat teorilerine uygun olarak, bilim ve teknolojiyi kalkınma modellerinin ana ekseni haline getirmiş bulunmaktadır. Türkiye, bu durumu fark edip bunun için gerekli organları kuran ülkeler arasında ilk sıralarda yer almaktadır. 1961’de kurulan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), 1963’te kurulan Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ve nihayet 1993’te kurulan Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), Türkiye’de bilim ve teknolojiyi belirlenmiş bazı sosyal hedeflere ulaşmak için yönlendirmekten, finansal destek sağlamaktan ve gerekli alt yapı ve kurumları tesis etmekten sorumlu bilim koordinasyon organlarıdır.
    
Bilim ve teknoloji söz konusu olduğunda, belki de en başta zikredilmesi gelen kurumlar üniversitelerdir. Aynı dönemde, Türkiye’de bu alanda da hızlı bir gelişme meydana gelmiştir: 1960’da sadece altı olan üniversite sayısı, 17’si vakıf (özel) olmak üzere bugün toplam 72’dir.
    
Peki, tesis edilen bütün bu bilim ve teknoloji kurumlarına karşılık, Türkiye’nin bilim ve teknoloji üretimi açısından geldiği nokta nedir? Bu yazıda bu soruya cevap aranmaktadır.
    
Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeyi değerlendirmede ve diğer ülkelerle karşılaştırmada, uluslararası kabul gören bazı göstergeler kullanılmaktadır. Bunlar, araştırma ve geliştirme (AR-GE) harcamalarının Gayri Safi Yurt İçi Hasılaya (GSYİH) oranı, her on bin çalışan nüfus başına düşen AR-GE personeli sayısı, temel atıf indeksleri (Science Citation Index, Social Science Citation Index ve Arts and Humanities Citation Index), kapsamına giren uluslararası bilimsel dergilerde yayınlanan makale sayıları ve verilen patent sayılarıdır.
Bilim ve teknoloji alanındaki faaliyetlerin bir sistem içinde yapıldığı varsayıldığında, bunlardan ilk iki gösterge, yani AR-GE Harcaması / GSYİH ve AR-GE personel sayıları, bu sistemin girdileri, son iki gösterge, yani temel atıf indeksleri kapsamındaki makale sayıları ve patent sayıları ise sistemin çıktıları olarak düşünülebilir.
    
AR-GE harcamaları ve AR-GE personeli ile ilgili istatistikler 1990 yılından itibaren Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) tarafından derlenmektedir. Patent istatistikleri ise bu işle ilgili kurum olan Türk Patent Enstitüsü (TPE) tarafından tutulmaktadır.  
    
En son yayınlanan DİE istatistiklerine göre, Türkiye’de AR-GE harcamalarının GSYİH içindeki payı 1990-1996 yılları arasında %03.2 ile %05.3 arasında değişmektedir (Grafik 1). Oysa, gelişmiş ülkelerde bu oran hemen hemen on kat daha fazladır (bazı ülkelerle karşılaştırma için Grafik 2).
    
Yine DİE istatistiklerine göre, Türkiye’de 1996 yılında Tam Zaman Eşdeğeri olarak hesaplanmış 21.983 araştırma personeli vardır. Buna göre, 10.000 iktisaden faal nüfusa düşen toplam AR-GE personeli ve araştırmacı sayısı sadece 10’dur. Bu sayı gelişmiş ülkelerde 130’a kadar çıkabilmektedir.
    
Yukarıda tasvir edilen girdi değerlerine karşılık, acaba, sistemin bilim ve teknoloji üretimindeki performansı nedir? Yukarıda açıklandığı üzere temel atıf indeksleri tarafından taranan bilimsel dergilerde yayınlanan Türkiye adresli makaleler ve Türkiye’de verilen patentler bu değerlendirmede kullanılan göstergelerdir.

 


Tablo 1: Türkiye Adresli Bilimsel Yayınların Yıllara Göre Değişimi
     
SCI    SSCI    A&HCI
1988    828    46    14
1989    979    57    11
1990    1117    79    11
1991    1206    69    20
1992    1653    85    23
1993    1928    71    23
1994    2308    97    16
1995    2652    103    20
1996    3774    166    25
1997    4410    184    33
1998    4820    -    -
     
Söz konusu bu atıf indekslerinde yayınlanan Türkiye adresli makale sayıları on yıllık dönem için (1988-1998) Tablo 1’de verilmiştir. Grafik 3, bu tablodaki verilerin grafiğidir. Tablo’da görüldüğü üzere, son on yılda fen ve teknik bilimler alanlarındaki bilimsel yayın sayımız yaklaşık altı, sosyal bilim alanlarındaki yayın sayımız ise yaklaşık dört kat artmıştır. Özellikle fen bilimleri alanlarındaki artış çok hızlıdır. Bu artış Grafik 3’te daha çarpıcı olarak görünmektedir. Türkiye, bu alanda dünya ülkeleri arasında 1988 yılında 41. sırada iken, 1998’de 25.liğe yükselmiştir.
    
Bu tablodaki verilerden, daha açıkçası, SCI kapsamındaki makale sayılarında görülen hızlı artıştan hareketle, Türkiye’deki AR-GE sisteminin durumuyla ilgili olarak, sistemde ciddi reformlar yapılmasını engelleyebilecek ölçüde iyimser yorumlar yapılmaktadır. Bunun en son örneği, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanı  başkanı Kemal Gürüz’ün “Türk Yükseköğretim Sistemi”  başlıklı Cumhurbaşkanına yaptığı sunuşta görülmektedir.
     
Makale sayılarında bu hızlı artışın gerçekleştiği dönemde, sistem girdilerinde herhangi bir önemli artış yoktur. Dahası, araştırmalar göstermektedir ki, yine bu dönemde bilimsel araştırmanın vazgeçilmez unsuru olan bilgi-işlem alt yapısı da son derece yetersizdir. Peki o zaman, bilimde mucizeye yer olmadığına göre, acaba bu artış nereden kaynaklanmaktadır?
    
Bu soruya cevap verebilmek için başka faktörlere bakmak gerekmektedir. Bunlardan birincisi, temel atıf indekslerinde yayınlanan söz konusu makalelerin niteliksel incelenmesidir. Yayınlanan bu makaleler gerçekte bilime bir şey katmakta mıdır, yoksa büyük ölçüde, uygulanan “yayınla veya yok ol” politikasının bir sonucu mudur? Bu araştırılması gereken bir konudur.
    
İncelenmesi gereken ikinci ve en önemli faktör ise, aynı dönemde yurtdışına gönderilen öğrencilerdir. 1983’ten sonra, üniversitelere öğretim elemanı yetiştirmek amacıyla YÖK tarafından yurt dışına mastır ve doktora yapmak üzere çok sayıda öğrenci gönderilmiştir. Bu öğrencilerin büyük çoğunluğu, 4-5 yıl içinde öğrenimlerini tamamlayarak yurda dönmüştür. SCI’deki Türkiye adresli makale sayılarındaki hızlı artışın başladığı 1988 yılı bu öğrencilerin yurda dönmeye başladıkları zamana denk gelmektedir. Bu öğrencilerin doktora çalışmaları kapsamında yaptıkları araştırmaları, yurda döndükten sonra yayınlamalarından tabii bir şey olamaz ve yüzeysel gözlemler de bunun böyle olduğunu göstermektedir. Burada sorulması gereken soru, acaba bu öğrencilerin yurt dışında yaptıkları doktora çalışmalarına dayalı yayınları, ne dereceye kadar Türkiye’de yapılmış AR-GE sonucu sayılabilir?
    
Bu sorulara tatmin edici cevaplar verilebilmesi için yurt dışına gönderilmiş olan bu öğrencilerle ilgili kapsamlı verilerin derlenmiş olması gerekmektedir. Türkiye, yurt dışına öğrenci gönderme sürecinde yılda 70 milyon Amerikan Doları harcama yapıyor olmasına rağmen, bu sürecin optimal etkinliğini incelemeye yarayacak kapsamlı veriler henüz derlenmemiştir. Sadece bu değil, Türkiye’de AR-GE siteminin sağlıklı bir değerlendirmesini yapmaya yarayacak diğer alanlardaki temel veriler de derlenmemiştir. Mesela, şu anda Türkiye’de kimin hangi projeyi hangi bütçe ile yaptığını gösteren toplu bir envanter yoktur.
    
Patent istatistikleri Türkiye’de AR-GE sisteminin çıktıları hakkında daha gerçekçi fikir vermektedir. Bu istatistikler Tablo 2’de verilmiştir. Tabloda da görüldüğü üzere, 1988-1998 yılları arasında Türkiye'de toplam 7277 patent verilmiştir. Ancak, bunun sadece %6.9'u Türkiye'de ikamet edenler tarafından alınmıştır. Bu yüzdeye giren patentlerin yıllara göre dağılımında ise herhangi bir artış gözlenmemektedir.
Tablo 2: Türkiye'de Patent İstatistikleri

PATENT BAŞVURULARI    VERİLEN PATENTLER
YILLAR    YERLİ    YABANCI    TOPLAM    YERLİ    YABANCI    TOPLAM

1988    154     746    900    53    319    372
1989    154     894    1048    31    450    481
1990    138     1090    1228    48    438    486
1991    136     1073    1209    60    632    692
1992    190     1062    1252    54    621    675
1993    168     1071    1239    52    740    792
1994    148     1244    1392    61    1138    1199
1995    178     1520    1698    64    661    725
1996    187     718    905    47    554    601
1997    210     1329    1539    7    451    458
1998    213     2279    2492    32    764    796
    
Yukarıdaki incelemeden Türkiye’de bilim ve teknolojinin durumu ile ilgili şu sonuç çıkartılabilir: Bilim politikası alanında dünyadaki gelişmeler iyi takip edilmiş, ancak Türkiye için belirlenen hedeflere ulaşılmasında, başka bir deyişle uygulamada tamamen başarısız olunmuştur. Hiç olmazsa mevcut kaynakların etkili ve verimli kullanılmasını sağlayacak mekanizmalar oluşturulamamış, bu mekanizmaların işleyişini sağlayacak temel veriler derlenememiştir. Derlenenler ise standart yokluğundan kullanışsız durumdadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, AR-GE alanında kimin ne yaptığı bilinmemekte, zaten kıt olan kaynaklar böylece çarçur edilmektedir.
    
