.::ONLİNE KÜTÜPHANELER-TÜRKİYE::.
.::ONLİNE KÜTÜPHANELER-TÜRKİYE::.
Adnan Menderes Üniversite Kütüphanesi
Türkiye Sınai Kalkınma Bankası A.Ş. Ekonomik ve Teknik Dokümantasyon Merkezi
05:55 - Kasım 21, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz
Empati Nedir?
Empati Nedir?
İnsanlar arası ilişkilerde sorunları,çatışmaları en aza indirmenin ve güzel geçimi sağlamanın başarılı yollarından biri, empati yönteminin uygulandığı durumlardır.Empati yöntemi, kişinin yaşanılan ortamı karşısındaki kişinin bakış açısından algılamaya çalışmasını sağlamaktır.Böylelikle sorunların kavranmasında, tepkilerin ölçülmesinde ortak bir noktaya gelinmesi kolaylaşabilmektedir. Toplum hayatında,günlük ilişkilerde ortaya çıkan sorunların çoğu, davranışların ben merkezli olarak ayarlanmasından, öyle düşünülmesinden ileri gelmektedir. Oysa doğru olan bu değildir.
Erdemli insanların temel özelliklerinden birisi, söz ve davranışlarını ortaya koyarken karşısındakinin, kendi dışındakinin durumunu, konumunu ölçmesi, bunu dikkate almasıdır.Empati yöntemini uygulamayı alışkanlık haline getirmiş olan insanların, karşılıklı ilişkilerinin ne kadar sorunsuz yada az sorunlu olacağı düşünülebilir.
İnsanlar arası ilişkilerde geçimsizliklere yol açan sebeplerden biri de karşıdakini anlama çabası gösterilmeden, onun davranışları hakkında olumsuz bir kanaate varılmasıdır.Karşıdaki insanın davranışlarının hangi durumlara dayandığını anlamadan,onun kötü niyetle hareket ettiğini varsayarak tepki göstermek bir çatışma sebebidir. Buna niyet okuma da denebilir ki, insan ilişkilerinde en onulmaz yaralar açabilen tehlikeli bir tutumdur. Karşısındakini anlama çabası gösterilmesi durumunda belki onun davranışına haklılık payı verilecek ve çatışmanın yoğunluğu düşecektir.Bu açıdan düşünüldüğünde özveride bulunma ve paylaşılmayı öğrenme en önemli faktör olarak karşımıza çıkacaktır
EMPATİ TEKNİKLERİ: Karşındakinin yada topluluğun zihninde tasarladığı düşünce, hayal kurgu ve sezilerini algılayarak onun gibi düşünme sanatıdır. Empatiyi telepatiden ayıran özellik modüllerin farklılığı, uzaklık mesafesi ve emir verici olmamasıdır. Empati bir iletişim sanatıdır.
Empati kurma sanatı basit gözükmektedir. Halbuki empati kurabilmek için gözler ve zihin birleşiminin yanında sezi gücünün de gelişmesi gerekir.
Empati günümüzde genellikle birbirlerini tanımakta zorluk çeken eşler, sevgililer, arkadaşlar veya öğretmen-öğrenci ilişkisi, işçi- işveren tarafından kullanılması çok yarar sağlamaktadır.
Empati özel bir iletişim tekniğidir. Empati ve Telepati yeteneğini birlikte kullananların ikna etme yetenekleri de gelişir. Avukat, Doktor,Ögrenci, Hemşire, Sekreter vb gibi alanlarda çalışan insanlara meslek hayatlarında daha çok kolaylık sağlar.
Ben Bilinci Ve Değer Verme
Değer, nesne, olay ve hareketlerin kendilerine ilişkin, onların bir özelliği değildir. Başka bir deyimle, değer nesne kavramının kendisinden çıkarılmaz. “Şu değerlidir, şu daha az değerlidir, şu değersizdir.” diye nesneleri sıradüzene sokmamız, kendimiz ve çevremiz hakkında sahip olduğumuz bilgi, bilinç, ruh durumu, etik-estetik vb. kaygılarla bir yargı vermedir. Bunun için de her şeyden önce, bir ben bilincine sahip olmak gerekir. Daha kesin bir deyişle ben bilinci, her tür değer vermenin öznedeki temelidir.
