|
Aralık 14, 2007
Mide kanserinin nedenleri !
Medikal Onkolog Aziz Yazar, ızgarada pişirilmiş veya tütsülenmiş, salamura yiyeceklerin mide kanserine davetiye çıkardığını belirtiyor. Prof. Dr. Aykan da çağrıda bulunuyor: Yeşil ye, sağlıklı ol!
Mide kanseri, tüm dünyadaki kanserler arasında ikinci sırayı işgal ediyor ve her yıl yaklaşık 650 bin kişinin ölümüne neden oluyor. Özel Vehbi Koç Vakfı İtalyan Onkoloji ve Rehabilitasyon Hastanesi doktorlarından Medikal Onkolog Dr. Aziz Yazar, mide kanserinin son yıllarda tehlike boyutlara ulaştığına dikkat çekti. Yazar, aşırı sıcak içecek, sık olarak ızgarada pişirilmiş veya tütsülenmiş gıdalar ile tuzlu besin ve salamura ürünlerin fazla tüketilmesinin mide kanserini tetiklediğini belirtti.
Mide kanserinin temel sebepleri arasında sigaranın yanı sıra kalitesiz beslenme ile bazı besinlerin fazlaca tüketmesinin önemli rolü olduğunu vurgulayan Onkolog Dr. Aziz Yazar, mide kanserinin bazı ülkelerde sık görüldüğünü, bunun sebebinin ise genetik faktörler ile yeme alışkanlıkları olduğunu söyledi. Özellikle Japonya başta olmak üzere Çin ve İrlanda'da mide kanseri ile çok sık karşılaşıldığına dikkat çeten Dr. Yazar, bu bölgelerde sushi ve benzeri salamura, tütsülenmiş ve çiğ et tüketiminin fazla olduğunu hatırlatarak, aşırı tuzlu yemenin de mide kanserini tetikleyebileceğini ifade etti.
KARADENİZ İLK SIRADA Mide kanserinin, Türk toplumunda en yaygın şekilde Karadeniz bölgesinde görüldüğünü açıklayan Yazar, bölge insanının aşırı sıcak çay içme alışkanlığının bunda en önemli etken olduğunu anlattı. Mide kanserinin en yoğun görüldüğü diğer bölgelerimizin de Doğu ve Güneydoğu Anadolu olduğunu söyleyen Dr. Yazar, otlu peynir, tütsülenmiş ve çiğ balık, tuzlu balık, turşu ve tandırda pişirilen yemeklerin mide kanserine yakalanma riskini çoğalttığı uyarısında bulundu.
ERKEKLERDE RİSK FAZLA Izgara ve tütsüleme esnasında tam olmayan yanma sonucu kanseri tetikleyen kanserojen maddeler oluştuğuna dikkat çeken Dr. Yazar, "Et ürünlerinin salamurası (tuzlama) yapılırken, nitrat ve nitrit tuzlarının kullanılması da bu gıdaların ısıtılması esnasında veya mide içinde, yine kanseri tetikleyen maddeleri (nitrosamin) ortaya çıkarıyor" dedi. Yazar, mide kanserinin kadınlara göre erkeklerde 1,5 kat fazla görüldüğünü, 60-70 yaşları arasında daha sık karşılaşıldığını da sözlerine ekledi.
KURTULUŞ YEŞİLDE İstanbul Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü'nden Prof. Dr. N. Faruk Aykan da yeşil yapraklı sebzeler ve C vitamininden zengin meyvelerin mide kanserine karşı koruyucu etkileri olduğunu dile getirdi. Aykan, şu önerilerde bulundu: "Önemli olan dengeli beslenmektir. Gıdalarda bakteri bulaşması büyük ölçüde önlenmelidir; bir çok gıda eskiden olduğu gibi tuzlanarak değil, soğutularak muhafaza edilmelidir. Ayrıca tarımda nitratlı gübrelerin aşırı kullanılmamasına da özen gösterilmelidir."
Hp Etrafta Kol Geziyor Günümüzde mide kanserine yol açan helikobakter pilori bakterisinin ciddi bir tehdit oluşturduğuna dikkat çeken Prof. Dr. N. Faruk Aykan, "Dünya Sağlık Örgütü Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı; helikobakter pilorinin kanserojen bir bakteri olduğunu kabul etti. Yapılan araştırmalarda helikobakter piloriye maruz kalan hastaların mide kanserine yakalanma olasılıkları diğerlerine kıyasla yaklaşık 4 katı fazla çıktı. Bu çalışmalar aynı zamanda helikobakter pilorinin gastrit kanseri üzerindeki etkilerini ortaya koyuyor" diye konuştu. "Helikobakter pilori, onikiparmak bağırsağı ülserlerinin yüzde 90'ında, mide ülserlerinin yüzde 70'inde belirleniyor" diyen Prof.Aykan, ekledi: "Bu nedenle, günümüzde helikobakter pilorinin yok edilmesi, tedavide ilk hedef. Ancak son zamanlarda çeşitli durumlarda kontrolsüz ve gereksiz antibiyotik kullanımının tedaviye dirençli helikobakter türlerinin ortaya çıkmasına yol açtı."
Gastrit Kanser Ediyor Prof. Aykan; pilorinin kronik enfeksiyonunun midede kalıcı, hatta ömür boyu süren kronik gastrite bunun da zamanla çok odaklı 'atrofik gastrit' denen özel bir gastrit türüne dönüştüğüne dikkat çekti. Süregelen bu yangı ve tahrişin de zamanla kansere yol açabileceğini ifade eden Aykan, şu bilgileri verdi: "15 yıllık bir süreçte kronik gastrit vakalarının en az yüzde 10'unda kansere dönüşme görülebileceği biliniyor. Birinci derecede akrabalarında mide kanseri olanlarda bu risk daha fazla." Helikobakter piloriyi tespit edecek birçok test bulunduğunu kaydeden Prof. Aykan, şu belirtilere dikkat çekti: "Erken dönemde sindirim bozukluğu, midede şişkinlik ve gaz görülebilir. Daha sonra bunlara iştahsızlık, halsizlik, bulantı, kusma ve midede ağrılar eşlik edebilir. Nedeni açıklanamayan kansızlık ve kilo kayıplarında mide mutlaka incelenmeli."
Ameliyat Kaçınılmaz Mı? Mide kanserinin ABD'de az görüldüğünü vurgulayan Prof. Aykan, bunda gıdaların derin dondurucularda korunması, bakteri kontaminasyonunun olmaması, antibiyotiklerin etkin olduğunu kaydetti. Obezite ve reflüye bağlı mide kanserinin de görüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Aykan, "Mide kanserinin kesin tedavisi ameliyattır" dedi. Aykan, şöyle devam etti: "Midenin tümü ya da bir kısmı, çıkarılır. Ameliyatın, bu konuda deneyimli merkezlerde yapılması esastır. Ameliyat sonrası operasyon bölgesine radyoterapi verilirken aynı zamanda sistemik kemoterapi uygulanmaktadır."