Bu duruma göre, Türkiye’de AR-GE alanında ilk yapılması gereken iş, mevcut AR-GE kaynaklarının (finansal ve insan gücü) etkili ve verimli kullanılmasına yönelik olarak sistem içinde bilgi akışı, koordinasyon, denetim ve değerlendirme mekanizmalarının tesis edilmesidir. Bu çerçevede, öncelikle yapılması gereken bir proje AR-GE birimleri arasında güçlü bir bilgisayar ağı ve bu ağ üzerinde uygun biçimlerde kullanıma sunmak üzere temel verileri bulunduran bir dizi bilgi bankasının oluşturulmasıdır. Bu bilgi bankaları arasında bir Türkiye Proje Bilgi Bankası mutlaka yer almalıdır.
 
 Bundan sonra yapılması gereken ikinci iş, genel bütçe hazırlanırken bilim ve teknoloji alanındaki yatırımlara öncelik verilmesidir; AR-GE harcaması / GSYİH en az %2’ye çıkartılmalıdır. 21. Yüzyılda varlığını güçlenerek sürdürmek isteyen Türkiye, önceliklerini iyi belirlemek zorundadır.

23:47 - Aralık 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 14, 2007
 Matematik felsefesi

Matematik bir çok disiplinin birlesmesidir. Euclides Geometrisi, Cebir, Grup Teorisi, Analiz, Reel Analiz, Karmasik Analiz, Olasilik, Fonksiyonel Analiz, Diferansiyel Denklemler, Euclides-disi Geometri ve daha nice disiplinlerin ortak özelligi, tanimsiz kavramlarin kabulü ile basliyor olmalaridir. Sonrasinda gelen bütün kavramlar baslangiçta kabul edilenler üzerinde tanimlanirlar. Örnegin nokta Euclides geometrisinde pozitif tam sayi, cebirde ise tanimsiz kavramdir.

 

                                              


Matematik sadece özenle gelistirilmis bilimsel bir teori olmayip, ayni zamanda modern bilimin de temeli olmustur. Bilimde bir teorinin gerçekten bilimsel olmasini belirleyen ölçütlerden biri matematik kullanimidir. Matematigin soyutlugu bir çok insani korkutur ve uzaklastirir. Isin ilginci soyut olus, insanlar tarafindan gözlenip asiklamada zorluk cekiste bir numarali kurtaricidir. B.Russell "Matematik sadece dogruyu söylemekle kalmaz ayni zamanda onun güzelligini de ortaya çikartir" der . Matematikteki ahenk veya düzen kimi zaman bazi filozoflara, bilim adamlarina bir resmin renk ahengini, bir müzigin durulugunu animsatir. Kimisi bunun karsisinda hayranligini, sevinç ve heyecanini gizleyemez. Her ne kadar baslangiçta matematik dogayi ve insanlari ilgilendiren problemlerin çözümü olsa da, matematikçiler matematigi bu alanindan alip, bilinçlerinde olusan problemlere kavramsal çözümler düsünsel eylemine dönüstürürler. Örnegin Geometri, ilk önce alan hesaplanmasi ve astronomik çalismalardaki yildizlarin yeri ve hareketlerinin gozlenmesi ile baslamistir. Olasilik kumar oyunlarinda kazanma hirsina kesinligin nasil maledilecegi ile baslamistir. Ama bugün bu dallara baktigimizda baslangiçta yarattigimiz bu disiplinlerin artik kontrolümüzden çikip kendi içinde kendi problemlerini yaratip onlarin soyut çözümleri ile ugrastigini görürüz. Bilim içinde üretilmis problemlerin toplum ve dogadaki problemlerin çözümü ile ilgili olabilecegi gibi, hiç bir ilgisi de olmaya bilir demek ki. Onun öz kaynaklarindan biri belki de temeli, matematigin bilim adamina verdigi haz duygusunun ölçütünün olmamasidir.
Tarih içinde bilimlere bakildiginda, soyut matematikte bir konu ortaya çiktiktan sonra, zaman içinde bunun baska bir bilim dalinda uygulandigina tanik oluyoruz. Veya matematikteki bir problem fiziksel bir olayi açiklamakla ortaya çiksa bile bu problem baska bilim dallarinda farkli olaylari açiklamak için de kullanilir. Örnegin olasilik artik kumarbazlarin ihtiyaçlarindan çok fizikçi ve matematikçilerin isini görür.
Bir çok bilim dali, matematigin dilini kullanir. Ama bu dil bizim bildigimiz diger dillerden elbet çok farklidir, daha sinirli ve daha katidir.
Diger bilimler ile matematik arasindaki temel farkliliklar düsünce sistemlerinde ve ispat-açiklama yöntemlerindedir. Birincisinde olgusal içerik bulunur, yani gözlemin sonucundaki açiklama yeterli olur. Matematiksel düsüncede ise kavramsallik vardir, yani "gözlenen olayi olgusal açiklama yerine iliskileri teorem olarak ispatlama". Matematiksel olusta açiklik ve kesinlik vardir. Dogruluk süphe götürmez kuru gerçektir. Ispat yapilmadigi sürece genelleme yapilmaz. "Her çift sayi iki asal sayinin toplami olarak yazilabilir" hipotezini çürütür tek bir örnek bulunamamis olunsa bile bu yönde bir genelleme yapilmaz. Matematikçiler kanit toplamaktan çok ispata yönelirler.
Gelisim kaynaklari, yaratici imge ve sezgilerini, mantiksal yapisini gelecekteki yazilarimda daha ayrintili verecegim matematikselligin öznel düsünce etkinliklerindeki farkli yaklasimlarinin dogal kaynagi matematik felsefesini  ana temalari ;

Matematik felsefesi denildiginde konu bir çogunuza belki soguk ya da anlamsiz geliyordur. Oysa konu büyüleyici ve çekici. Bu yazinin hedefi bazi okuyuculari büyülemekten çok, çekiciligin etki alanina insanlari toparlayip neden sonuç iliskilerinde bilginin kaynagini ve matematigin temelini sorgulama biçimleri üzerinde birlikte düsünmek.
Soyut matematik daima rasyonel düsüncenin dorugundadir. Matematiksel sonuçlar sayilar teorisinden geometrik sekillere, küme teorisinden fonksiyonel analizin karmasik yapisina kadar dogrulugun bükülmez en sert örneklerini olustururlar. Kimi zaman kavramlar çok basit ve sadedir, ama yine de her insan beyni bu dogrulukla barisik degildir. Benim kaygim ya da tasam barisi saglamak, bagnazligi bozguna ugratmak. Kaygim düsün ufuklarimizi ÖZGÜR kildirmanin yöntem ve biçimlerini sorgulamamiz üzerine.
Matematik entellektüel yasantimizin içine girdi mi, modern, ileriye dönük degisimlere açik bir toplumun sekillenmesinde en temel görevi üstlenir. Amacim elbet matematigi bir yana, bilimi bir yana koymak degil, bunu yaptigimizda anarsi ve terör girer günlük yasama. Bilimi anlamak da mümkün olmaz. Rasyonel düsüncede matematik ve bilim birlikte üretkendirler. Bir köprünün insasindan tutun da, internet baglantilarina kadar yasamin her yerinde esrarengiz güçlerini birlikte sergilerler. Yasamda matematigin degerini sorguladiginizda karsinizda matematik felsefesini bulursunuz. Sonlu insanin sonsuzluk ile nasil oynadigini, matematigi nasil yarattigini düsündükçe karsimiza yine matematik felsefesi çikar.
Bütün tutarliligi içinde matematigin degisik bir niteligi vardir ve bu nitelik oldukça zorludur. Bizi bastan çikaran matematikteki kesinlik, objektiflik, matematiksel düzendeki sonuçlarin estetik zihinsel güzelligidir. Insanoglunun bu gerçek ile nasil bir baglanti kurdugunu kolaya kaçmadan açiklamamiz gerekiyor. Baska bir deyis ile biçimsel ya da tanimsal semboller ile oynanmasi, matematigin bakis açisina ve platonik dünyasina kendimizi tam anlami ile vermemizi gerektirir. Bu isi uzun yillar önce temelciler çok iyi yaptilar. Matematigin nasil yaratildigini ince ince çözümlemeye ve sonra dokumaya ugrastilar.
Matematik felsefesindeki temel sorunlardan biri geleneksel yapimci düsüncenin kavramlari ile realistik matematiksel kavramlar  
 
Russel,B "Intro. to Matematical Philosophy",London

23:46 - Aralık 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 14, 2007

Saç Dökülmesi Kader Değil...

Saç dökülmesi, bugün artık kadın erkek herkesin ortak sorunu. Daha çok genetik unsurlara bağlanan saç dökülmesinin tek kalıcı çözümü saç ekimi yaptırmaktan geçiyor. Ancak saç ekimi ameliyatına girmeden önce veya kelliğe boyun eğmeden önce bu konuda mümkün olan her türlü araştırmayı yapıp, gereken her şeyi öğrenmelisiniz. Yapmanız gerekenlerin başında da güvenilir ve deneyimli bir doktor ve saç ekim merkezi seçmek geliyor.

 

Saç bakımı, saç ekimi, saç kesimi, saç kurutma, saç mezoterapisi, saç nakli, saç ekim merkezleri hakkındaki herşeyi bloğumda bulabilirsiniz...

 




Günde 100 kadar saç teliniz dökülüyorsa huzursuz olmayın. Bu dökülme yeni çıkan saçlarla dengelendiği için gayet normal. Saçlarınızın

sağlığını korumaya devam etmeniz yeterli.

Normal sınırların dışında bir saç dökülmesi yaşıyorsanız, mutlaka  önlem almanız gerekiyor. Eğer bir saç hastalığınız yoksa, normalden  fazla saç dökülmesinin genellikle 3 nedeni vardır:
- İlkbahar ve sonbahardaki iklim değişimleri.
-
Hamileliğe bağlı hormonal değişiklikler ( özellikle doğumdan sonraki  3 aylık dönem)
- Bilinçsiz olarak uygulanan zayıflama rejimleri.
 

Ne yapmalı?

Saç dökülmesini engellemek için en az 3 ay bakım uygulamanız gerekir. Ayrıca bu bakımı beslenme ile de takviye etmelisiniz. Unutmayın, saç kökünün beslenmesi yediklerimizle doğrudan ilişkilidir. Özellikle H, B5, B6, çinko gibi saçı besleyen vitamin, mineral ve besinlerden mahrum kalmayın.