İnsanın ayırıcı temel bir niteliği olan ben bilinci nasıl bir bilgidir? O, bir deney bilgisi midir? Deney bilgisi, her şeyden önce, deneyen bir özne ile denenen bir nesne ayrımını gerektirir. Aynı anda var olduğumu bilmekte olan bir ben’im ile var olan bir ben’im diye biri özne, diğeri nesne olan, birbirinin karşısında iki ayrı ben’im var değildir. Dolayısıyla ben kendi var olduğumu deneyemem. Var olduğumun bilgisi, her türlü deneyden önce ve her türlü deneyin koşulu olarak sahip olduğum, intuitif bir bilgidir. Başka bir deyişle ben var olduğumun ayırdındayım. Kendi var olduğunun ayırdında olan özne, kendi dışındaki çevresinin, eş deyişle, ben-olmayanın da bilgisine sahiptir. Kendi dışındaki nesnelerin nasıl oldukları özne için bir deney bilgisi olmasına karşın, onların var oldukları da yine bir deney bilgisi değildir. Burada deney bilgisi için gerekli olan bir özne-nesne ayrımı olmakla birlikte diğer bir koşul olan, deneyin sonucunun başka türlü de olabileceği koşulu eksiktir. Bir şeyin var olduğunu deneyebilmem için onun yok olduğunun da deneyim için olanaklı olması gerekir. Ben ne kendi var olduğumu ne de benim dışındaki nesnelerin var olduklarını denerim. Ben’in bilgisi ile ben-olmayanın bilgisi öznede birlikte meydana gelir ve birbirlerini karşılıklı olarak besler. Bu ikisi arasındaki döngüsellikte hareket noktamız, bilgibilimsel bakımdan ben bilgisidir; varlıkbilimsel bakımdan hangisinin önce geldiğini söyleyecek durumda değiliz.
Ben ile ben-olmayanın ayırdında olan insan, kendisi ile çevresi arasında kurduğu ilişkide bir değer kavramına varabilir. O, önündeki bir çalı parçası ile bir insan, hatta bir hayvan arasında ayrım yapar, çalı parçasına davrandığı gibi diğerlerine davranmaz. Nesnelere bu farklı davranma, onlara verilen değerle ilgilidir. Nesnelere farklı davranmak ve onlara değer vermek ise, doğrudan doğruya onların algılanmasında içsel olarak bulunur. Bir kişinin iki ayrı nesneye karşı ayrı davranmada olduğu gibi bir ve aynı olay karşısında iki ayrı insanın farklı davranması da yine temelini algıda bulur. Aynı olaya tanık olan iki ayrı insanın hem bu olayı algılamaları, betimlemeleri hem de onun hakkındaki yargıları ve bu yargılara dayanan eylemleri farklılık gösterir. Burada bu iki insanın ilgileri, eğilimleri, ruh durumları, sosyo-kültürel konumları vb. rol oynar. Algılanan şeyin aynı olması karşısında farklı algı tarzları bulunur. Algının, duyumun, Grekçe deyimiyle “aisthesis”in değer duygusunun, başka bir deyişle ahlâksal duygunun temelinde bulunmasının anlamı budur. Bu nedenle örneğin Joseph Brodsky, “Estetik etikin anasıdır.” der.1
Öznenin algı ve duyumlarında sözü edilen farklılık, duyuların yönlendirilebilmesi olanağını da özneye verir. Estetik’in kurucusu A.G. Baumgarten, “aşağı bilgi yetileri”nin, yani duyuların sevk ve yönetime ihtiyaç duyduğunu, bu işi de estetiğin üstlendiğini söyler.2 Estetik etkinliklerde bulunan insanın ulaşabileceği ruh yüceliğinin, onun ahlâksal duygusu üzerinde olumlu etkiler bırakacağı açıktır. Böyle bir etkinin ahlâksal yargı ve davranışlarda rol alması da istenen bir durumdur. Etik-estetik bağıntısının daha da ileriye götürülüp, her ikisinin birliğinden söz edenler de vardır.3 Ahlâksal yargının duyum ve algıya dayandığı, Hume’ca da açıkça söylenmişti: “Ahlâksal doğru ve ahlâksal reddetme üstüne olan yargılarımız kuşkusuz algılardır; tüm algılar da ya izlenim ya tasarımlardır.”4 Kuşkusuz ahlâksal duygu da eninde sonunda bir duyum olmakla onun algısal bir temeli olduğu açıktır.