BADEMCİK İLTİHABI
Bademcik denilen tonsiller, boğazın her iki yanında yer alan, vücudun savunma sisteminin bir parçası organlardır. Üzerindeki çok sayıda delikten içeri giren mikroplar, organın içinde zararsız hale getirilir ve ölü hücreler tekrar bu delikten dışarı atılır, ayrıca antikor üreterek vücudun savunmasına yardımcı olurlar. Ancak bu deliklerin çeşitli etkilerle tıkanması sonucu iltihap yayılarak tüm organı tutar ve bir enfeksiyon kaynağı haline gelir. Bademciğin şişmesi, boğaz ağrısı, ateş, kırgınlık ve yutma güçlüğü akut iltihabın belirtilerindendir. Çocuklarda çok daha aktif bir organ olduğundan iltihabı da daha sık görülür. Tedavisinde etken mikroplara etkili antibiyotikler, anti septik boğaz gargaraları, antienflamatuar ve ağrı kesici türü ilaçlardan yararlanılır. Bademciklerin görev yapamayıp, bizzat kendinin enfeksiyon kaynağı haline gelmesi kronik bademcik iltihabı demektir. Hastanın şikayetleri, akut olanlara nazaran daha müphemdir. Küçük bir tahriş sonucu hemen ağrı ve yutma güçlüğü oluşurken, düşük dereceli bir ateş ve zaman zaman ağız kokusu şikayetlerdendir. Dolayısıyla sık sık enfeksiyon atağı geçirilmeğe başlar. Muayenede; bademciklerin etrafında kızarıklık olması, çevre dokulara yapışık olmaları boğaz kültürü sonucunun pozitif olması, kan değerindeki bozulma, tanı koydurur.
Bazen anaokulu çocukları ile ilkokul öğrencileri arasında halk arasında "beta" tabir edilen Beta Hemolitik Streptokok salgını olur. Bu mikroba karşı konkada oluşan antikor (kısaca ASO)'un kan değerlerinin normalde 200'ün altında olması gerekirken çok yüksek olması durumunda Akut Romatizmal Kalp Hastalığı denilen eklemleri tutan ve kalp kapakcıklarında kalıcı hasara yol açan bir hastalık riski çok artar. Beta mikrobunun tedavisinde penisilin ve türevleri kullanılır. Ancak bademciğin enfeksiyon kaynağı haline gelmesi durumunda kan ASO değerleri bir türlü düşmeğe fırsat bulamaz ve bu antikor gidip kalp kapakçığını tutarak, bozulmasına yol açar. Dolayısıyla beta mikrobu taşıyıcısı bu bademciklerin çıkarılması gerekir.
Bazen de bademcikler yutmayı ve konuşmayı engelleyecek derecede iri olabilir. Bu durumda organ hasta olmasa bile zararını önlemek amacıyla alınması söz konusudur.
Özetleyecek olursak; 1- Sık enfekte olan kronik bademcik iltihabı, 2- Beta mikrobu taşıyıcısı bademcikler, 3- Aşırı büyük bademciklerin ameliyatla alınmaları gerekir. Bademcik için yaş sınırı 3 yaştır. Yani 3 yaş altında bademcik ameliyatı yapılmamalıdır. Gene aynı tip bir organ olan geniz eti ya da bademciği içinse böyle bir alt sınır yoktur.
Ameliyat, çocuklarda genellikle, genel anestezi altında yapılır. Kısa süren bir ameliyat olup, bugünün modern tıp imkanlarıyla minimal komplikasyonu vardır. Ameliyat yeri ortalama bir hafta içinde iyileşir. Bu dönemde antibiyotik ve ağrı kesiciler kullanılır. Başlangıçta sulu, giderek yarı katı yiyecekler ve 10 gün içinde de normal katı gıdalara geçilebilir. Bademcik ameliyatı iyi yapıldığında ve doğru gerekçelerle alındğıında hastanın şikayetlerinde bariz bir düzelme olur ve genel durum da hızla düzelir. Halk arasında yanlış bilinen bir konu, bademciklerin alındığında, savunma sisteminin zayıflayacağıdır. Böyle bir durum, yapılan klinik araştırmalarla ispatlanmamıştır. Çocuklarda haklı gerekçelerle alınan bademciklerin görevini boğazımızdaki başka dokular üstlenir. Erişkin hastalarda ise zaten bademcik büyük ölçüde fonksiyonunu yitirdiğinden eksikliğinden dolayı bir problem çıkmaz. Ancak tahriş edici etkenlere sürekli maruz kalan kişilerde farenjit tablosu müzminleşebilir. O nedenle sigara, kirli hava boğaz için her zaman zararlıdır.
Bademcik ameliyat yapılmasına karar verilen çocukların ailelerinin yaşadığı en büyük korku anestezi korkusudur. Bu korku aslında yersizdir. Çünkü fazla abartılmakta ve yanlış bilgilere dayanmaktadır. Genel anestezi yurdumuzda yüzbinlerce kez uygulanmakta ancak 20-30 binde bir ölüm duyulmaktadır. Riskin bundan çok daha fazla olduğu durumlarla günlük hayatta sık sık karşılaşmıyor muyuz? Mesela kaldırımda yürürken araba çarpamaz mı? Bu durumda kaldırımda yürümeyelim mantığı elbette kabul edilemez. Ancak ameliyat ne kadar küçük olursa olsun, hafife alınmamalı her türlü tedbiri anestezist gözetiminde almalıdır. Tüm incelemeler sonucu, anestezi uzmanının muayenesinden geçerek "ameliyat olabilir" oluru olan aileler rahat olup, hekimlerine biiznillah güvenmeleri gerekir.
|
|
 |
Elektrik Çarpması |
|
|
Elektrik çarpmalarını tanımak için temel bilgiler
Elektrikle çarpılmak için akımın vücuttan geçerek + ve - kutuplar arasındaki devreyi tamamlaması gerekir. Pil, batarya, ve akümülatörler doğru akım üretirler. Doğru akım 20-30 volttan sonra çarpılma hissi vermekte ancak tahribat yapmamaktadır. Pil ve oto aküsü ile çarpılmak olası değildir. 30 volt üstü doğru akım (DC) kaynakları tehlikelidir.
Evde kullanılan elektrik alternatif akım (AC) tipindedir. Alternatif akım, 15 volt üstünde çarpılma hissi verir, tahribat yapmaz. 20 volt üstü tehlikeli sayılabilir. Elektriğe temas eden noktalar arası mesafe kısa ise arada kalan doku şiddetle ısınır ve yanar. Yanık, elektrik akımının kuvvetine bağlı olarak artar.
Alternatif akım, kalp üzerinden geçecek olursa, kalbin sinirsel ileti sistemini bozar, kalp durur.
Allternatif akımla çarpılma çok kolaydır. Prizdeki aktif kutba değildiğinde, vücut devreyi tamamlamak için yere basan ayakları kullanır.
Su, elektrik akımını iyi iletir. Kuruyken iletken olmayan tahta, plastik gibi maddeler ıslanınca iletken olurlar.
Yıldırım, doğal elektrik kaynaklarıdır. Yıldırım havadaki durağan elektriğin bir ark ile boşalması demektir. Bu nedenle çocukların yağışlı ve fırtınalı havalarda uçurtma uçurmaları tehlikelidir. Çünkü ıslanan uçurtma ipi iletken hale gelir ve elektirk, ipi elle tutan kişi üzerine boşalabilir.
Ülkemizde yerleşim alanları üstünden geçen ve zaman zaman evlerin çok yakınlarına kadar gelen yüksek gerilim hatları başka bir tehlike kaynağıdır. Bu gibi yerlerde televizyon antenlerin düzeltilmesi için dama çıkılması başlı başına ayrı bir tehlikedir. Çocukların uçurtmalarını almak için bir sopayla tellere dokunmaya kalkışmaları ölümle sonuçlanan kazalara yol açmaktadır. Bu hatlara 20 m. den daha yakına gelmek son derece tehlikelidir.
Elektrik çarpmalarında alınması gereken önlemler
Saç kurutucusunu ve elektrikli ısıtıcıyı banyo küvetinin ve lavabonun yakınlarına koymayın.