Saçınızı saç yapınıza uygun ve sık yıkama için hazırlanmış bir şampuanla her gün yıkayın.

Bebek şampuanı kullanmayın. Büyüklerin saçları için yetersizdir. 


Haftada bir kez mutlaka besleyici ve nemlendirici maske uygulayın. Bu, saçınızı hem dışarıdan gelecek zararlı etkenlere karşı korur hem de kuvvetlendirir.


Güneşlenme, havuz ve deniz sırasında koruyucu ürün kullanın.

 


İlaçlara Bağlı Saç Dökülmeleri

Pek çok ilaç saç büyümesi üzerine baskılayıcı tarzda etki yapabilir. Saç folikülleri yüksek oranda kan alan bölgelerdir. Vücuda giren herhangi bir ilaç kan yoluyla saç köküne gelir. Eğer ilaç uzun süre alınır ve yoğun bir biçimde saç köküne gelirse tüm saçlar dökülebilir(diffuz alopesi).
  • Kanser ilaçları,
  • Yanlışlıkla yada intihar amacıyla alınan talyum,
  • A vitamini fazla alınımı,
  • Sentetik ağızdan alınan retinoidler,
  • Heparin,
  • Flucunazole,
  • Doğum kontrol hapları
en sık saç dökülmesi yapan ilaçlardır.
 Androjenler  Danozol
 Antifungaller  Flukonazol, ıtrakonazol
 Antihipertansifler  ACE inhibitörleri, potasyum tiosiyanad
 Antiinflamatuarlar  Proksikam, tenoksikam, ibuprofen, naproksen
 Antikoagülanlar  Kumarin, heparin, heparinoidler
 Antikolesterolemikler  Klobifrat, gemfibrozil
 Antikonvülzanlar  Dilantin, karbamezapin, valporik asit, trimetadion
 Antineoplazikler

 Altretamin, amsakrin, bleomisin, karboplatin, siklofosfamid,  sisplatin, sitoksan,sitarabin, daktinomisin, daunorubisin,  dakarbazin, doksetaksel, etoposid, gemsitabin, gahapentin, ...

 Antitrioid ajanlar  Tiourasil, karbimazol, tiosiyanat, iodin
 Antülserler  Simetidin, ranitidin, famodin, omeprazol
 Antiviraller  Lamivudin, zidovudin
 ß-blokerler  Propranolol, atenolol, metapronol, lımolol,
 Psikotroplar  Amfetamin, antidepresanlar, diksirazin, lityum, tranilsiprimin, flurobutirofenon
 Retinoidler  İzotretionin, etretinat, asitretin
 Diğer

 Talyum, bizmut, boratlar, bromokriptin, gentamisin, kolşisin,  levo dopa, minoksidil, iv immünglobulin, oral kontraseptifler, ...

Tablo 1: Diffüz alopesi yapan ilaçlar

İlaçlara bağlı saç dökülmeleri genellikle geri dönüşümlüdür.

 

 

SAÇ NİÇİN DÖKÜLÜR? (VII)

Genetik Hastalıklar ve Saç

Diğer konularda belirtildiği gibi saç dökülmesinin genetik nedenlerini, genetik yatkınlık zemininde başka nedenlerin eklenmesiyle oluşan bir durum mu yoksa tamamen genetik dışı başka nedenlerle mi geliştiği konusu son derece önemlidir. Zira tamamen genetik nedenli bir saç dökülmesinin tedavisi farklı olacak, salgı sistemine bağlı bir nedenle oluşan saç dökülmesi tedavisi farklı olacaktır. Anemiye veya salgı sistemine bağlı bir hastalığa veya ağır geçirilmiş ateşli hastalığa bağlı saç dökülmesinin tedavi yaklaşımı ayrı ayrı olacaktır.
Androgenetik Alopesi (erkeksi saç dökülmesi) cinsiyetten etkilenen Otosomal dominant bir durumdur. Erkekler hastalık genini sadece tek ebeveynlerinden de alsalar hastalığı gösterirler, ancak kadınlar androjen hormonları erkeklerden daha az olduğundan heterozigot durumunda hastalığı göstermezler. Kadınlar ancak homozigot olurlarsa (her iki ebeveynden de geni alırlarsa) hastalığı gösterirler.
Genetik hastalık ve saç konusu üç ana bölüm halinde incelenebilir:
  1. Sadece saçları etkileyen genetik hastalıklar (bkz. Tablo1).
  2. Ön planda deri ile ilgili hastalıklar olan diş ve tırnak anormallikleri gösteren genetik hastalıklar (bkz. Tablo2).
  3. Genetik hastalıklarda gözlenen saç hastalıklar (bkz. Tablo3).
Sonuç olarak genetik hastalıkların önemli bir kısmında saç bulgularına rastlanır, ayrıca da pek çok birincil saç hastalığında genetik faktörler etkilidir. Tanı konurken dermatoloji ve genetik uzmanlarının görüşünü almak gereklidir.

 Hastalık

 Kalıtım Şekli

 Androjenik Alopesi

 Cinsiyetten etkilenen otozomal dominant kalıtım

 Hipotrikoz Sendromu  Otozomal resesif
 Erken Beyazlama Sendromu  Otozomal dominant
 Psödopelad  Otozomal dominant
 Gevşek anajen Sendromu  Otozomal dominant, genetik heterojenite
 Yünsü saç  Otozomal dominant
 Alopesi areata  Otozomal dominant
 Ailevi Fokal Alopesi  Otozomal dominant
Tablo 1: Sadece Saç Bulgusu Olan Genetik Hastalıklar

 Hastalık

 Saç bulgusu

 Kalıtım Şekli

 İncontinentia Pigmenti

 Atrofik Patchy alopesi, mat, tel gibi  kaba seyrek

 X'e bağlı dominant, erkeklerde lethal

 Dizkeratozis Congenita  Seyrek ve ince, nadiren erken  beyazlama  X'e bağlı resesif
 Trichoodontoonychial disp.  Ciddi hipotrikoz  Otozomal resesif
 Hipohidrotik Ektodermal  Displazi  İnce, kuru, hipokromik, seyrek lopesi  X'e bağlı resesif
 Hay-Wells Sendromu  Seyrek alopesi  Otozomal dominant
 Goltz Sendromu  Seyrek ve kırılgan, lokalize alopesi  X'e bağlı dominant, erkeklerde lethal
 Rapp.Hodgkin Ektodermal  Seyrek ve ince saç, pili canalicüli  Otozomal dominant
Tablo 2: Dermatolojik bulguların ön planda olduğu sendromlarda saç bulguları ve kalıtım özellikleri

 Seyrek saç (sparse)

 Cockayne Sendromu, Homosistinüri

 Kıvrık (Kinky)  Menkes Sendromu
 Cılız saç (fine)  Rapp.Hodgkin Ektodermal Displazi Send.
 Açık renk (blonde)  Prader Willi Sendromu, Fenilketonüri, Albinizm
 Kıvırcık (curly)  Cardio-Facio-Cutaneus Sendromu
 İnce (thin)  Hallerman Streiff Sendromu, Weawer Sendromu, Tricho-  Rhino- Phalangeal Sendromu
 Tel gibi (wiry)  EEC Sendromu
 Kırılgan (fragile)  Mc Kusick tipi Metafizeal Displazi
 Yavaş uzama  Oculodentodigital Sendrom
 Beyaz perçem  Waardenburg S. Whiteforelock with malformations
 Erken Beyazlama  Waardenburg Sendromu, Rothmund-Thomson Sendromu
 Kuru (dry)  Oral-Facial-Digital Sendrom
 Düşük ense saç çizgisi  Turner Sendromu, Penta X Sendromu, Klippel-Feil Squensi
 Alopesi  Werner S. Johanson Blizzard S., Lenz-Majevsky Hyperostosis S.,  Dubowitz S., GAPO Sendromu
 Widow's peak

 Aarskorg Sendromu

Tablo 3: Genetik Sendromlarda sık görülen saç bulguları
 
 

SAÇ NİÇİN DÖKÜLÜR? (VIII)