Ancak bu durum, ahlâksal duygu ile genellikle duyum arasındaki ayrımları görmemize engel değildir. Duyum, algı, yalnızca insana özgü değildir. Hayvanların da algıları, duyumları vardır. Öyleyse neden hayvanlar ahlâksal duyguya sahip değildir? Bir hayvanın, örneğin bir köpeğin çevresindeki nesneleri algılaması ile bir insanın aynı nesneleri algılaması farklıdır. Ne bir ben bilincine ne de ben ile ben-olmayan ayrımına sahip olan hayvanın nesneleri bir değer sıra düzenine sokması söz konusu değildir. Esasen hayvanın yaşaması için böyle bir şeye ihtiyacı yoktur. Bir hayvan türü içinde düzeni sağlayan, hayvan davranışlarını yönlendiren içgüdüdür. Hayvan türleri arasında ise bir “doğal denge” söz konusudur. Oysa ne belli bir toplumda yaşayan insanlar arasında düzeni sağlayan bir içgüdüden ne de ayrı toplumlar arasında doğal denge benzeri bir şeyden söz etmek olasıdır. Buna göre, insanların ister belli bir toplum içinde ister toplumlar arasında ilişkilerini düzenleyen, bu sayede onların varoluşlarını güvence altına alan düzeneklere gerek vardır. Bu da ahlâk ve hukuktur. Ahlâk hukukun temelidir: ahlâksız bir hukuk olamaz. Hukukun egemenliğinin sağlanması için de ahlâksal duygunun varlığı koşuldur. İnsanın toplumsal bir varlık olduğu düşünülürse, onun toplumsallığının bir koşulu olan ahlâkın, aynı zamanda onun varlıksal bir koşulu da olduğu buradan çıkan sonuç olarak kendiliğinden anlaşılırdır.
Her ahlâk buyruğu, bir değer yargısıdır. Tüm değerler, üç ide başlığı altında toplanır: “doğru”, “iyi” ve “güzel”. Tüm yargılarımız bu üç ide’den birine yöneliktir. Bunlardan birincisi, yani doğru değeri ile diğer ikisi arasındaki başlıca bilgibilimsel ayrım şuradadır: Öznenin, nesnedeki bir özelliği nesne kavramına yüklemekle elde ettiği yargı, doğru ya da yanlış değerini alabilen nesnel bir yargıdır ve bu, deneyle denetlenebilen bir genel geçerliğe sahiptir. Oysa iyi ve güzel değerlerini alan yargılarda durum farklıdır. Burada iyi ve güzel, nesnedeki birer özellik değil, fakat öznenin kendisinin sahip olduğu ve nesneye yüklediği birer değer olmakla yargı öznel olur. Böyle bir yargı ise nesnel bir genel geçerliğe değil, fakat özneler arası bir geçerliliğe sahip olabilir. Bu durumu, Hume açısından şöyle dile getirebiliriz: Doğruluk ve yanlışlık için nesne ve olayların tasarımlarının onlara uyup uymaması söz konusudur; burada birbirine uygunluğu aranacak iki ayrı şey vardır. Oysa etik ve estetik yargıların dayandığı duygu, istek ve eylemlerimizde birbirine uygun olup olmadığı araştırılacak iki ayrı şey yoktur. Bunlar, asli olgular ve gerçekliklerdir; başka duygu, istek ve eylemlerimize hiçbir gönderimde bulunmaksızın kendi kendilerinde tamdırlar.5