Islak ortamda elektrikli cihaz çalıştırmayın. Banyoda saç kurutucusu kullanmayın
Prizlere emniyet kapağı takın
Evde topraklı priz kullanın
Yuvasından çıkmış, telleri açıkta kalmış prizleri tamir ettirin
Sigortaları tel sararak yenilemeyin, orjinal malzeme kullanın
Elektrikli cihazları fişe takmadan önce kapalı olduklarına emin olun
Elektrikli ev aletlerini kullanım talimatlarına uygun kullanın
Sigortayı kapatmadan elektrikle ilgili hiçbir iş yapmayın
Evi uzunca bir süre terk edecekseniz sigortaları kapatın
Ekmek kızartma aletini kahvaltı masasına almayın. İçinde sıkışan dilimi çatal, bıçak gibi nesnelerle kurcalamayın
Sıcak ütüyü kablosunun üstüne koymayın
Elektrikle uğraşırken kalın lastik tabanlı ayakkabı giyin
Elektrik çarpmalarında yapılması gerekenler
Elektriği kesmek için sigortaları kullanın
Lastik tabanlı ayakkabı giyin, kuru bir lastik eldiven takın
Elektrik akımını iletmeyecek kuru bir cismin üzerine çıkın
Elektrik çarpan kişinin yakınındaki kablo gibi iletkenleri, yalıtkan bir çubukla uzaklaştırın
Hastayı giysilerinden çekerek bölgeden uzaklaştırın
Son muayeneyi yapmayı öğrenmek için tıklayın.
Hasta hala nefes alıp vermiyorsa ve nabzı yoksa solunum yardımı ve kalp masajına girişiniz.
Elektrik çarpmalarında yapılmaması gerekenler
Elektrik çarpan kişiye kalın lastik tabanlı ayakkabınız yoksa dokunmayın
Sigortaları kapatmadan yaralıya temas etmeyin
Çıplak elle çarpılmış kişiye dokunmayın
Çocukları olay yerinden uzak tutun
Dokunmak için iletken cisimler kullanmayın | |
Kanseri DNA’dan yapılma bilgisayar tesbit edecek
Araştırmacılar, DNA’dan yapılmış ve günün birinde vücudun içine yerleştirilerek kanseri teşhis ve tedavi edebilecek ‘moleküler ölçekte’ bir bilgisayar geliştirdi. Sentetik enzimler ve DNA’nın sıvı karışımından oluşan cihaz, hastalığın kimyasal işaretlerinin ‘kokusunu alarak’ ilaç pompalayabilecek. İsrail’deki Weizmann Bilim Enstitüsü’den Ehud Şapiro, bilgisayar uzmanları ve biyokimyagerlerle deney tüpünde yaptığı çalışmada, bu konuda ümit verici sonuçlara ulaştı. Şapiro, yeni geliştirdiği bilgisayarın, laboratuvar deneylerinde prostat ve akciğer kanserinin kimyasal işaretlerini bulmada başarılı olduğunu söyledi. Bilgisayar, belli moleküllerin toplanmalarını izleyerek kanseri tespit etmek için tasarımlandı. Kanser tespit edilmesi halinde bilgisayar, kanser hücrelerinin faaliyetlerine müdahale etmek ve kanserli hücrelerin kendi kendilerini imhasını sağlamak için, vücuda başka moleküller bırakacak. Şapiro, Nature dergisinde yayınlanan araştırmasında, bir sonraki adımın bilgisayarı vücudun karmaşık kimyasal yapısı içinde çalışabilecek şekilde ‘paketlemek’ olduğunu belirtti.
İnsan Gelişiminde Basamaklar, Bebeklikten Bilgeliğe Giden Yol...
Erik H.Erikson (1902-1994) bir Alman psikanalist olup, Viyana Psikanaliz Enstitüsü’nde egitimini tamamlamıştır. Amerika’ya gelerek Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi ve daha sonra da Yale Üniversitesi Psikiyatri bölümlerinde çalışmıştır. Sonrasında Kaliforniya Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdürmüştür. En buyuk yapıtı olan “Çocukluk Çağı ve Toplum” bu dönemde,1950 yılında yayınlanmıştır. Bu eser insanın tüm hayat süresi boyunca fiziksel, bilişsel, dürtüsel, cinsel değişiklikler ve bu dönemlerde yaşanan krizler ile şekillenen, ego gelişiminin ve oluşabilen patolojik durumların bir çizelgesidir. Erikson bu şekilde insan ego gelişimini sekiz evreye ayırarak incelemiştir.
Erikson, hayatı sekiz döneme ayırarak incelemiştir. Bu dönemlerin her birinde ya da daha çok içsel kriz yaşanmaktadır. Eğer kriz başarılı bir şekilde atlatılmışsa kişi güç kazanarak, bir sonraki basamağa rahatça geçebilir.
Erikson’un basamakları, zamanla sınırlı olmayıp gelişim süreklidir. Kişilerde bazı sorunlar bir dönemden, başka bir döneme taşınabildiği gibi ağır stres altında da o sorunlar yeniden açığa çıkabilmektedir. Bazen de yoğun stres ile kişilerde daha önceki basamaklara geri dönüş gözlenebilir.
Biz size bu başyapıtı tanıtmaya çalışacağız.
Birinci Evre ( Temel Güvene Karşı Güvensizlik Dönemi):
Bu dönem Freud'un oral dönem olarak adlandırdığı evredir. Doğumdan ilk 1,5 yaş dönemine dek sürer. Bu dönemde çocuk her şeyi kendi ağzı ile yaşar. Çocuk herşeyi ağzına götürerek öğrenir. İstenen ve verilen ne varsa o anda alınır. Ağız bu dönemde vücudun en duyarlı bölgesidir. Asal işlev anne memesini arayıp, bulmak, emmek ve gıda almaktır. Ana-babanın bebeğe güven verici bir şekilde besleyici yaklaşımı , çocukta ileri dönemde dış dünyaya karşı olumlu beklentiler içinde oluşun temelini atar. 6. aydan itibaren dişlerin çıkışı ile birlikte ısırma dürtüsü gelişir. Daha önceki pasif dönem, aktif hale dönüşür. Isırma ile zevk almaya başlar. Bebek anne memesini ısırınca, memenin ağzından çekildiğini farkeder. Bu durumda ısırma isteğini frenlemeyi öğrenirken, çevresini de etkileyebildiğini görür. Bu sayede çevresindekilerden ayrı bir varlık olduğunu öğrenmeye başlar. Çocuk diğer duyularını da kullanma yeteneğini geliştirir. Elini uzatarak çevresindekileri yakalamaya, ele geçirmeye çalışır. Bu dönemde çocuğun ebeveynleri çocuğun ihtiyaçlarını düzenli bir şekilde ve zamanında karşılarsa çocukta bir güven, iyimserlik ve ümit hissi gelişir. Bu güven sadece çevresindekilere karşı değil, aynı zamanda kendine ve kendisinin yapabileceklerine karşı da kazanılır.
Bu durumun oluşamadığı durumlarda, çocuk istediğini, gereksindiğini elde edemediğinde, güvensizlik hissi geliştirir.
Bir bebeğin çevresi ile iyi bir ilişkisinin, uyumunun varlığı istekli ve rahat bir şekilde beslenmesi, uykunun düzenliliği, rahat idrar çıkarma ve dışkılaması ile belirlidir.