Androgenetik Alopesi

Androgenetik alopesi erkeklik hormonu olan androgenler tarafından etkilenen, genetik olarak yatkın olan kişilerde genellikle puberte sonrası dönemde 20li 30lu yaşlarda ortaya çıkan ve öncelikle alın bölgesindeki saç çizgisinin çekilmesi ile sonrada tepe bölgesinin incelip açılmasıyla ortaya çıkan durumdur. Bir çok isim verilmesine rağmen en sık kullanılan isimler Androgenetik Alopesi, Male patern alopesi, olağan kellik gibi isimledir. Tüm kafayı kaplayabileceği gibi, büyük sıklıkla şakaklar ve ense bölgesini tutmaz. Bir hastalık olarak kabul edilmez onun yerine erkeklerin karakteristik yapısı olarak kabul edilir. Kadınlarda da Androgenetik Alopesi oluşabilir ancak oluşma şekli farklıdır.
Ergenlik dönemi sonrası erkeklerin yaklaşık yarısı androgenetik alopesi ile karşılaşabilir. Androgenetik alopeside üç etken baş rol oynar:
  • Yaşlanma
Yaşlanan organizmanın dayanıklılığı azalır. Saç da bir organizma parçası olduğundan, geçen yıllar saçların da dayanıklılıgını azaltır. Genetik olarak yatkınlığı olan kişilerde geçen zaman içerisinde saç dökülmesi oranı artar.
  • Hormonlar
Kellik konusundaki araştırmalar 4000 yıl önce Mısırda başlamıştır. Androgenetik alopesinin ilk tıbbi tanımlamasını M.Ö. 4.yyda Aristo'nun yaptığı söylenmektedir. Filozof kellik ile cinsellik arasındaki ilişkiyi tarif etmiştir. Yıllar sonra bazı araştırmalar yine bu yönde çalışmışlar, kısırlaştırılan erkeklerin kelleşmediklerini tespit etmişler ve Abdülhamit'in döneminde araştırmalar yapmışlardır. Eski ve yeni tüm araştırmalr şunu ortaya koymuştur: Kelleşme ile erkeklik hormonu arasında bir ilişki vardır. Androgen hormonu erkeklik hormonudur. Bir androgen hormonu olan testeron Alfa-5 redüktaz isimli enzim tarafından dihidrotestosterona (DHT) dönüştürülür. DHT de saç kökleri üzerindeki reseptörlere baglanarak etkisini gösterir. Alfa-5 redüktaz enzim eksikliği olan erkeklerde saç dökülmesi oluşmaz. DHT genetik olarak yatkınlığı olan kişilerde anagen faz süresini kısaltır. Bu durum her saç yaşam döngüsünde anajen fazın daha da kısalmasına yol açar. Bu saçın maulaşabileceği maksimum saç uzunluğunun azalması ve saçların genel görünümünde anagen fazında olan saçların göreceli olarak azalması demektir.
Katajen ve telojen faz (ara faz ve dinlenme fazı) saçın dökülmesi ile sonlanır. Bu fazlarda süre olarak değişiklik olmaz. Ancak anajen faz kısaldığında herhangi bir anda tüm saç kütlelerindeki oranlar göreceli olarak artmış olur. Bu da orantısal olarak daha fazla saçın dökülmesi demektir.
Anajen fazda normalde iki tip saç üretilir: 1. Terminal(kalın ve renkli)saçlar 2. Vellus (ince ve renksiz) saçlar. Bilindiği gibi vellus saçlar daha çabuk dökülen saçlardır. Yine Androgenetik Alopesi kişilerde hormonların ve genlerin etkisiyle terminal saç köklerinde gittikçe hızlanan bir biçimde küçülme (minyatürizasyon) oluşur. Bunun sonucu terminal saçlar vellus saçlara benzemeye başlar. Minyatürize olmuş köklerde zayıf, ince ve renksiz (vellus) saçlar üremeye başlar. Küçülmeye devam eden kökler bir süre sonra mikroskopla incelendiğinde hücre kılıfının bir kalıntısı haline döndüğü görülür ve saç kökü böylelikle yok olur.
Hem erkekler hem de kadınlar androjen hormonu taşırlar. Herkeste bu hormonlar olduğuna göre niçin herkesin saçının dökülmediği sorulabilir. Burada genetik taşıyıcılık olması yanında aşağıda belirtilen hususlar da önemlidir:
  1. Androgenetik Alopesi olanların saçındaki androjen reseptörlerinin sayısı fazladır. Hormon normal düzeyde olsa onu bağlayan reseptör çok olduğundan hormonun saç üzerine etkisi çok olmaktadır.
  2. Androgenetik Alopesili kişilerin reseptörleri daha hasastır.
  3. Androgenetik Alopesili vakalarının Alfa-5 redüktaz enzimi aktivitesi daha fazladır.
  • Genler
Sıklık
Ergenlik dönemi sonrası beyaz erkeklerin %94.96sında alın bölgesindeki saç çizgisinde gerileme olduğu, yaklaşık %50sinde de alın ve tepe bölgesinde dmkülme olduğu belirtilmiştir.
Erkeklerin %30u 25 yaşında, %40ı 40 yaşında, %50si 50 yaşında Androgenetik Alopesi belirtisi gösterir.
Kadınların %20-30 kadarında da Androgenetik Alopesi görülür.
 
 

SAÇ NİÇİN DÖKÜLÜR? (IX)

Gebelik ve Saç Dökülmesi

Telojen Effluvium
Ateşli hastalık, doğum, kronik sistemik hastalıklar, aşırı stresler, heparin vb ilaçların alınması sonucu ya da yeni doğan bebeklerde görülen hızlı gelişen saç kaybı bu isim altında incelenir. Ayrıca trioıd hormonunun azalması, ağır cerrahi operasyonlar, anestezi alınması ve aşırı diyetler sonucunda da bu tarz saç dökülmesi oluşur.
Bazı araştırmalar ise saç siklusunun farklı fazlarında gelişen değişiklikler temelinde tanımlama yapmıştır.
  1. Erken anajen terk. Normal anajen faz 2.7 yıl sürer. Bu tip saç dökülmelerinde ise saç folikülleri bu süreyi doldurmadan telojen faza girer. İlaç alımında, yüksek ateş esnasında oluşan saç dökülmeleri bu tiptir.
  2. Gecikmiş anajen terk. Burada anajen faz uzun sürer. Normalde belli bir sayıda saç folikülü anajen fazdan telojen faza geçmesi gerekiyorken, bu işlem gerçekleşmez ve neden ortadan kalkınca normalden çok fazla saç kökü telojene geçer (Birikmiş anajen fazdaki saç folikülü nedeniyle) ve bir anda çok miktarda saç dökülür. Gebelik sonrası saç dökülmesi bu tiptir.
  3. Kısa anajen. Bazı vakalarda anajen faz kısa sürer bu da anajen/telojen oranını yükseltir. Bir anda dökülen saç sayısı artar.
  4. Erken telojen terk.
  5. Gecikmiş telojen terk. Mevsimsel saç dökülmesi bu yolla olmaktadır.
Telojen effluvium daha sıklıkla kadınlarda görülür. Akut telojen effluvium 2-6 ay sürer ve tam iyileşir.

Telojen effluvium ve gebelik

Gebelik sonrası telojen effluvium fonksiyonel olarak gecikmiş anajen fazın en çarpıcı örneğidir. Yapılan çalışmalar gebeliğin son döneminde telojenin iyice azaldığını göstermiştir. Gebeliğin son döneminde anajen oranı %95'e kadar çıkabilir.
Doğumdan sonra genellikle (2 ve 3 ay sonra) anajen saçlar telojen saça döner ve saç dökülmesi belirgin hale gelir. Normal saç dökülmesinden 2-3 kat daha fazla saç dökülür. Bu süre genellikle 2 veya 3 ay sonra başlar ancak 6 aya hatta 1 yıla kadar uzayabilir
Telojen effluvium'a ilaçlar, kaza ile bulaşma sonucu alınan selenyum ve arsenik, biyotin yetmezliği, damardan beslenme ve aşırı çiğ yumurta akının alımı da sebep olabilir. Diyaliz hastalarında görülebilir.

 

 


SAÇ NİÇİN DÖKÜLÜR?

Saç dökülmesi hem erkeklerde hem de kadınlarda görülebilir. Erkeklerde daha sık olarak görülen saç dökülmesi, 25 yaşına kadar erkeklerin %25'ini, 40 yaşına kadar %40'ını, 50 yaşına kadar %50'sini etkiler.
Saç dökülmesinin tedavisine geçmeden önce, saç dökülmesinin tipi mutlaka bir uzman hekim tarafından incelenmelidir. Zira bir çok hastalık, bir çok hormonal, metobolik ve besinsel etkiler ile saç dökülmesi oluşabilir. Bunlar ortadan kaldırılmadan %100 tedavi hiçbir zaman mümküm olmaz.
 

Olağan saç dökülmesi

Ömrünü tamamlamış saç kendiliğinden veya dış etkilerle (tarama, şampuanla yıkama, fırçalama, saça şekil verme çalışmaları) dökülür. Bunun yerine yeni saç çıkar. Günde ortalama 100 adet saç dökülür. Yeni doğan bebekte ve hamilelikte görülen saç dökülmeleri kısmen olağan saç dökülmesi sayılabilir.
 
 

Stres ve Saç Dökülmesi

Deri hastalıkları ile stres ve ruhsal olaylar arsındaki ilişki öteden beri bilinir. Kişi psikolojik sıkıntılarını kişisel yada ailsel sorunlarını bir dermatolojik problem halinde yansıtabilmektedir. Ayrıca kendiliğinden oluşmuş bir deri problemi (saç dökülmesi) kişide vücut imajını zedeleyecek bireysel, psikolojik bozukluklara ve hatta psikososyal olumsuzluklara yol açabilmektedir. Kısaca anlatılmak istenirse, saç dökülmesi ve stres arasında iki çeşit ilişki söz konusudur:
  1. Birinci ilişki nörotik bir ruhsal yapının desteklediği görünürde organik bir neden olmaksızın, stresin körüklediği saç dökülmeleri oluşabilir.
  2. İkinci ilişki ise saç dökülmesi sonucu oluşan görünüme karşı kişinin geliştirdiği psikolojik reaksiyonlardır.
Stres zemininde gelişen saç dökülmelerine ilişkin çeşitli önlemler çok eski tarihe dayanır. Tıp literatürü ani, ciddi stres sonucu ortaya çıkan dramatik saç kayıpları örnekleri ile doludur. Sevilen birinin ölümü, sevgiliden ayrılık, iş kaybı,? gibi akut, ciddi stres halleri çarpıcı, hızlı, şiddetli saç dökülmelerine yol açabilir ve bu duruma stresle tetiklenen telojen effluvium denir.
Kronik, sinsi, yavaş gidişli saç dökülmelerinde, dış etkilerin yanında psikonevrozlar ve kronik anksiyete de etkilidir. Burada saç köklerinin anajen evreden telojen evreye prematür presipitasyonu yoluyla strese yanıt oluştuğu düşünülmektedir.
Alopesi areata (Saç Kıran): Madeni para büyüklüğünde, yani 2-2,5 cm çapında dairesel ? oluşan saç dökülmesidir. Her iki cinste oluşabilir. Çoğu vaka kendiliğinden geçer. Bu hastalığın ortaya çıkışında psikososyal streslerinetkili olduğu gösterilmiştir. Özellikle çocuk hastalarda yapılan incelemeler saç dökülmesi öncesi dönemde çocukların negatif yaşam olaylarıyla karşı karşıya kaldıkları tespit edilmiştir.
Psikolojik stres sonrası olan saç dökülmelerinin altında yatan esas olay psiko-nöroendokrin sistem ile immun sistem arasındaki karmaşık etkileşmedir. Yani immun sistem psikolojik olayların etkisiyle harekete geçer ve sonuçta saç dökülmesi meydana gelir.
Stres ile saç dökülmesi arasındaki ikinci ilişki saç dökülmesinin yarattığı psikolojik sorunlar (stres)dır.
Saçı dökülen insanlarda yapılan çeşitli psikolojik ölçümler benlik duygusu, vücut imajı, öz saygı, kendine güven gibi duyguları etkilediği ortaya çıkmıştır.
Saç dökülmesi yaşayan kadın ve erkeklerde yapılan çalışmalarda erkeklerde saç kaybının artmasıyla depresyon, içe dönüklük, aşırı sinirlilik, özbenlik duygusunda azalma gibi olumsuz sonuçlar çıkarken, kadınların da günlük yaşamlarını negatif etkilediği ve sosyal problemler yaşadıkları görülmüştür. Erkeklerin aktif olarak bu durumla başa çıkabildikleri ancak kadınlarda saça cinsel kimlik, seksüalite, çekicilik gibi kültürel ve kişisel özel anlamlar verildiğinden başa çıkmaları daha zor olmaktadır. Bu tip kişiler toplum içersinde daha gergin, utangaç davranmakta, boyunlarını daha dik tutmakta (boyun ağrısına yol açan), sık sık saçını yıkamak, kurutmak gibi yöntemlere başvurmaktadırlar. Sonuç olarak stresli, gergin, psikolojik problemleri olan bireyler olmaktadırlar. Tedavi konseptinde bu durum dikkate alınmalıdır. Tedavide bilgilendirme, empatik dinleme ve davranışları iyileştirme gibi psikosoyal destek gerekirse ilaç tedavisi uygulanabilir.
 