Estetik ve etik yargılar arasında da ayrımlar vardır: Estetik yargının konusu doğa ürünleri ile insan yaratısı olan sanat yapıtları olmasına karşın, etik yargının konusu yalnızca insanın belli eylemleridir. Buna göre etik yargı, hem yargının öznenin sahip olduğu değeri taşıması bakımından hem de nesnesi bakımından insana ilişkin olma yönünde özel bir öneme sahiptir. Estetik ile etik yargılar arasında bir başka ayrım şuradadır: Kuşkusuz estetik yargının kendisi değil, ama bu yargının meydana gelmesinde öznenin sahip olduğu hoşlanma duygusu, yalnızca insana özgü değildir. Bilimcilerin söylediğine göre, yüksek dereceli bazı hayvanlarda biçimden hoşlanma duygusu vardır. Buna karşın, etik yargının temelini oluşturan ahlâksal duygunun hiçbir biçimde hayvanlarda da bulunduğu söylenmemiştir. Bu iki yargı türü arasında son bir ayrım, onların geçerlilik alanı ile ilgilidir. Estetik yargının geçerliliği, belli bir sanat anlayışı, belli bir sanatsal çevre için yeterli bulunmasına karşın, ahlâksal yargının tüm insanlar için geçerli olması istenir; ahlâksal yargının geçerliliğinin sınırlı olacağı belli bir ahlâksal çevreden söz edilmez.
Ahlâksal duygunun ve yargının insana özgülüğünün temelinde insanın özbilince sahip biricik varlık olduğu ve onun bilincinin çift katlı olduğu, başka bir deyişle, kendi üstüne katlanabilir olduğu bulunur. İnsan algı ile edindiği tasarımları belleğinde biriktirir ve bir zaman sonra belleğine yönelen bilinciyle tasarımları oradan şimdileştirir, yani onları anımsar. Bunun için onun bilincinin çift katlı olması gerekir. Bu çift katlılıktan kastedilen şudur: Biriktirilmiş algıların bellekte bulunması (birinci kat), onlara yönelen bilincin (ikinci kat) durumu. Esasen batı dillerinde “refleksiyon” denen düşünme de bilincin kendi üzerine katlanması demektir. Bilincin kendi üzerine katlanabilmesi için onun çift katlı olması gerekir. Oysa hayvanın zihni (intelekt) yalın kattır. O, tasarımları belleğinde biriktirip, sonra onları oradan alıp şimdileştirme, yani anımsama yetisine sahip değildir.6 Bu nedenle hayvan geçmiş bir anısını anımsayıp pişmanlık duymaz, vicdan azabı çekmez.
Kendi beninin ayırdında olma sonucunda kişi, ben-özdeşliğini, başka bir deyişle kişiliğini elde eder. Ben-özdeşliğinin dil kullanımıyla sıkı ilişkisi vardır. Her dil ben merkezlidir. İki üç yaşlarında, dili yeni öğrenmeye başlayan çocuk için en zor şey, “ben”, “sen” zamirlerinin kullanılmasıdır. Çocuk, bir yetişkinin kendisine gösterdiği nesnelerin adlarını bu sırada ona söylemesiyle adları öğrenir. Ama yetişkin, “ben” diye kendisini gösterince, çocuk da biraz önceki yönteme uyarak ona da “ben” der. Çocuk, dilin ben merkezli olduğunu henüz ayrımlıyamayaz. Belli bir zaman sonra çocuğun ben-sen ayrımına varması, onun başka ben’lerle iletişime girmesine, dolayısıyla toplumsallaşmasına yol açar.