Çocuğun bu dönemdeki ilk sosyal başarısı anne-baba gözü önünde olmadığında, ağlayıp, korku duymadan, kaygı ya da öfke göstermeden bu duruma dayanabilmesidir. Çocuk artık ebeveynlerinin yanından uzaklaşmasına katlanabilmeyi başarır. Büyüyen çocuk artık ana babası yanında olmadan, kendisini sevdiklerini, onu terk etmediklerini kavrar. Ailesi o an yanında olsa da olmasa da sürekli olarak sevildiğini, kendisinin onlar için önemli olduğunu bilir. Çocuğun çevresi ve iç dünyası her iki durumda da sabit ve düzenli olup, dış ve iç dünyası birbiri ile uyumlu ve sorunsuzdur. Çocukta ilk benlik duygularının temeli bu dönemde atılır. Bu donemin ilerlemesi ile çocukta emekleme, ayakta durup, yürüyebilme, dışkılama gibi aşamaları gerçekleştirme için özgüven duygusu gelişmeye başlar. Bu süreç iyi bir anne-çocuk ilişkisi gerektirir. Bebeğin fiziksel (beslenme, tuvalet ihtiyacı, çevresel koşullardan korunma gibi) gereksinimlerinin karşılanması kadar, hatta daha çok duygusal açıdan beslenmesi; çocukta iyilik, güvenlik duygusunu, sağlıklı bir birey olma hissini oluşturacaktır. Geçen günler içinde elbette ki bir takım şeylere sahip olamayıp, ya da yapamayıp hayal kırıklıklarına uğrayacaklardır. Ancak bu sınırlanmaların aslında bir anlamı olup, toplumsal gereklilikler olduğu izlenimi verilmeli, her davranışın olumlu ya da olumsuz sonuçları olabildiği gösterilmelidir. Keyfice ve duruma göre değişen sınırlanmalar kişide sorunlu bir kişilik yapısı oluşumuna yol açabilmektedir.
Bu dönemin uygun bir şekilde yaşanamaması, ebeveynlerin yokluğu ya da yanlış tutumları nedeniyle sağlıklı bir şekilde geçilememesi halinde ileri dönemde kişilerde kötümserlik, paranoid ya da sanrısal bozukluklar, ümitsizlik şeklinde tavırlar, içekapanıklık (şizoid kişilik), alkol-madde bağımlılıkları gelişebilir.
İkinci Evre ( Özerklik-Bağımsızlığa Karşın Utanç ve Şüphe Dönemi):
Freud’un anal dönem olarak adlandırdığı dönemdir. Bu dönem 1-3 yaş arasını kapsamaktadır. Bu dönemde çocuk konuşmaya başlar, barsak kontrolü ile dışkısını tutabilmeye başlar ve istemli kas kontrolü kendini gösterir. Çocuk dışkısını tutup, bırakabildiğini keşfeder. Bu şekilde çocukta işbirliği ya da inatçılık şeklinde davranış yapıları gelişebilir.
Aile eğer çocuğa karşı aşırı koruyucu olmadan, yeterli özgürlük ve desteği verirse, çocukta özgüven duygusu gelişerek, çevresindekileri ve dış dünyayı kontrol edebileceği hissi gelişir. Bu olmaz, çocukta otonomi cezalandırılıp, aşırı koruyucu olunursa öfke, şüphe ve utangaçlık kendini göstermeye başlar.
Aile tarafından çok erken dönemde ya da aşırı bir baskı ile dışkı eğitimi ya da başka eğitimler uygulanacak olursa, çocuğun iç kontrolünü sağlaması yolundaki gelişimi olumsuz etkilenerek, gerileme ya da yanlış gelişimlere yol açılabilir. Aynı şekilde aile tarafından uygulanabilen aşırı koruyucu tutumlar da çocuğun özdenetimini ya da yargılama yeteneğini zayıf bırakacağından özgür iradesinin gelişimini sekteye uğratacaktır. Bu durumda kişide ileri dönemde utanç ve şüphe gibi tutumlar baskın hale gelebilecektir. Çocuk ailesinden edindiklerinin ötesine geçmekte zorlanacaktır. Bu dönemi uygun bir şekilde geçemeyen birey, ileri dönemde etrafındakilerin kendisini kontrol altına almak istediği şeklinde paranoid bir yapı geliştirebilir. Mükemmeliyetçilik, esneklikten yoksun olma şeklinde tavırlar bu donemdeki sorunlardan köken almaktadır. Çocuğun dışkısını tutup-bırakma arasındaki birbiri ile zıt eğilimlerinin getirdiği çatışma, daha sonra cimrilik, esneklikten yoksunluk, sabit fikirlilik, mükemmeliyetçilik ile bir arada olan obsesif-kompulsif kişilik yapısının temellerini atar.
Çocuğun etrafındakiler bu dönemde onu kendi işlerini yapıp, yere sağlam basma, yardımsız kendi ayakları üzerinde durma konusunda cesaretlendirmelidir. Sahip olma ve sahip olduklarını bırakma arasındaki sağduyu ve dengeyi ( dışkılamada olduğu gibi) oluşturarak, uygun yargı yeteneğinin gelişmesine olanak sağlamalıdırlar. Bu dönemde çocuğun özgür iradesini kullanarak, seçimler yapıp, deneme -yanılma yolu ile öğrenimi engellenirse, kendi bedeni üzerinde bunları yapmaya çalışacaktır. Bu da obsesif-kompulsif bozukluğa eğilimi arttıracaktır. Dediğim dedik ve herşeyin detaylarına inen bir davranış yapısı oluşabilecektir. Çocuk bu sırada yaşanan sorunlar nedeniyle utanç ve başkalarına kıyasla kötü olduğu duyguları içine girebilecektir. Gelişen çocuk kendini, vücudunu, düşünce ve hedeflerini pis ya da olumsuz olarak görebilecektir. Kendi değerlerine inancı sarsılmadan, zedelenmeden kendi vücudu, düşünceleri ve davranışlarına uygun bir şekilde denetim sağlayabilmesi başarılabilirse, ileri dönemde iyi niyetlilik, işbirliği, sevgi, özerklik ve kendini sunabilme yetileri süreklilik kazanabilecektir.
Çocuklukta gelişen, kendisinin denetimindeki bu özerklik duygusu, ileri dönemlerde adaletli yaşamı, yasalara saygıyı, kurumlara güvenin oluşmasına zemin hazırlayacaktır.
Üçüncü Evre (Girişime Karşı Suçluluk Dönemi):
Freud’un fallik-ödipal dönem olarak adlandırdığı dönemdir. 3 yaş ile 5 yaş arası dönemi kapsamaktadır. Çocuğun iskelet-kas sistemi üzerine hakimiyetinin artışı ve dil becerilerinin gelişimi ile dış dünyanın keşfi ve orada rol almak şeklinde üstünlük-büyüklük düşünceleri başlar.Çocukta aşırı bir merak, cinsel organlarla ilgili yoğun düşünceler, başkaları ile rekabet ve çevredekilere fiziksel olarak zarar verme görülür. Çocuğun cinselliğe olan giderek artan merakı grup içi cinsel oyunlara, kendi ya da yaşıtlarının cinsel organlarına dokunma davranışlarına yol açar. Eğer aile bu davranışları aşırı bir şekilde bastırıp, korkutarak önlemeye çalışırsa, ileri dönemde cinsel alanda sorunlu ve baskılanmış bireyler oluşur.
3. Yaş sonuna doğru kas gücü ve düşünce yeteneği gerektiren uğraşlara başlar. Bu sırada çevrelerince yetersiz hissettirilirlerse, ileri dönemde kendisinin başlattığı aktiviteler nedeniyle suçluluk hissi yaşayabilirler. İnsiyatif kullanma konusunda bu dönemde oluşan çatışmaları, kendi potansiyellerini, gerçekleştirebilecekleri en iyi davranışlarını sergilemelerine engel olabilir. Tutku ve hırs kavramları bozulabilir.