Kozmetik Uygulamaların Ortaya Çıkardığı Saç Problemleri

Uzun yıllardır temel amaç olarak saçı düzenli tutmak ve görünümünü güzelleştirmek için değişik yöntemler uygulanagelmektedir. Bunlar kimyasal maddeler, kozmetik ürünler vs. dir. Ancak bu maddeler ve yöntemler saç ve saçlı deri için fiziksel bir travma nedeni olur ve bazen istenilmeyen yada kalıcı olabilen değişikliğe yol açar. Uygulamaların yalnış yapılması, kimyasal maddelerin içindeki etken maddeler ve uygulama yapılan saçın kalitesi bu olumsuz değişmelere katkıda bulunur.
Yapılan kozmetik uygulamalar:
  1. Saçı temizlemek için kullanılan şampuanlar. Piyasada var olan bir çok şampuan türü farklı şekillerde formüle edilir ve ticari olarak normal, kuru, yağlı, harap olmuş saçlar ve boyalı saçlar için formüle edilmiş olarak satılırlar. Yağlı saçlar için kullanılan şampuanlar eğer günlük olarak kullanılırsa saçta kurumaya yol açarlar. Yine şampuanlar içindeki maddelere karşı irriten veya allerjik dermatitlerin gelişmesi mümkündür.
  2. Saç Boyaları: Tedrici renklendirme yapan saç boyalarının kontak dermatit yapma özelliği azdır ancak sert, kırılgan, cansız saça neden olduklarından zararlı olabilirler. Ayrıca saçta kalan metal artıkları kalıcı boya ve perma solüsyonunun uygulamasını zorlaştırır. Böyle bir uygulamada yapılırsa saçın kırılmasına neden olur.
    Yarı kalıcı boyaların saç şaftında oluşturdukları hasar azdır ancak içerdikleri boya nedeniyle kontak allerjik dermatit yapabilirler.
    Kalıcı boya uygulamalrı iki türlü olabilir. Daha koyu bir renk isteniyorsa tek bir işlem yapılır. Ancak daha açık renge boyama isteniyorsa iki aşamalı bir süreç yaşanır. Önce mevcut saçın soldurulması gereklidir. Soldurma işlemi için hidrojen peroksit yada amonyak kullanılır. Bu esnada saç kırılgan, kırışmaya müsait ve cansız bir görünüm alır. Saç şaftına oldukça zarar veren bu işlem sonucunda saç gövdesinden %?.3 oranında ağırlık kaybı olur ve böylece saç zayıflar ve kırılabilir hale gelir.
Saçı şekillendirmek için, saçın taranması, fırçalanması, jel, sprey, köpük sürülmesi gibi işlemler yapılmaktadır. Saçın arka bölgeye sıkı bir şekilde toplanması yada kıvırarak saçın düzleştirme çabası ile sıkça taranması travmatik alopesi denen bir durumu ortaya çıkarabilir.
Yuvarlak fırça alopesisi bu tür fırçaların sık ver sert biçimde uygulanması ile ortaya çıkar. Burada mevcut bir anomali sonucu zaten kırılgan olan bir saçta kuvvetlı fırçalamalar saça zarar vererek fırça alopesisini oluştururlar.
Masaj alopesisi: Saçlı deriye ilaçların masaj yoluyla uygulanması sonucu oluşur.
Saçı şekillendiren sprey, jel, parlatıcı gibi maddelerin aşırı kullanımı saç şaftında şişliklere yol açan ve boncuk saç diye tanımlanan bır durum yaratabilir.
Travmayla birleşince kuru, cansız ve kırılmaya müsait saçlar oluşabilmektedir. Burada özellikle polyvinylpyrrolidone, vinil asetat ve sertleştirici polymerler suçlanmaktadırlar.
Tedavisi:
  1. Uygun bir şampuan önerilir. Kimyasal işleme tabi olmuş saç kuru, statik elektriklenmeye daha müsaittir. Sağlıklı, düzgün görünen bir saçta nem, nemi tutan ve saçın temel yapısını oluşturan protein en üst düzeydedir be bu özellik saçın mekanik travmaya karşı koymasını sağlar. Bu tarz kimyasal travmaya uğramış saçlarda dimethicone içeren şampuanlar kullanılmalıdır.
  2. Fizik yada kimyasal zarar görmüş saç süratle bu etkilerden uzaklaştırılmalı, kalıcı perma, fırçalama, tarama gibi işlemler en aza indirilmelidir. Sıkı saç tokaları ve bantları kullanılmamalı. Bigudi ve benzer şeylerle yatmamalı, saçlar taranırken künt uçlu ve çok sert olmayan fırçalar kullanılmamalıdır. Saçlar mümkün olduğunca kısa ve düz tutulmalıdır.

Saçınıza nasıl Hacim kazandırabilirsiniz ?

- Saçınızı yıkadıktan sonra havluyla hafif friksiyon yaparak kurulayın. Daha sonra saç dibinize masaj yapın. Bu yöntemle saç dipleriniz uyarılır ve kan dolaşımı düzenlenir; böylece saçınız tel tel ayrılacak ve kabaracaktır. Kurutma makinesi kullanıyorsanız, parmaklarınızla saç köklerinizi ayırarak kurutun.

- Saçınız kuruyken hacim kazandırmak istiyorsanız, bir püskürtücü yardımıyla nemlendirin ve yuvarlak hareketlerle saç dibinize masaj yapın. Daha sonra şekillendirici bir köpük kullanın ve saçınızı kurutma makinesi ile kurutarak köpüğü sabitleyin.

- Saçınızı fırçalarken öne doğru eğilerek içten fırçalayın. Sonra arkaya atarak dıştan da fırçalayın. Bu işlem saçı iyice düzeltecek ve daha "havalı" durmasını sağlayacaktır.

- Küçük bir reçete: bir havluyu birayla nemlendirerek nemli saç diplerinize sürüp saçınızı öyle kurutun. Biradaki maya saçın hacmini artırarak harika görünmenizi sağlayacaktır.
 



Saçınız elleyince bir köpüğü andırıyorsa, şekil vermekte zorlanıyorsanız, canlılığını, diriliğini ve gücünü kısaca esnekliğini yitirmiş demektir.

Esneklik kaybı her tip saçta görülebilir. Nedeni ise, genellikle, stres, sigara, uykusuzluk gibi sağlıksız bir yaşam ve dengesiz beslenmedir. Sizin canlılığınızı yok eden bu kötü koşull

23:45 - Aralık 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 14, 2007

SAÇINIZ NEDEN KURUR ? ÇARESİ NEDİR ? İŞTE CEVABI...



Sebumun yetersiz salgılanması gibi iç etkenler veya perma, boya, sıcak kurutma, uzun süreli güneşlenme gibi dış etkenler saçlarda kuruluğa yol

açar. Bu duruma gidermenin yolu besleyici bir program uygulamaktır.
Ne yapmalı?

Eğer saçınız çok yıpranmışsa ( güneş sonrası gibi ) şampuandan önce besleyici bir ürün uygulayın. Saçınızı sıcak bir havluyla sararak, uyguladığınız üründe önerilen süre kadar bekleyin. Sıcak havlu ürünün saçınıza daha iyi nüfuz etmesini sağlar. Şampuan öncesi uyguladığınız bu bakımın avantajı, saçı daha sonraki bakımlara hazır hale getirmektir.

Daha sonra, saç tipinize uygun ve besleyici özelliğe sahip bir şampuan ile saçınızı yıkayın. 

Kuru saçlar onlarla ilgilenmenize bayılır; şampuan sonrası saç kremi uygulamakta tereddüt etmeyin. Kreminizi durulama gerektirmeyen ürünler arasından da seçebilirsiniz. Bu tip ürünlerin avantajı diğer yıkamaya dek saçı dış etkenlere karşı korumasıdır. 

Haftada bir kez, kuru saçlar için hazırlanmış besleyici bir maske uygulayın.

Saçınızı çok sıcak kurutmayın. Eğer güneşleniyorsanız, şapka veya bandana kullanın ya da güneşten koruyucu bir ürün uygulayın.

 

Saçınızı hiç bir zaman sert bir şekilde fırçalamayın. Kuru saçlar kırılmaya çok meyillidir. Fırçalamadan önce saçınızın kolay taranmasını sağlayacak ürünler kullanmaktan çekinmeyin. Saç fırçanızı ise yumuşak ve doğal kıllı olanlardan seçin. Saçın doğal korunmasını köklerdeki sebum salgısı sağlar. Saçınızı kökten uca doğru fırçalayın böylece sebumun saç boyunca yayılmasını sağlamış olursunuz.

Kuru saçlarda saç uçlarında çatallaşmalar yani kırıklar çok sık görülür. Saç uçları köklere göre daha hassas ve kırılgandır. Onları düzenli olarak kestirin. 

 


GÜZEL SAÇLARLA SÜPER BİR KIZ NASIL OLUNUR ?

 


 

KELLİK TARİHE Mİ KARIŞIYOR ? KELLİĞİN ÇARESİ FARELERDE Mİ ?

 

 

KELLİK TARİHE Mİ KARIŞIYOR ?

KELLİĞİN ÇARESİ FARELERDE Mİ ?

 

Bilim adamları fare derisinden yeni saç hücreleri ürettiler...