Amerikalı sosyal filozof George Herbert Mead, toplumsal sürecin bir parçası olan ben-özdeşliğinin, bu sürecin düpedüz bir ürününden ya da düpedüz bir yansımasından daha fazla bir şey olduğunu öne sürer. O, toplumsal kavram olarak gördüğü ben-özdeşliğini, ahlâksal yaşantımızın bir çözümü için temel olarak alır.7 Mead söylüyor: “Toplumsal varlık olarak biz ahlâksal varlığız. Bir yanda özdeşliği olanaklı kılan toplum, diğer yanda yüksek örgenleşmiş toplumu olanaklı kılan özdeşlik. Her ikisi ahlâksal davranışta bir diğerine karşılık gelir.”8 Bizim açımızdan da insanın kendi varlığının ayırdında olması, bir ben bilincine sahip olması, onun bir ben-sen ayırmına varmasını, dolayısıyla onun toplumsal varoluşa katılmasını olanaklı kılarken, karşı yönden söylendikte, toplumsal varoluş, onun ben bilincini, ben-özdeşliğini, yani kişiliğini kazanmasına hizmet eder. Ancak bize göre bu karşılıklı etkileşimde temel olan, öncelikli olan ben bilincidir. Çünkü hayvanlar da topluluk, yani sürü halinde yaşıyor olmakla birlikte, bu durum tek başına onların ben bilincine sahip olmasına yetmez.
Ben bilinci, ben-sen ayrımının ve ben ile ben-olmayanın ayrımının bilgisi, insanın bireysel gelişiminde olduğu gibi, tarihsel-toplumsal ilerleme sürecinde de aynı yol üzerinde bulunur. İlkel toplumlarda görülen, insan ve çevresi ayırımının, başka bir deyişle ben ile ben-olmayanın ayrımının bilgisinin tam olarak oluşmamış olmasına, ilkel insanın çevresindeki nesneleri, “ağaç adam”, “ay adam” gibi adlandırmalarından, antropolojik bulgulardan çıkarsama ile varılabilir. Gerçi bu ayrımsızlık, bugün özlemini çektiğimiz insan-doğa uyumunun bu toplumlarda tam olarak gerçekleşmiş olduğunu gösterir. Ancak bizim için sorun, özlenen doğa ile uyum sorunudur. Doğanın özlenmesi için ondan kopmak gerekliydi. İlkel toplumlarda olduğu varsayılan insan-doğa özdeşliği, henüz doğadan bir kopuşun gerçekleşmediği, bir anlamda hayvansal bir özdeşlik durumuna benzerdir. Orada insanın doğayı özlemesi söz konusu değildi; çünkü insan doğanın içinde, onun saf çocuğu idi. Özlem, ancak ayrımlaşmadan sonra ortaya çıkar. Yine bu toplumlarda ben ile ben-olmayan ayrımı gibi, bunun insansal çevredeki karşılığı olan ben-sen ayrımının da tam olarak ortaya çıktığı söylenemez. Burada bireysel suç ve cezanın olmaması, bu düşüncemizi destekler. Suç da ceza da topluluğa ilişkindir. Ben-özdeşliğinin, ben-sen ayrımının, ahlâksal bilinç ve duygu için gerekli olan bu temelin ilkel insanda tam olarak ortaya çıkmamış olması, onda ahlâksal bilincin ve duygunun da tam olarak gelişmemiş olduğunu gösterir. Bununla ilkel insanın ahlâksız olduğunu söylüyor değiliz Belki de tam tersine o, çağdaş insandan çok daha ahlâklıydı. Daha doğru bir deyimle, bu insan için bir ahlâk sorunu yoktu; o, doğal bir tarzda yaşamını sürdürüyor olsa gerekti. Orada nasıl ki insan-doğa çatışması yok idiyse, olmayan ben-sen ayrımının doğuracağı ahlâksal sorunlar da olmazdı. Ahlâk sorunu ahlâksal çatışmanın olduğu yerde söz konusudur. Nasıl ki biz, mantıklı olanı mantıksız bir şeyle karşılaştığımız zaman ayrımlıyorsak, ahlâksallığı da ahlâksızlığın olduğu yerde görürüz. Eğer biz ağzımızı her açışımızda kendiliğinden mantıklı konuşsaydık, her yapıp etmemiz mantıklı olsaydı, o zaman biz ne mantıklı olanı ne de mantıksız olanı bilirdik; birer otomattan farksız olurduk. Bunun gibi, ahlâklı-ahlâksız karşıtlığı ve bunun bilincinin olduğu yerde, ancak ahlâktan söz edilebilir.