Yaşıtları ile oynayarak, onlarla nasıl ilişki kurabileceğini öğrenir. Eğer bu dönemde saldırgan dürtülerine hakim olabilmesi, uygun bir şekilde sağlanırsa çocukta insiyatif kullanabilme yetisi ve tutku sahibi olma özelliği gelişir. Çocuk kendi davranışlarını sınırlamayı öğrenir. Saldırgan dürtülerini oyun, yarışma, eşya kullanma gibi yapıcı bir yöne yönlendirerek, başarılı ve sorunsuz bir çözüm sağlar. Aşırı baskılanma çocuğun girişimciliğini ve hayal gücünü kısıtlar. Çok güçlü bir süperego gelişimine neden olarak, ileride ya hep ya hiç tarzında düşünme, çevresindekileri kendi ahlak kalıpları içine girmeye zorlama şeklinde davranışlara yolaçabilir. Bu dönem başarılı bir şekilde aşılırsa sorumluluk, kişisel disiplin özellikleri gelişir.
Bu dönemde yasaklanmış dürtülerin baskılanması ile kişide suç ve kaygı duyguları oluşur. Bu gelişen taslak ileride ahlak kavramını oluşturacaktır.
Bu dönemde çocuk, oedipus ve elektra kompleksleri denen karşıt cins ebeveyne yakınlaşıp, kendi cinsinden olan ebeveyni rakip gibi görme şeklindeki gelişimsel düşüncelerden kurtulup, kendi insiyatifini ortaya koyarak, kendinde gelişen ahlak kuralları ve yaşam prensipleri çerçevesinde daha az çatışmalar ve suçluluk duyguları hissederek yaşamayı öğrenir.
Bu dönem başarılı bir şekilde yaşanamaz ise, suç ve girişim arasındaki çatışma ileri dönemde yaygın anksiyete bozukluğu, konversiyon bozukluğu da denen somatoform dissosiyasyonlara, fobik bozukluklara ve psikosomatik bozukluklara yol açabilecektir.
Bu dönemde cinsel organların uyarılabilmesi görülmektedir. Bu değişim ile birlikte, uyarılma sonucu ayıplanma, cezalandırılma korkusu başlamakta, cezalandırılma sonucunda çocuğun kendi cinsel organının kesileceği ya da tahrip edileceği şeklinde korkuları başlayabilmektedir.
Vücut daha bir gelişmekte, buna düşünsel gelişim de eklenmektedir. Gelişen çocuk kendi işlevlerinde daha etkin olup, insiyatif kullanmaya başlar. Karşılaştığı başarısızlıkları tolere edebilmeye, olmazsa kendine başka hedefler belirlemeye çalışır. Sorumluluklar üstlenmeye, ufak planlar yapmaya başlar. Bir önceki donemde varolan özerklik, artık daha bir amaca yönelik, daha mantıklı ve uyumludur.
Bu dönemde sergilenen düşünsel ve vücutsal çaba sonucu sağlananlar ve elde edilen hazzın çevrece yoğun eleştirisi, suçluluk duygularına yolaçmaktadır. Annenin bir numarası olma amacı ve bu uğurda sergilenen tavırlar, kıskançlık, suçluluk duyguları ve kaygıya neden olabilir. İleri dönemde, çocuğun kendi içinde ana-babanın kendine koyduğu yasaklar ve uygulanan eleştirileri mumla aratan bir denetleme kurumu - baskın bir süperego- gelişebilir.
Bu dönem uygun bir şekilde yaşanırsa, çocuk sınırlarını bilerek, çevresiyle uyumlu bir şekilde görevler üstlenir, eşya ve amaca uygun nesneleri kullanarak, mutluluk ve başarı duygusunu daha çok tadar.
Dördüncü Evre (Üreticiliğe Karşın Küçüklük-Değersizlik Dönemi):
Freud’un latent dönem olarak adlandırdığı dönemdir. 5 yaş ile 11 yaş arası dönemi kapsamaktadır. Okul çağı dönemidir. Bu dönemde çocuk cinsel açıdan bir durgunluk dönemine girerken, yaşıtları ile ilişkileri artarak, yeni şeyler öğrenme ve birşeyler üretmenin hazzını yaşamaya başlar. Kendini örnek aldığı kişilerle özdeşleştirerek, çeşitli alanlarda roller üstlendiği şeklinde düşlemler kurar. Eğer çocuk bu dönem öncesini ve bu dönemi başarılı bir şekilde geçememiş ise aşağılık ve yetersizlik duyguları geliştirir. Kişinin çevresindekiler bu dönemin aşılıp, yeterlilik duygusunun gelişmesinde asal rol alırlar.
Bu dönemde çevresel etkenler, okul ve görevlerle kendisinde daha önce varolan olgun olmayan istek ve hayallerini bırakarak, daha gerçekçi hedeflere yönelmeye başlar. Çevresi ya da kendisi için bir takım faaliyetlere girip, kazanımlar elde ederek, çevresinde destek bulmayı, onaylanmayı öğrenir. Birşeyler yaparak, başladığı işi bitirmenin keyfine varmaya başlar. Kendinden yaşça büyük ya da daha deneyimlileri izleyerek araç-gereç kullanmayı öğrenir, el ve vücut becerisi geliştirir.
Bu yaş grubunda çocuğun anlayışlı, sabırlı, ilgili ana baba, öğretmen, patron, iş ve okul arkadaşları ile karşılaşamaması ya da onlar arasında zayıf-uygunsuz bir noktada bulunmaları halinde, yetersizlik ya da aşağılık duyguları gelişir. Çocuğa ayrım uygulanması, aşağılanması ya da aşırı koruyucu tavırlarda bulunulması, çocuğun kendisiyle aynı cinsiyetteki ebeveyn ile kendini uygunsuz bir şekilde karşılaştırması gibi durumlarda aşağılık ve yetersizlik hissi gelişebilir. Kendisine göre üst konumdaki kişileri örnek alamayıp, yanlış kişileri örnek alabilirler. Okul ya da mesleğe hazırlık dönemi ilk olarak ailede başlar. Ailenin bu hazırlık dönemini yeterli düzeyde yapmaması ya da beklenilen ideal okul hayatına ulaşılamaması durumunda, çocuğun akademik gelişimi aksayabilmektedir. Bazı durumlarda da aşağılık duygusu yerine para, güç ve saygı görmek için aşırı bir dengeleyici dürtüye sahip olunabilir. İş kişi için hayatta en önemli şey haline gelmiş olabilir.
Eğer büyüyen çocuk hayatını, hedeflerini, düşlemlerini sadece iş üzerine yoğunlaştıracak olursa, kendi duygusal ya da ruhsal gelişimini kısıtlayabilir.
Bu dönemde diğer kişilerle birlikte ortak bir şeyler yapma, başkalarının varlığında ya da denetiminde görev alma başladığından işbölümü, diğerlerinden farklı olarak sahip olduğu özelliklerin verdiği haz duyguları yaşanmaya başlar.
Beşinci Evre (Kimlik Duygusuna Karşın Rol Kargaşası):
11 yaştan ergenliğin başlamasına dek süren evredir. Bir kimlik hissinin gelişimi bu evrenin asal amacıdır. Sağlıklı bir kimlik hissinin temelinde, daha evvelki evrelerin başarılı bir şekilde yaşanması yatmaktadır. Uygun kişilerin örnek alınması bu süreci kolaylaştırmaktadır. Bu evrede ahlaki değerlerde değişim gözlenebilmekte, ancak sonrasında her alanda olduğu gibi burada da taşlar yerine oturmaktadır. Daha önceki inanç, düşünce ve alışkanlıklar sorgulanmaya başlar. Vücutsal büyüme ve cinsel gelişim gözlenir. Çevrelerince nasıl görülüp, değerlendirildikleri ve hangi mesleğe daha uygun olduklari şeklinde düşünceleri bulunmaktadır.