 

Fare derisinde yeni saç hücreleri çıkarmayı başaran bilim insanları, bunun kelliğe köklü bir çözüm olabileceğini
düşünüyorlar.

 

Saç foliküllerinin bir kez zarar görmesi durumunda, bunların bir daha yenilenmeyeceği düşünülürken, ABD'nin Pennsylvania Üniversitesi'nden bir ekip, tek bir gen sayesinde saçların uzamasının sağlanabileceğini ortaya koydu.

 

Ekip, yaraların iyileşmesinde önemli bir görevi olan ''wnt'' adlı özel bir genin yeni saç folikülleri üretilmesinde de kilit rol oynadığını belirleyerek, araştırmalarında farelerden aldıkları küçük dış deri tabakası (epidermi) bölümünde kök hücre faaliyetini canlandırdılar ve saç foliküllerinin üremesini sağladılar.

 

''Wnt'' geninin engellenmesi durumunda, saç folikülü üretiminin durduğunu, ancak canlandırılması durumunda çok sayıda saç folikülü oluşmasının sağlanabileceğini belirten bilim insanları, bulgularının, yalnızca kellik değil, yaraların iyileştirilmesi ve rejenerasyon (yenileme) tedavilerinde de ''yeni bir pencere'' açabileceğini düşünüyorlar.

 

Şimdiye dek hamileliğin ilk aşamalarında cenin tarafından oluşturulan saç foliküllerinin bir daha yenilenemeyeceği düşünülüyordu.

 


Erkeklerin binlerce yıllık sorunu: Kellik
Günümüz erkeğinin çözüm aradığı saç dökülmesi, binlerce yıl önce de erkeklerin en önemli sorunları arasında yer alıyormuş

Özelikle erkeklerin saç dökülmesi sorunun ortadan kaldırılması için son yıllarda büyük gelişmeler kaydedilirken, saç dökülmesini önlemek için hazırlanan ilaçların M.Ö 1500’lü yıllara uzandığı düşünülüyor.

 

KELLİK İLE İLGİLİ EN ESKİ REÇETE
       Bilinen en eski tıp belgesi olan 1862 yılında gün ışığına çıkarılan ve M.Ö 1500’lü yıllarda yazıldığı belirtilen Ebers Papirüsü’nde, saç dökülmesini önlemek için reçete bulunuyor. Saç dökülmesini önlemek için demir, kırmızı kurşun, soğan, kaymak taşı ve bal karışımında hazırlanan ilacın yutulması ve Güneş Tanrısı’na yakarmak gerektiği yer alıyor.
       
HİPOKRAT’IN DA SORUNU KELLİK

       Tıbbın babası olarak kabul edilen Hipokrat da, kellik sorununu aşmak için çareler aramış. Hipokrat’ın saç dökülmesine karşı uyguladığı ilaç ise, afyon, kara turp, güvercin dışkısı, pancar kökünü, çeşitli baharatlarla karıştırıp kafa derisine uygulamış fakat başarılı olamamış. Tarihi bir başka önemli şahsiyeti Roma İmparatoru Julius Sezar da, kelliğini kamufle etmek için arkadaki saçlarını uzatıp, başının ön kısmındaki saçsız bölgeyi kapatmış. Sezar, defne yaprağından yapılmış tacı takmasındaki neden kelliğini gizlemek olduğu ileri sürülüyor.
       TÜBİTAK’ın web sayfasında da yer alan bilgide, Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın saç sorunu yaşadığı ve saçlarını gürleştirmek için birçok formül uyguladığı kaydediliyor. Önce İngiltere sonra Fransa Kralı olan 8. Louis de, kelliğini peruk ile gizlemeye çalıştığı kaydediliyor.

 


Erkeklerde saç dökülmesi


Suna Hanım, ben de saç dökülmesi sorunu yaşayan bir beyim... Birçok losyon denedim ama faydasını görmedim. Bana öneriniz nedir? n A.L.

Soyulmuş yarım avokadoyu iyice ezin. İçine 2 adet bıldırcın yumurtası, bir çorba kaşığı susamyağı koyup karıştırın ve saç diplerinize sürün. Streç filmle sarıp iki saat bekletin. Ardından saç tipinize uygun bir şampuanla yıkayın. Bu kürü haftada bir tekrarlayın.

Kırışıklığa elma suyu

Merhaba Suna Hanım, benim cildim çok kuru. Bu nedenle göz kenarlarında kırışıklıklar oluşmaya başladı. Ayrıca ellerimdeki kuruluğu da gideremiyorum, tırnaklarımın kenarları hep yarılıyor ve canım yanıyor. Bana ne önerebilirsiniz? n Tuğçe Ö.

Haftada bir gün elma suyu ile tüm yüzünüze kompres yapın ve yüzünüzü yıkamadan yatın. Elma suyunu ertesi sabaha kadar cildinizde bekletin. Elleriniz için de şunu öneririm: Eşit miktarda buğday özü yağı, jojoba yağı ve avokado yağını karıştırıp ellerinize sürün ve bekletin. Tırnaklarınıza badem yağı sürmenizin de faydasını görürsünüz.

Formüllerim hazır olarak satılacak

Suna Hanım, verdiğiniz formülleri hazırlamak zahmetli olabileceği için ürünlerinizi hazır halde satmaya başlayacağınızı duydum. Ne zamandan itibaren ve nerede satılacağını öğrenebilir miyim? n Hande Ü.

Evet, ürünlerim yakında Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi desteğiyle piyasada olacak. Ben bunların ekonomik, kaliteli ve yararlı olacaklarını düşünüyorum. Umarım siz de memnun kalırsınız. 10 gün içinde detayları yine bu köşede yazacağım.

Saçkırandan kurtuluş var

Suna abla, benim uzun zamandır saçkıran sorunum var. Sarmısak ve tuzlu formülü denedim ama sonuç alamadım. Uzman bir doktara gittim, iğne yaptı, o da kár etmedi. Bana siz yardımcı olabilir misiniz? n D. Şahin

100 gram domuz yağını eritip süzün. Elde ettiğiniz sıvı haldeki yağa iyice ezilmiş sarmısak ve 15 damla defne yağı karıştırın. Bunu saç diplerinize masaj yaparak yedirin, ardından streç filmle sararak üç saat kadar bekletin. Uygulamayı haftada bir tekrarlayın.

 

 


 DEMİR EKSİKLİĞİ SAÇLARI DÖKÜYOR

 

ABD'de yapılan son araştırmalar, demir eksikliğinin bir çok insanda saç dökülmesine neden olabildiğini ortaya koymuş.
Çoğu insan saçlarının zaman içinde giderek zayıflamasının, cansızlaşıp dökülmesinin kalıtsal olduğunu ve bu süreci durdurmanın imkansız olduğuna inanır. Bu inanış, kısmen doğru olsa da, yakın dönemde gerçekleştirilen araştırmalar, kimi saç kaybı vakalarının DNA'ya değil de kişinin günlük diyetine bağlı olabileceğini gösterdi.

ABD'deki Cleveland Kliniği'ndeki doktorlar, vücuttaki düşük demir oranının hem erkekte hem de kadındaki saç kaybıyla ilişkili olabileceğini ortaya çıkardı. Demir takviyesinin dökülen saçların  yeniden çıkmasını sağlayacağını gösteren çok somut kanıtlar bulunamasa da , kimi uzmanlar demiri saç dökülmesine karşı tatbik edilen bazı tedavilere olası bir destek olarak görüyorlar.

Amerikan Dermatoloji Akademesi Jurnal'inde yayınlanan makalede "Saç dökülmesini durdurmak için uygulanan tedavilerin, vücuttaki demir noksanlığı giderildiğinde daha etkili olduğuna inanıyoruz" denildi.

Demirinizi Ölçtürmek İçin Ferritin Testi Yaptırın
Demir eksikliği, çoğu kez anemiyle yani diğer bir deyişle kansızlıkla ilişkilendirilir. Hatta, ciddi oranda saç dökülmeleri demir eksikliği anemisinin belirtilerinden biri olarak kabul edilir. Ancak demir eksikliği, demirsizlik, herhangi bir belirti göstermeden de var olabilir. Öyle ki, dünyada en sık görülen besinsel noksanlık olan demir eksikliği  çoğu kez doktorlar tarafından da hasta tarafından da farkedilmez.
Yapılan araştırmada, demir eksikliğinin en azından bir belirgin belirtisi olduğu ortaya çıktı - o da saç dökülmesi. Ancak vücuttaki demir eksikliğinin saç dökülmesine doğrudan mı neden olduğu veya yalnızca olan dökülmeyi daha da mı şiddetlendirdiği henüz anlaşılamamış.

Çoğu doktor anemi, kansızlık için kontrol ederken hemoglobin düzeylerine bakarken, hepsi anemi olasılığı olmadan demir eksikliği kontrolüne gitmez. Uzmanlar, demiri eksik olabilecek kişilerin, doğrudan vücuttaki demiri ölçen ferritin testine girmelerini öneriyor.

Menopoz öncesi kadınlar, yeni doğum yapmış kadınlar, yeni ameliyat olmuş hastalar yani kan kaybından dolayı vücutlarındaki demir düzeyleri düşmüş olabilecek kişiler demir eksikliğinin neden olabileceği saç dökülmesi yaşıyor olabilirler. Ayrıca, vejeteryenlerde ve şok diyet uygulayanlar da demir noksanlığı görülebilir.

Unutmayın, Demirin Fazlası Zarar
Uzmanlar, vücutlarındaki demir oranı düşük kişilere kırmızı et, ıspanak, kuru üzüm gibi demir bakımından zengin gıdalarla beslenmelerini öneriyor. Eczanelerde satılan demir takviyeleri de faydalı olabilir. Ancak bu hapların mutlaka doktor kontrolünde alınması gerektiği vurgulanıyor. Çünkü demirin fazlası da kalp veya pankreas gibi organları ciddi ölçüde tehdit edebiliyor. (demir fazlasının kalp krizine yol açtığı bile söyleniyor.)

Bu tür vakaların çoğunda demir ilavesinin yeniden saç çıkmasına bile yardımcı olabildiği gözlenmiş. Saç dökülmesinden şikayetçi Menopoz öncesi bir kadın demir takviyesinden büyük fayda görebilirken, genetik (erkek tipi) saç dökülmesinden muzdarip 60 yaşındaki bir adamın yalnızca demir takviyesiyle çok büyük fark görmeyeceği, daha kapsamlı bir tedavinin yanında demir almasının daha çok işe yarayacağı belirtiliyor.
        