Ben-bilinci, ben-özdeşliği ve kişilik kavramlarının yaklaşık aynı anlama geldiğini belirtmiştik. Şimdi bu düşüncemize daha bir açıklık getirmek istiyoruz. Ben-özdeşliği, “Ben benim.” deyişiyle bir yineleme, bir özdeşlik olarak dile gelir. Bu deyişi her topluluktan, her ulustan olan herhangi bir kişi, kendi dilinde söyleyebilir ve bu deyim her kullanımında doğru olur. Ama örneğin, “Ben bir Türk’üm.” deyimini Türk olmayan biri söylediğinde, bu yanlış olur. Birincisi bir kişinin kendi kendisiyle özdeş olmasını, bir kişi olmasını, bir kişiliği dile getirmesine karşın, ikincisi bir topluluğa, yani kendisinden başka bir şeye ait olmayı dile getirmekle, bir kimlik deyimi olur. Kişinin bir topluluğa ait oluşu, bir özdeşlik halini aldığında o, artık kendi kişiliğini, yani ben-özdeşliğini yitirir; ait olduğu topluluğun, yine kendisi gibi onunla özdeşleşmiş herhangi bir üyesi olur; onun kimliği kişiliğinin yerini alır.9
Ait olunan toplulukla özdeşleşme, kişiliği yok etmesine karşın, kişilik yine de toplum içinde gelişir. Çünkü kişiliğin vazgeçilemez bir koşulu olan ahlâksallık, ancak toplumda ortaya çıkar. Tek başına yaşayan insanın ahlâksallığa da ihtiyacı yoktur. İnsanın toplumsal olması, bir ben-sen ilişkisi içinde olması anlamına gelir. “Sen”, kendisine “ben” diyen başka bir bendir. Ben-sen ilişkisi, sen’in başka bir ben olduğunun bilinciyle ahlâksal duyguyu doğurur. Böylece kişi, kendi beni için istediğini veya istemediğini başka ben için de geçerli sayar. Ahlâkın evrenselliğinin temeli de tüm başka ben’lerin birer ben olduğunun bilinmesi üzerine kurulabilir. Bir insanın bütün insanlardan sorumlu olmasının anlamı, onun bütün ben’leri kendi beninde görebilmesidir. İnsanlık (hümanite) düşüncesi de bundan başka bir şey değildir.
Ben bilinci, ben-sen ayrımı ve sen’deki ben’in bilinci, insana özgü olan bu varlıksal yapı, ahlâksal duygunun ve değer vermenin temelidir. Ancak insanda böyle bir varlıksal temelin olması, onun kendiliğinden ahlâksal eylemde bulunmasını gerektirmez. Ahlâksal duygu, ahlâksal eylemin gerçekleşmesinde hareket ettirici rol oynamakla birlikte yeterli değildir. Aksi halde tüm insanlar, tüm eylemlerinde ahlâksal iyiyi gerçekleştirmiş olurdu. İnsanda hem ahlâksal duygunun geliştirilmesi hem bunun ahlâksal eylemi gerçekleştirilebilmesi için onun eğitimine ihtiyaç vardır. Böyle bir eğitim, ahlâksal davranışlarda alışkanlık kazanma ile olur. Aristoteles, haklı olarak karakter erdemlerinin, ahlâksal değerlerin (ethike) alışkanlıkla (ethos) edinildiğini belirtirken, bu iki sözcük arasındaki kökensel birliğe işaret eder.10 Nasıl ki insanda ben-sen bilincinin ortaya çıkması için belli bir yaşa gerek var idiyse, aynı şekilde, eğitimle geliştirilecek ahlâksal duygunun, ahlâksal bilince, başka bir deyişle vicdana dönüşmesinin de belli bir yaşı vardır. Vicdanın oluşumu için gereken yaş on üç on dörttür.