Daha önce yaşanılan evden ve ebeveynlerinden ayrılıp, kendi ayakları üzerinde durarak hayatını yaşamak bu dönemdeki önemli bir hedeftir. Aileden ayrılamamak ve uzamış bağımlılık davranışları oluşabilir. Bu dönemde kişide rol kargaşası oluşması önemli bir sorundur. Kişide cinsel, sosyal, mesleki vb. alanlarda kendini bir yere ait hissedememe, çevreden uzaklaşıp tek başına yaşama ya da uygun olmayan seçimleri yeğleme sonucunda psikotik türde ya da suça yönelik davranışlara neden olmaktadır. Birey kendisini yetersiz hissedebilir. Kendilerini güçlü görebilmek için bir takım özellikleri ön plana çıkararak, önemli kişilere benzemeye, onların tarzlarını edinmeye başlarlar. Bu evrede cinsel kimlik sorunları başlayabilmektedir. Kişiler kimlik krizlerini aşabilmek için, ortak kimlik sunan bir takım çeşitli alt grup ya da çetelere girebilmekte ya da yerel kahramanları örnek alabilmektedirler.
İlk gençlik aşkları yaşanmaya başlar. Ancak bu aşklar daha masum ve kendini arayışın bir uzantısı olarak kısa sürelidir. Henüz yeterli olgunluğa kavuşmamış olan kişilik yapısı, ilişkilerinde de iniş-çıkışlar, ayrılıklar ile kendini gösterir.
Bu dönemde kendinden farklı yapıda, düşüncede, alışkanlıklarda olanları kabul etmeme, dışlama hatta onlara karşı saldırı içine girebilmektedirler. Benzer düşünce yapısındakilerle biraraya gelerek kuvvetli görünmeye ve ortak bir kimlik oluşturmaya çalışabilirler. Bu gruplarda suç işleme, alkol-madde kullanımı gibi davranışlar belirebilir.
Birey yaşıtları ya da çevresindekilerce onaylanma, saygı duyulma gereksinimini bu şekilde sağlayabilmektedir.
Bu dönemde birey kendinin en iyisini (olumlu ya da olumsuz anlamda) araştırıp bularak gelecekteki erişkinliğin dünyasına adım atmak için yer bulmaya çalışır. Bu aşama ana-babalık ya da eş olmak yolunda kendisini ruhsal ve sosyal olarak hazırlamada önemli bir basamaktır.
Altıncı Evre ( Tek Başınalığa Karşın Yakınlık Kurma Dönemi):
21- 40 yaş arası dönemi kapsamaktadır. Eğer kimlik krizi çözülmüşse cinsel yaşantı, arkadaşlık ilişkileri ve tüm sosyal iletişimler kişi için korkutucu olmaktan uzaktır. Bu aşamaya gelene dek elde edilen kimlik başkalarının kimlikleriyle daha çok bir araya gelmeye, kaynaşmaya başlar. Dost ve eş ilişkileri ile bazen taviz vererek, bazen karşılıklı özveri alışverişleri ile ilişkilerini sürdürebilme alışkanlığı kazanılır. Bu devredeki temel hedef bir başkası ile yakın iletişim kurulmasıdır. Başarılı ve düzenli bir evlilik ya da aile ilişki yapısı yakınlık kurma kapasitesine bağlıdır.
Birlikteliğin kurulup, sürdürülebilmesi, bu aşamada bazı kişilerin sahip olup, kendini diğerlerinden ayrı kılan özellik ve yeteneklerin, kişilik yapısının kısaca benliğin kaybı korkusuna yol açtığından bunlardan kaçınma gözlenebilir. Bu da yalnız kalma duygusu ve kendi çevresine yüksek duvarlar örerek, korku, kuşku, risk alamama, birisini sevememe ve kendi kendinin kurdu olmasına yolaçar.
Yakın ilişki kurmamak, çevresindekileri kendisi için zararlı ya da tehdit edici görerek kendinden uzak tutmaya, bu amaçla kendi güvenlik çemberini çok dar tutarak, insanları bu alana sokmamak, kendinden öyle ya da böyle uzaklaştırarak, gerekirse bu amaçla onlarla mücadele etme davranışlarına yol açmaktadır. Bu durumda, bu aşamada çok kesin olarak bilinen-tanıdık ile bilinmeyen-yabancı arasına bir hat çekilip, kısır bir ortam içine sürüklenilebilir. Benzerleriyle bile savaşmaya dayanan ilişkiler yaşanabilir.
Yedinci Evre (Yerinde Saymaya Karşı Üretkenlik Dönemi):
40-65 yaş arası dönemi kapsamaktadır. Kişi üretkenlik ile duraklama arasında seçimini yapma aşamasındadır. Bu dönemde üretkenlik, daha küçükleri, hayata yeni başlayanları olumlu amaca yöneltmek ve yükselen nesli oluşturmak, muasır medeniyet düzeyine yöneltmektir. Aynı zamanda ev dışında olup, monotonluğu kıran aktivitelerle uğraşmak anlamındadır. Bu döneme dek kişi ruhsal, sosyal ve cinsel gelişimini uygun hız ve rotada tamamlamamışsa, gerçek ve içten olmayan bir yakınlaşmaya gereksinim duyarlar. Geçmişteki şaşaalı sahte yükselme dönemi bitmiş ve çöküş öncesi duraklama dönemi başlamıştır. Aslında bu dönem çok öncelerden sinyallerini vermiştir. Çocukluk döneminde yaşanan olumsuzluklar, bunların etkisini gidermeye çalışan kendini aşırı değerli, üstün, kaf dağında görme türü gibi sahte rahatlatıcı düşünce ve hareket yapıları ve sonunda herşeye karşı inancın tükenmeye başladığı, hayata olumsuz bakışlar gibi... İletişim kurmak bu gibi durumda sadece obsesifçe bir yakınlık anlamındadır, gerçek bir dostluk değildir. Bu kişiler evlenip, çocuk sahibi olabilmelerine karşın gene de herkese uzaktırlar. Sanki kendileri çocuktur ve kendileri ile ilişki halindedirler. Bu dönemde alkol ve bağımlılık yapıcı madde kullanımına rastlanmaktadır.
Sekizinci Evre (Son Aşamada Umutsuzluk Hissine Karşın Benlik Bütünlüğü-Bilgelik Safhası):
65 yaş üzeri dönemi kapsamaktadır. Bu dönemde kişi bütünlük (hayat dolu dolu ve üretken bir şekilde yaşanmıştır, yaşanan hayattan tatmin olunmuştur) ya da umutsuzluk (hayatın anlamı yoktur ve boş geçmiştir hissi vardır) arasında bir çatışma yaşar. Bütünlüğü yaşayan kişi bilgedir. Hayattaki yeri ve rolünü kabul etmiştir, kendisi ile barışıktır. Kendi yolunu kendisi çizmiştir ve sonuçlarından kendisi sorumludur. Kişi artık geri dönemeyecek ya da geçmişi değiştiremeyecek bir aşamadadır. Bu döneme dek olan basamakları uygun bir şekilde, çok zedelenmeden ve büyük hatalar yapıp çevresini yıkmadan çıkmışsa bir rahatlık ve olgunluk içindedir. Etrafına güven duygusu ve olumlu diğer duyguları yansıtır. Hayatını eksi ve artıları ile kabul etmiştir, pişmanlık duyguları taşımaz. Hayata keşke tekrar başlayıp, olanları düzeltsem ya da farklı yaşasam şeklinde yaklaşmaz. Geçmişini “Yapabileceklerimin en doğru ve iyisini yaptım” şeklinde değerlendirerek, huzur içindedir.