SAÇ EKİMİNDE 3 TEKNİK, ÖMÜR BOYU GARANTİ...

 

Erkeklerde kadınlara göre çok daha yoğun biçimde görülen genetik saç dökülmeleri karşısında, modern bilim ve teknolojinin sunduğu olanaklarla geliştirilen saç ekim teknikleri, sağlıklı ve başarılı çözümler ortaya koyabiliyor. Muayene ve testlerle saç dökülmelerinin nedenini belirleyen Kadıköy Bahariye'deki Done Saç Ekimi Merkezi, gereken durumlarda, en son geliştirilen üç modern saç ekim tekniğini de, ihtiyaç ve isteğe bağlı olarak başarıyla uyguluyor.

Saç dökülmesi şikayeti ile Done Saç Ekimi Merkezi’ne başvuranlar için, fizik muayene ve bazı testler sonucunda, dökülmenin boyutu, yaşı ve nedeni belirlenerek, buna göre onları yeniden saçlarına kavuşturacak bilimsel çözüm alternatifleri sunuluyor. İlaç tedavisi ve deri içine uygulanan ilaç tedavisi (saç mezoterapisi) ile önlenemeyen saç dökülmeleri karşısında, dünyada uygulanan en gelişmiş üç saç ekim tekniğinden en uygun olanı tercih ediliyor.

Farklı ihtiyaçlara modern çözümler
Klasik saç ekiminde, ense bölgesinde bulunan ve dökülmemeye şifrelenmiş olan saçlar lokal anestezi ile uyuşturularak alınıp,  tek köklü mikrogreftlere (kıl köklerine) ayrılıyor. Bu tekli veya ikili kıl kökleri alın veya tepe bölgesindeki açık alana tek tek ekiliyor. 3 hafta içinde ekilen bu saçlar dökülüyor ve 3 ay sonra yerini hiç dökülmeyecek olan orijinal saçlara bırakıyor.

Done Saç Ekimi ve Estetik Merkezi’nde uygulanan "fue" yani ameliyatsız saç ekim tekniğinde, saçlar vucudun kıl içeren her hangi bir bölümünden lokal anestezi ile uyuşturularak tek tek alınıyor ve yine tek tek ihtiyaç duyulan bölgeye ekiliyor. Kıl köklerinin alındığı bölgede herhangi bir yara izi söz konusu olmazken, özellikle verici alanda yeteri kadar saç teli bulunmayan ve çok kısa saç kullanmak isteyenler için tercih ediliyor.

 



Bir diğer saç ekim tekniği olan biofibre uygulamalarında ise, Amerika'da üretilen değişik renk ve görünümlerdeki 17 cm uzunluğunda suni saç telleri, alerji testinden sonra istenilen bölgeye lokal anestezi ile tek tek ekiliyor. Ekim işlemi bittiğinde kişi yeni saçlarını tarayıp günlük aktivitelerine geri dönebiliyor. Bu saçların ömrü 5 ile 11 yıl arasında değişiyor. Biofibre'la ekilen saçlar, bir kere istenilen modelde kestiriliyor ve o şekilde kalıyor. Bu saçlar, uzamıyor ve hiçbir kuaför işlemi uygulanamıyor.

Söz konusu operasyonlar, ameliyathane ortamında lokal anestesi ile gerçekleştiriliyor. Kişinin uyanık olduğu ve hiçbir ağrı sızı hissetmediği operasyonlar 4 ila 6 saat sürüyor.

Done Danışma Hattı: 0216 450 18 01


YEŞİL ÇAY SAÇ DÖKÜLMESİNİ ÖNLÜYOR MU?

Yeşil çayın vücuttaki hormonların dolaşımı üzerinde etkili olduğu kanıtlanmış. Yüksek miktarda yeşil çay tüketimi, seks hormonunu (erkeklerde testosteron) bağlayan proteinin yani globulin'in (SBHG) düzeyini arttırıyor. Kandaki SBHG oranının artmasının androjenetik alopesinin (erkek tipi saç dökülmesi) etkilerini azaltmada yardımcı olabileceğine inanılıyor. SBHG'ye bağlanan testosteron hormonu bioaktif özelliğini yitiriyor ve saç köklerinde dehidrotestosteron'a (DHT) dönüşemiyor. Erkeklik hormonu testosteron, kanda alfa 5 redüktaze adlı bir enzimle etkileşerek, genetik yatkınlığı olan erkeklerde saç dökülmesine yol açtığı düşünülen Dehidrotestosteron (DHT) adlı başka bir hormona dönüşüyor. Kandaki SBHG konsantresindeki artış, serbest testosteron oranını büyük ölçüde düşürüyor.


Yeşil çay'ın ayrıca, testosteron'u saç döken dehidrotestosteron'a  (DHT) dönüştüren 1. Tip alfa 5 redüktaze enzimi'ne de etki ettiği düşünülüyor.


Yeşil Çay'ın bu iki ayrı fakat birbirini tamamlayıcı özelliğinin androjenetik alopesi (erkek tipi saç dökülmesi) üzerinde etkili olabileceğine inanılıyor.

Yukarıda hep böyle "inanılıyor", "düşünülüyor" gibi ifadeler geçmesinin sebebi, yeşil çay hakkında yapılan araştırmaların halen çok yetersiz olması, özellikle de yeşil çay ve saç kaybı konusunda henüz yapılmış ciddi klinik deneylerin olmaması ve tüm bu bilgilerin hala tahmin düzeyinde kalması.

Ayrıca, saç dökülmesinin de dışında bir çok rahatsızlığa iyi geldiği iddia edilen ve Doğu'da asırlardır kullanılan Yeşil Çay'ın öyle günde 1-2 fincan tüketilmesi pek bir işe yaramıyor. Çinliler, Japonlar, vs. bizdeki çay tiryakilerinin çay içmesi gibi sabah, öğle, akşam her fırsatta yeşil çay içiyorlar. Yeşil çayın şu ana kadar kanıtlanmış bir yan etkisi de yok. Ancak içeriğindeki yüksek oranda kafein bazı kişilerde, (özellikle de günde 4-5 fincan içenlerde) uykusuzluğa, çarpıntıya, sıkıntıya yol açabiliyor.

Saç dökülmesine karşı yeşil çayı denemek isteyenlere bir uyarı daha, diğer tüm saç kaybı tedavi yöntemlerinde veya ilaçlarında olduğu gibi etkisini görebilmek için yeşil çayı da en az 6 veya 12 ay düzenli (günde 4-5 fincan) içmeniz gerekir.


Saçınıza Boya yaparken nelere Dikkat etmelisiniz ?

- Kötü sürprizlerle karşılaşmamak için ya da bir ürünü ilk kez kullanıyorsanız; boyayı önce bir tutam saçınızda deneyin. Daha tedbirli davranmış olursunuz!

- Saç diplerinize dudak besleyicisi sürün! Cildinizle saçınız arasında kalan bu bölgede oluşan mumumsu besleyici, boyanın cildinize yayılmasını önleyecektir. 

- Saçınızı boyandıktan sonra oraya buraya dağılmış boyayı temizlemek için boyanın bir kısmını saklayın. Boyalı bölgeye taze boyayı sürdükten sonra bölgeyi ılık suyla yıkayın. 

- Saçınıza ışıltı ve parlaklık kazandırmak için boyalı saçlar için hazırlanmış olan şampuanları tercih edin. Yeniden yapılandırıcı ve enerji verici bir serumla düzenli olarak kür yapmayı da ihmal etmeyin.

 


SAÇ DÖKÜLMESİNİN NEDENLERİ

  Saç dökülmesinin çok çeşitli nedenleri vardır. Bunlar azalan sıklıkla aşağıdaki gibidir;
  • Erkek tipi saç dökülmesi (Androgenetik allopesi) Bu saç dökülmesi tipinin sıklığı tam olarak kaydedilmemekle beraber beyaz ırktaki insanlarda sıklığı %100'e yaklaşmaktadır. Sitemizde erkek tipi saç dökülmesi ile ilgili bütün genel bilgileri bulabileceksiniz.
  • Diffüz alopesi - Diffüz alopesi, bütün kafa derisi üzerinde yayılan jeneralize veya global saç dökülmesidir. Ciddi boyutlarda saç kaybı olana kadar genellikle farkedilmez. Diffüz alopesinin gidişatı değişkendir ve nedene bağlı olarak devamlı veya dönem dönem artan şekilde olmaktadır.
  • Alopecia areata - alopecia areata belirti vermeden sınırları belirgin küçük dairesel yamalar şeklinde ortaya çıkar. Bazen de bütün kafa derisindeki saçın, hatta bütün vücuttaki kılların kaybıyla seyreder. Bunların dışında yara dokusu oluşturmayan, geri dönüşümlü, ve yaş, cinsiyet ve ırk tercihi olmayan bir hastalık olarak tanımlanır.
  • Sikatrisiyel alopesi - Sikatsiriyel alopesi saç foliküllerinin kalıcı yıkımından ve fibrozisinden (yara dokusu oluşumu) kaynaklanmaktadır. Genellikle dairesel şekilde oluşurken, yaygın bir şekilde de olabilir.
  • Travmatik alopesi - Traksiyon (çekmeye bağlı) veya travmatik alopesiler çeşitli tipteki fiziksel ve kimyasal yaralanmalardan kaynaklanır ve akut veya kronik olabilir.
  • İnfeksiyonlar ve infestasyonlar - Buradaki saç kaybı çeşitli mikroorganizmalar (mantarlar, bakteriler veya virüsler) ve bitler tarafından doğrudan veya dolaylı olarak saçın gövdesinin yıkılması veya saç foliküllerinin işlevlerinin bozulmasına bağlıdır. Bu tipteki saç dökülmesi spesifik olarak neden olan ajana göre değerlendirilir.
  • Alopesiye neden olan saç gövdesi anormallikleri - Saç gövdesinin yapısal anormallikleri dört grupta incelenir: kırıklar, düzensizlikler, kıvırcıklanma veya sarmallaşmalar ve saç gövdesini etkileyen yabancı maddeler.
  • Herediter ve konjenital alopesi - Bu tip saç dökülmeleri çeşitli kalıtımsal hastalıklardan veya gebelik ve doğuma bağlı hastalık veya komplikasyonlardan kaynaklanmaktadır.
  • Çeşitli nedenlere bağlı alopesi - Sedef hastalığı gibi çeşitli kronik cilt hastalıkları saçlı deriyi de tutabilir.