Vicdanın, gerçekten iyi ile kötüyü ayırabilme yetisi olabilmesi için onun bilgiyle berkitilmesi gereklidir. Çünkü belli bir davranışta iyi olanı yapmak isteyen birinin, bu davranış için doğru olanı da bilmesi gerekir. Aksi halde bilmeden kötüyü yapmış olabilir. Gerçi bu, her zaman olanaklı olmayabilir. Bu nedenle, Kant’ın eylemin sonucunun değil, onun temelindeki iyiyi istemenin ahlâksallığı belirleyeceğini söylemesi haklılık kazanır. Çünkü sonuç rastlantısaldır. İyi diye öngörülen bir sonuç, kötü de olabilir. Ama bu, yine de bilgi eksikliğinin açıkça yol açtığı kimi durumlar için geçerli değildir. Örneğin, arabası yanan birine yardım olsun diye, benzin yangınına söndürücü köpük yerine bir kova su atmanın yangını daha da artıracağı önceden bilinebilir; yani sonuç rastlantısal değildir. Ahlâksal eylem için yalnızca bilgi de yetemez. Buna bir de estetik beğeninin katılması gerekir. Aksi halde ham, kaba bir ahlâkçılığa varılabilir. Sonuç olarak, iyiyi isteme, doğru bilgi, güzellik duygusu yoluyla, eş deyişle, iyi-doğru-güzel ide’lerinin birliği yoluyla insan ruhunda oluşturulacak temel, ahlâksal yargı ve eylem için güvenilir dayanak olur.
11:48 - Kasım 16, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz
Ölüm yaşamı doğurur ......
Ölüm yaşamı doğurur ......
|
Hayvan ve bitkiler öldükleri zaman, protein,DNA ve RNA zincirlerinin son derec karmaşik bir organizasyonlari olan vücutlari çürür. Şimdi sira diger organizmalarda, daha çok da bakterilerdedir. yaşamin daha önce yarattigi düzenin ziyafetine konarlar,onu yakarak kendilerini çogaltirlar. Şimdi ana atik madde karbon dioksittir ve karbon dioksit bitkilerin onu yeniden kullanabilmesi için atmosfere döner. Atmosferdeki karbon dioksitin çogu çürüyen bitki ve hayvanlardan geler. Eger çürüme olmasaydi,cesetleri ne yapacagimizi düşünmemize gerek olmayacakti ve birkaç yil içinde bütün yaşam yok olacakti.
|
10:45 - Kasım 16, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz
Gereksinimlerimiz, Güdüler ve Mutluluk
Belirli bir yaşa gelen her sağlıklı çocukta görülen çevresindeki şeyleri öğrenme ve onları anlama güdüsü, zamanla eğitim yoluyla tersine çevrilerek sonuçta anlaşılması zor olan şeylere ilgi göstermeme şeklinde değiştirilebiliyor.
Her şeyden önce temel bir iki kavramı açmamız gerekiyor. İnsan davranışlarını çeşitli kategorilerde ele almak mümkün. Bunlardan önemli bir bölümü belirli bir güdüyle ortaya çıkan davranışlar. Sözgelimi, açlık duyan bir bebeğin annesinin memesine saldırması gibi. Burada güdülenmeye yol açan açlık duygusu. Açlık ise beslenme gereksiniminin yarattığı bir duygu. İnsanda görülen birçok güdüden farklı olarak bebeğin memeye saldırması hayvanlarda da olan bir içgüdü. Bu, milyonlarca yıldır genlere işlenmiş bir güdü ve bunun öğrenilmesi gerekmiyor ya da eğitimle değiştirilme şansı olan bir güdü değil. Oysa belirli bir yaşa gelen her sağlıklı çocukta görülen çevresindeki şeyleri öğrenme ve onları anlama güdüsü, zamanla eğitim yoluyla tersine çevrilerek sonuçta anlaşılması zor olan şeylere ilgi göstermeme şeklinde değiştirilebiliyor. Dolayısıyla bu güdüden içgüdü diye söz etmek olanaklı değil; çünkü toplumsal eğitimle geliştirilmesi ya da köreltilmesi sözkonusu.