Bu hissin yaşanmadığı ve önceki basamakların sorunlu olup, hakkıyla geçilemediği durumlarda derin bir pişmanlık, değersizlik ve depresif düşünce yumağı ile karşılaşılır. Ölüm korkusu belirgindir. Artık geçmişe tekrar dönmek, olanları düzeltmek olanaksızdır ve ne yazık ki ekilenler biçilmektedir. Yaşanması, sahip olunması ya da hissedilmesi gerekipte, bunların olmaması, beklenen ilgi ve anlayışın görülmemesi, becerilerdeki azalma, sağlığın kısmen bozulması kişide kendi etrafındakilere yönelik nefret duyguları, umutsuzluk hislerinin oluşmasına yolaçar. Bu içe kapanma, yakınlarını etrafında tutmak için değişik çabalar içine girilmesi, gençlere karşı olumsuz, eleştirel bakış açısına neden olabilir. Ümitsizlik, nefret ve ölüm korkusu içindedir. Hastalık hastalığı, depresyon, psikosomatik hastalıklara rastlanmaktadır.
Toplumda sağlıklı bireylerin yetişmesi, sağlıklı ve bilge düzeyine erişmiş, yukarıda belirtilen sekizinci evrede beklentilerini gerçekleştirmiş olgun kişilerin varlığı ve bunların kendileri gibi araştırmacı, çalışkan, sabırlı, dürüst ve mutlu olmasını bilen kişileri yetiştirmesi ile mümkündür. Bilinen bir deyimle 'kılavuzumuzun karga olmaması' gerekir. Ana-baba ya da diğer büyükler ölümden korkmayacak bir olgunluğa ulaşabilmişler ise çocuklar da aile okulunda öğrendikleri ile yaşamın sorunları ve sorumluluklarından korkmyacak, onları göğüsleyebilecek özgüven ve beceriye sahip olacaklardır. Aile içi eğitim, aile içi demokrasi ve ahlak anlayışı toplumun yükselip, kaliteli hale gelmesinde asal öneme sahiptir.
Kilo öğrenmeyi zorlaştırıyor
Orta yaşta fazla kilo, hafıza ve öğrenme yetisinde zayıflamayla bağlantılı.
Orta yaşlı kilolu kişilerin, hafıza, dikkat ve öğrenme kabiliyetiyle ilgili testlerde kendilerinden zayıf olan emsallerinden daha az başarılı oldukları ortaya çıktı. Fransız bilim adamlarının yaptığı araştırmanın bulguları, orta yaşta fazla kilonun, yaşamın ilerleyen safhalarında bunaklık riskini artırabileceği anlamına geldiğini gösterdi.
Sonuçları Neurology dergisinde yayımlanan araştırma çerçevesinde, 1996 yılında yaşları 32 ila 62 olan 2223 sağlıklı Fransızın incelendiği belirtildi.
Bu kişilere 1996 yılında verilen, hafıza, dikkat ve öğrenme hızı kabiliyetlerini ölçen bilişsel testlerin 5 yıl sonra tekrarlandığı, kilolu olan katılımcıların, normal kiloda olanlara oranla testlerde daha düşük notlar aldıkları ve bu süre içinde büyük bir bilişsel zayıflama eğiliminde oldukları görüldü.
Bilim adamları, yaş, eğitim ve sağlık durumu gibi faktörlerin bu düşüşle bağlantıları olmadığını belirttiler.
Araştırmanın yazarı Toulouse Üniversite Hastanesinde görevli doktor Maxime Cournot, yağ hücreleri tarafından üretilen leptin gibi hormonların beynin üzerinde doğrudan etkisi olduğunu hatırlatarak, şişmanlık ve hafıza zayıflığı arasındaki bağlantıya da bu tür maddelerin yol açmış olabileceğini söyledi
Aromaterapi: Kokunun iyileştirici gücü

|
|
Uzmanlar ''kokunun iyileştirici gücünden yararlanma'' gücü olarak gördükleri aromaterapiyi yüzyıllardır birçok fiziksel ve psikolojik rahatsızlığa çare olarak görmüşlerdir. Geçmişten gelen reçeteler halen değerli hazineler gibi saklanmaktadır. Köklerini Hindistan ve Çin uygarlıklarında görebiliriz. Mısırlılar ise aromatik yağlarını mumyalamada ve ayinlerde kullanmışlardır.
Aromaterapi, bitkisel öz yağların kimyasal yapısı ve enerjilerinden faydalanan ve masaj, teneffüs ( buğu) , kompres, banyo ve diğer yollarla uygulanmasını içeren, sağlık ve güzelliği destekleyen doğal bir terapidir.
Şifa kaynağı olarak bilinen aromaterapide, bitkilerden buharla damıtma ve sıkma yöntemiyle çıkarılan öz yağlarla çiçeklerin ve ağaçların tedavi edici özelliklerinden faydalanılır.
Ancak aromaterapide kullanılan yağlar yüksek konsantrasyonda bulunurlar. Bu yüzden kullanımları için seyreltilmeleri gerekmektedir. Örneğin lavanta yağı yüksek konsantrasyonda cildi tahriş edebilir ve yakıcı özelliğe sahiptir.
Öte yandan aromaterapiyle ilgilenen uzmanlar aromaterapinin en etkili uygulama şeklinin masaj olduğunu belirtiyorlar. Aromatik yağlar, yapılan masaj sırasında en iyi biçimde vücuda nüfuz edebiliyor. Ayrıca masaj sırasında inhalasyon yani teneffüs etme, kompres gibi diğer yöntemlerden de faydalanılıyor.
İşte aromaterapinin uygulama yollarından bazıları; •Masaj yoluyla: Masajın iyileştirici ve dinlendirici özelliği sayesinde insanlar rahatlatılır ve böylece bitkisel öz yağlar sisteme daha çabuk girerek emilim gerçekleşir. •Kompres yoluyla: Ilık veya sıcak su içine damlatılan yağların bezler yardımı ile vücuda kompres edilmesi sonucu gerçekleşir. •Teneffüs/Buğu yoluyla: Bu yol yağların nemlendirici cihazların haznesine konulan yağların solunması ile gerçekleşir. •Banyo yoluyla: •Mekanın kokulandırılmasıyla •Ağız çalkalama suyu veya gargara olarak
Aromaterapinin başlıca kullanıldığı rahatsızlıklar •Bel ve sırt ağrıları •Selülit ve kilo problemleri. •Burkulma ve incinmeler •Egzama, •Dermatolojik hastalıklar (kaşıntı, döküntü) •Vücut gerginlikleri ( huzursuzluk) •Uykusuzluk, •Kadın hastalıkları ( menopoz vs) •Solunum sistemi hastalıkları (bronşit) •Sindirim sistemi hastalıkları (hazımsızlık, kabızlık) •Romatizma hastalıkları
Aromaterapi sırasında dikkat edilecek noktalar kısaca şöyle; Aromaterapi yağların kalp ritmini arttırabileceği, tansiyonu yükseltip/azaltabileceği, kadınlarda adet kanamasını arttırabileceği, düşüklere sebebiyet verebileceği ve daha pek çok özelliği göz önünde bulundurulduğunda, aromaterapinin sadece bilinçli bir şekilde kullanımı öngörülebilir. Konunun uzmanı tarafından yapılması gerektiği unutulmamalıdır. Özellikle hamilelik sürecinde ve çocuklara karşı çok dikkatli kullanılmalıdır. Aromaterapi yağları ağız yoluyla alınmamalıdır. Astım ve benzeri rahatsızlıkları olanlar tarafından aromaterapi solunum yoluyla uygulanmamalıdır. Bitkisel yağlar çocukların erişiminden uzak, kilit altında muhafaza edilmeli ve kesinlikle ağız yoluyla alınmamalıdırlar. Sara/epilepsi rahatsızlığı bulunan kişilerde aromaterapi yağları kullanılmamalıdır. Bazı yağlar oldukça tahriş edici olabildiğinden cilde yönelik uygulamalarda dikkatli olunmalıdır. Herhangi bir ilaç kullanım süresince aromaterapi yağ kullanılmamalıdır. Zira, aromaterapi yağlar kullanılan ilacın etkilerini yok edici veya arttırıcı etki gösterebilirler.