Bunların dışındaki diğer saç dökülmesi tipleri genelde geçicidir ve çeşitli faktörler tarafından oluşur. Bunlara örnek olarak stres , troid bozuklukları, çinko ve demir eksiklikleri, infeksiyonlar, genel anastezi ile ameliyat, diyabet, aşırı doz A vitamini, başta kemoterapi olmak üzere çeşitli ilaçlarla yapılan tedaviler verilebilir.

Saç dökülme tipinizi belirleyecek en doğru kişi bir cilt hastalıkları uzmanıdır. Bu teşhise göre de saç dökülmesinin tedavisi değişecektir.
* " Buradaki sıralama dermatoloji kliniğinde yapılan değerlendirmedir."

 


ERKEK TİPİ SAÇ DÖKÜLMESİ

Saçıma Neler Oluyor?

Erkek Tipi Saç Dökülmesi erkeklerdeki en yaygın saç dökülmesi tipidir. Erkek tipi saç dökülmesinde başınızın tepe kısmındaki ve şakaklardaki saçlarınız cılızlaşmaya başlar. Zaman geçtikçe şakaklardaki saçlar daha da geriler, sadece başın ön kısmın ortasında saç kalır ve tepe kısmında giderek daha da kelleşen bir bölge ortaya çıkar.

Daha sonra başın ön ve tepe kısımlarında saçların döküldüğü bölgeler yan yana gelir ve başın tepe kısmı iyice kelleşir. En sonunda tek geriye kalan başın yan taraflarında ve arkasında kalan saç sınırıdır.

Erkek tipi saç dökülmesi birçok erkek için istenmeyen ve stresli bir deneyimdir.

Bu durum, bazı erkeklerde yirmili yaşların başında ortaya çıkar.

Erkek tipi saç dökülmesi (androgenetik alopesi) 25 yaşına kadar erkeklerin %25 'ini, 40 yaşına kadar %40'ını, 50 yaşına kadar %50'sini etkileyen ve erkeklerde en sık rastlanan saç dökülmesi tipidir.

Neden? Suçlu Genler!
Erkek tipi saç dökülmesi genellikle kalıtımsaldır ve birçok erkek için gerçek bir endişe kaynağıdır.

Erkek bu özelliği annesinin ve babasının soy ağacındaki bireylerden alır. Eğer genetik olarak saçınızı kaybetmeye programlandıysanız ve saç kaybınız için hiçbir şey yapamıyorsanız uzun dönemde saçınızı koruma şansınız çok azdır.

Erkek tipi saç dökülmesi normal saç döngüsünün dışında bir durumdur. Androgenetik alopesi, adından da anlaşılacağı üzere genetik nedene bağlıdır.

Siz Sınıflamada Hangi Seviyedesiniz? Neyi Bekliyorsunuz?

  1   2   3   4   5   6   7  
  1. Saç dökülmesininde en şanslı dönemdesiniz.
  2. Saç dökülmesini önlemek için hala şansınız devam ediyor.
  3. Saç dökülmesini önlemek için elinizi çabuk tutmalısınız.
  4. Saç dökülmesini önlemek için endişelenmekten başka bir şey yapmalısınız.
  5. Saç dökülmesini önlemek için vakit çok geç demeyin.
  6. Cerrahi tedaviler dışında, saç dökülmesini önlemek için dönüşü olmayan bir noktadasınız.
  7. Cerrahi tedaviler dışında, saç dökülmesini önlemek için dönüşü olmayan bir noktadasınız.

Yukarıdaki sınıflama tablosuna göre hangi basamakta olduğunuzu belirleyin.

DHT: "Kötü" Testosteron

DHT vücuttaki pek çok erkeklik hormonundan biridir. DHT bir erkeğin yaşamının erken dönemindeki gelişim aşamalarında önemlidir; ancak, erkekler yaşlandıkça saç dökülmesinin nedeni haline gelmeye başlar. DHT saç folikülünü gözle görülebilir saç üretemeyecek şekilde küçültür.



DHT erkek tipi saç dökülmesinde önemli bir rol oynar.


DHT 'nin Olusumu

DHT'nin saç folikülüne etkisi

Erkek tipi saç dökülmesi DHT (dihidrotestosteron)'un kıl foliküllerine olan aktivitesinden kaynaklanmaktadır.

İnsan saçı normalde büyüme, dökülme ve yeniden büyümeyi içeren bir döngüyü izler. Ancak artmış DHT düzeylerinin büyüme evresinin kısalmasına ve saçın dökülmesi için gereken sürenin kısalmasına katkıda bulunduğu düşünülmektedir, . Bu durum saçların cılızlaşmalarına yol açar.

DHT'nin katkısının olduğu durumlar;

  • Saçın büyüme evresinin kısalması
  • Saç foliküllerinin ilerleyen minyatürizasyanu
  • Terminal saç sayısında azalma

DHT'yi Baskılamak Artık Mümkün
DHT miktarı azaltılarak erkek tipi saç dökülmesinin önlenebildiği ve bazı erkeklerde saçın tekrar büyüyebileceği yapılan araştırmalarla gösterilmiştir. Bu bulguların sonucunda, bilim adamları yeni bir tedavi geliştirmişlerdir. Bugün erkek tipi saç dökülmesinin tedavisi için daha önce hiç olmadığı kadar çok seçenek vardır.


DHT 'nin Baskılanması

Finasterid'in Saç Folikülüne Etkisi

Doktorunuz erkek tipi saç dökülmesi tedavisindeki yeni seçenekler için en iyi bilgi kaynağıdır. cilt doktoruna bugün danışın.

*DHT: Dihidrotestosteron

 


Saçınızın en büyük düşmanlarından biri : ALKOL


 

KADINLARDA SAÇ DÖKÜLMESİ

 

Kadınlarda saç dökülmesi tahmin edildiğinden daha yaygın bir problemdir. Eskiden beri "kellik"in erkeklere mahsus bir özellik olarak kabul edilmesinden olsa gerek, kadınlardaki saç dökülmesi çoğunlukla görmezden gelinmiş ve toplum tarafından önemsenmeyen bir mesele olarak ihmal edilmiştir.

 

Kadınlardaki saç dökülmesi artık tamamen tıbbi ve estetik bir problem olarak kabul edilmektedir. Günümüzde bir çok kadın saç dökülmesi gerçeğinin farkına varmış ve kaybedilen saçı yerine getirecek tedavi ve müdahalelere başvurarak, bu sorunu gidermeye yönelik bir şeyler yapmaya başlamıştır.

 

Genellikle kadınlar, erkek veya kadın akrabalarında saç dökülmesi öyküsü bulunsa dahi, kendi saçlarının döküleceğini tahmin etmezler.

 

Kadınlar ayrıca sosyal beklentilerinin karşılanabilmesi için saçlarının yerinde olması gerektiğine inanmaktadırlar. Saçların seyrelmesi, ancak kadınlar çok yaşlandığı zaman kabul edilebilir bir durumdur.

 

Saç dökülmesi kadınlar arasında oldukça yaygın olduğundan, eğer şu söyleyeceklerimizi yaşıyorsanız yalnız sayılmazsınız:

1. Saçınızın döküldüğünü fark ediyor, mutsuz ve şaşırıyorsanız,


2. Saçınızın neden döküldüğünü anlamıyorsanız.

 

Farkında olmanız gereken en önemli şey, bir saç nakli uzmanının neler yapabileceği, yani kadınlardaki saç dökülmelerinin çoğunun başarıyla tedavi edilebildiğidir.

 


SAÇLARINIZDAKİ PARLAKLIK KAYBI NASIL GİDERİLİR ?



Saç, gün boyu, kireç, sigara dumanı, yağmur ve hava kirliliği yüzünden tozlanıp kirlenir. Bir de bunlara uzun süreli güneşlenme, sıcak kurutma,

perma ve boya gibi etkenler eklenince saçın yapısında değişiklikler oluşmaya başlar. Su ve sebum yetersizleşir. Korunmasız kalan saç parlaklığını kaybeder ve donuklaşır. 
Saçınıza eski parlaklığını kazandırmak, ışığı daha iyi yansıtmasını sağlamak için özel bir program uygulamanız gerekir.
Ne yapmalı?

Öncelikle, saçınızı gün boyu birikmiş kirden arındırmak için köklerden uçlara doğru iyice fırçalayın.

Daha sonra, saç tipinize uygun bir şampuanla yıkayın. Böylece saçınızdaki kireç ve kirlilik yok olacak, saç telleriniz kayganlaşacak, saçınız parlamaya başlayacaktır.

Şampuandan sonra saç telleriniz parmaklarınızın arasında gıcırdayana dek ılık su ile durulayın. Durulamanın sonunda, saçınıza soğuk su tutun. Soğuk su, saç tellerinize canlılık ve dirilik verecektir.

Saçınızı derinlemesine tazelemek ve parlaklığına kavuşturmak için haftada bir kez parlaklık verici özel bir maske uygulayın.

Daha parlak bir görünüm istiyorsanız, saçınızı kurutup şekillendirdikten sonra parlatıcı bir spray sıkın.

 


Saçınız için Mucize Küçük reçeteler

Saç deriniz kuruyor ve kaşınıyor ise, başınızı elma sirkesiyle yıkayın. Elma sirkesi kaşıntınızın kesilmesine yardımcı olacak, kuruluğu da giderecektir. 

Saçınız sürekli karışıyor ve zor mu taranıyor? Herhangi bir saç kreminden çok az bir miktarı (birkaç damla) spreyli bir şişeye koyun. Su ekleyin ve iyice çalkalayarak kullanın.

Kepekten korunmak için bal kullanın! Çeyrek bardak sıcak suda 1 kaşık balı eritin. Parmaklarınızla saç diplerinize masaj yaparak bu karışımı iyice yedirin. Daha sonra saçınızı yıkayıp durulayın. Farkı farkedeceksiniz!

 


 

 

23:43 - Aralık 14, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz


written by bilimhaberleri


{ Sayfa 1 of 191 }
<- Önceki Sayfa : : Sonraki Sayfa ->