Konunun uzmanı biri tarafından uygulandığında destekleyici tedavi şekli olan aromaterapi, bazı bitki türlerinin yağlarının oldukça zehirli olduğu gerçeği göz önüne alındığında, bilinçsizce yapılması istenmeyen sonuçlara yol açabilecek bir yöntem. |
Sigarayı bırakmış birisinden tavsiyeler... Tabi ki en iyisi uzman tedavisi ama değişik fikirlerde faydalı olabilir... |
|
2000 yılından itibaren sigarayı bırakmak için denemediğim yol kalmadı ve sonunda kendime bi yol çizdim.içimden sigara içmek geliyo ise içmeliyim diye düşündüm bununda bi doyma noktası olmalıydı.KENDİME REÇETEM ŞUYDU:
1_SİGARAYI PAKETİYLE ATIP AHANDA İÇMİYOM DEMEYECEĞİM
2_SİGARAYI BIRAKMAK İÇİN 1 YIL VADELİ BİR TELORANS TANIMALIYDIM KENDİME.
bu iki madde benim sigarayı bırakmak için izlediğim ana yolun temeli. sigara paketini asla kendimden uzaklaştırmadım canımın her istediğinde mutlaka sigara yaktım asla ertelemedim ancak bi şartla sigarayı yaktım ancak bikac nefesten sonra hemen söndürdüm tamamını asla içmedim.üç dakka sonra tekrar sigara yakacağımı bile bile yaktığım sigarayı bidaha yakmadım yenisini yaktım.hernekadar bi paketiniz iki pakete çıksada ictiğiniz sigara aslında yarım paket bile olmayacaktır. sabah sigaranızı eğer kahvaltıdan önce içiyorsanız bu alışkanlığınızdan vazgecmek için kendinize 2 ay tanıyın ve yavaş yavaş sigaranızı kahvaltı sonuna kaydırın.tüm sigaralarınızı yarım içmeye çalışın kahvaltı sonuna ertelediğiniz sigarayı öğlen yemeğinin ardına atmak için kendinize 4 ya daha verin bu 4 ay sizin en güzel günlerinizin habercisi çünkü sabah daha temiz kahvaltı yaptığınız için kendinizi daha zinde hissedecek dolayısı ile gün içi sitreslerden daha az etkilenecek dolayısı ile elinzi daha az o malum alana gidecektir(bende öyle oldu) 4 ayın sonunda çemberi daraltmak için bi değişiklik yapın...alışkanlığınız olan gece sigarasını peşpeşe için ve kana kana için keyfini çıkartın.asla sigarayı bırakıyorum havasına girmeyin kendinize 1 ay bu proğramıda uygulayın ve bu bir ay içerisinde gece sigaralarından özellikle nefret ettiğinizi göreceksiniz.çünkü sabah kahvaltısı size gece içtiğiniz sigaranın kötü etkilerini hatırlatacak ve hersabah gece sigara içmemek isteyeceksiniz içinizdeki sese kulak verin ve içmeyin. hala önünüzde sigara içmek için koskoca 5 ayınız daha var...
1 ayda kendinize mükafat verin günün istediğiniz her anında sigara için sabah akşam gece istediğiniz zaman ama gecmiş programlardan edindiğiniz deneyimleri unutmayın yarım sigara ve bıktığınızda da hemen sigarayı söndürmek ve sönen sigarayı birdaha yakmamak...
kalan dört ay size kalmış hakimiyet artık tamamen sizde ama hala bırakmayın sigarayı çünkü bu bi yanılgı olacaktır ve tekrar başlayacaksınızdır proğrama sadık kalın ve hala için...gün içerisinde canınız sigara istemeyecektir siz birtane için nolur nolmaz..
Eş dost ikramı olan sigaraları asla geri çevirmeyin alın ve yakın ama en fazla iki nefes sonra söndürün. Size birdaha sigara vermeyeceklerdir. ( Bu kısmını özellikle sevdim... )
Son üç ay içerisinde kendinizdeki rahat nefes alış ve temiz gıda avantajını göreceksiniz Yemeğinizden kısmayın rutin hayatınızı asla değiştirmeyin, küllükleri kaldırmayın gelen misafirlerin sigara içmelerine ise asla müdahalede bulunmayın. Boşverin kana kana içsinler çünkü size etkisi olmayacaktır. Siz nede olsa sigarasız yaşamaya alıştınız ve ihtiyac duymuyorsunuz.
Kalan son bir ay tam bir eğlence sigaranızla dalganızı geçebilirsiniz. Cebinizde iki paket sigara bulundurun. Ama hala sigarayı bırakıyorum havalarına girmeyin çünkü siz sigarayı bırakmıyorsunuz sadece sigarayı içmiyorsunuz.bırakmak tutmakla alakalıdır sizse içiyorsunuzdur...
Son onbeş günde artık siz karar verin sigaralı günlerinizmi yoksa sigarasız günlerinizmi daha güzeldi...
Son paketinizi son sigarasına kadar programa sadık kalarak tüketiniz son sigaranızı içmeden önce son paketinizi alın, ancak açmayın son sigaranızı içip izmaritini attığınızda bu paket benden size hediye olsun sıkıysa açın ve için...
GECMİŞ OLSUN...
|
Günümüzün Popüler Rahatsızlığı ‘Bel Ağrısı’
Yapılan araştırmalar toplumun %60’ının hayatlarının herhangi bir döneminde BEL AĞRISI çektiklerini göstermektedir. Bu ekonomik planda ve sağlık açısından inanılmaz kayıplara sebep olmaktadır. Kliniklerde Lumbalji adı altında tanı konup rapor verilen kişi sayısı yabancı ülkelerde tüm istirahat raporlarının %20 sini oluşturmaktadır. Bel ağrısı tam anlamı ile bir hastalık değildir genel bakmak gerekirse yanlış alışkanlıkların sonucu oluşan bir durumudur. Öyle ise okulda, işyerinde, arabada sağlıklı duruş alışkanlıklarını kazanırsak omurgamızla dost ilişkiler geliştirebiliriz.
Önerilerimiz
Sırt kaslarınızın güçlü ve esnek olmasını sağlamak için düzenli egzersiz yapın. Ağırlık kaldırırken, doğru teknikleri uygulayın (bütün cisimleri, vücudunuza yakın tutarak kaldırın ve bükülmekten, ileriye doğru eğilmekten ya da cismi kaldırırken uzanmaktan kaçının) Uygun vücut ağırlığını koruyun ve sigara içmekten kaçının Ayakta dururken ya da otururken uygun pozisyonda olmaya dikkat edin.
NE ZAMAN DOKTORA GİTMENİZ GEREKİR?
Belirtiler şiddetliyse ve birkaç gün içinde geçmiyorsa Ağrı günlük etkinlikleri engelliyorsa Barsak ya da mesane kontrolüyle ilgili sorunlarınız varsa Kalça ya da rektum bölgesinde uyuşma hissediyorsanız Bacağınızda güçsüzlük ya da uyuşma varsa
İşini sevmeyenlerin bel ağrısı nedeniyle hekime baş vurma oranı sevenlere göre 2,5 kat fazladır. İşinden memnun olmama, takdir edilmeme bel ağrısında risk faktörüdür. Stres nedeniyle dikkati toplayamama özellikle sanayide iş kazalarından oluşan bel ağrılarına yol açmakta ve stres risk faktörü olarak kabul edilmektedir.
|