Öte yandan insan davranışlarından söz ederken tüm davranışların belirli bir güdüyle ortaya çıkmadığını da saptamak gerek. Sözgelimi, bir ses duyduğumuzda veya bize bir şey söylendiğinde yüzümüzün ifadesi değişiyor. Genelde bu yalnızca duygularımızın dışavurumudur ve belirli bir gereksinimi karşılamaya yönelik olmayabilir. Aynı şekilde konuşurken yaptığımız hareketler, kendimizi ifade etmeye yönelik davranışlardır. Güdüler ise bizi belirli bir gereksinimimizi karşılamak için yaptığımız davranışlara yönlendiriyor. Bu gereksinimlerimizin karşılanması ise bizim mutlu olmamızı sağlıyor ya da bizi daha mutlu ediyor.
Günümüzde gereksinimler ve davranışlarımızı yönlendiren güdüler alanında en yaygın kabul gören tezler hümanist psikolog Abraham Maslow’un tezleri olmuştur. 1930’larda geliştirdiği ve 1940’larda yayınlanan bu tezlerde Maslow gereksinimlere doğrusal ve hiyerarşik (sıradüzensel) bir yaklaşım getirmiştir. O dönemde hâkim olan genel teorik yaklaşımlarla uyumlu olan bu tezler günümüzde de benimsenmektedir. Maslow esas olarak belirli gereksinimlerin diğerlerine göre öncelik taşıdığını ve ancak bunlar tatmin edildikten sonra insanın bir üst düzeyde gereksinimlere güdülendiğini saptamış ve bu gereksinimleri hiyerarşik bir şekilde sınıflayarak, fizyolojik gereksinimler, güvenlik, sevgi ve ait olma, özsaygı ve itibar, son olarak da kendini gerçekleştirme gereksinimi olarak sıralamıştır. Her ne kadar bazı durumlarda bu sıralamanın tam olarak gerçekleşmeyeceğini belirtmiş olsa da, bu yaklaşımı iş yaşamına uyarlaması onu tezlerini daha mekanikleştirmeye yöneltmiştir. Hatta gereksinimlere bireysel açıdan bakması ve onların gelişmesini sağlayan toplumsal yapılar açısından bakmaması Maslow’u daha da tutucu olmaya yöneltmiştir.
Bu yazıda Maslow’un özellikle ölümünden önceki son dönemdeki yaklaşımlarının eleştirisine girmeyeceğim. Bunun yerine toplumsal bir bakış açısıyla bugüne değin hep doğrusal olarak görülen gereksinimlerin aslında nasıl iç içe ve birbirleri ile bağlantılı olduğunu üç boyutlu bir modelle açıklamaya çalışacağım. Her ne kadar boyut sayısı daha artırılabilirse de üç boyutun konuyu kavramak açısından yeterli olduğunu düşünüyorum.
Fizyolojik Gereksinimler
Maddi gereksinimler olarak da nitelenebilecek olan bu kategori, hava, su, yiyecek, (ya da yiyeceklerin içerdiği protein, vitamin, mineraller v.s.) ve barınak gibi gereksinimlerdir. Artıkların vücuttan atılması, fiziksel olarak aktif olmak, uyku, dinlenme, fiziksel acıdan kaçınma, seks ve diğer zevkler de bu gereksinimler içindedir. Bunlar arasında hiyerarşik bir ilişkiden söz etmek olasıdır. Sözgelimi karnı aç olan birisi barınacak bir yer kaygısı içine düşmez, çünkü önce açlık sorununu çözmek durumundadır. Susuzluk bundan daha da önemlidir, çünkü açlığa bir kaç hafta dayanılabilir, ama susuzluğa değil. Ancak modern insan açısından baktığımızda bu gereksinimler çok daha karmaşık bir hale gelmiştir. En yoksulu için bile açlık ve susuzluk sorunu olmayan modern insan için bu gereksinimlerin karşılanmasındaki nitelik asıl sorundur. Sözgelimi modern tüketim toplumlarındaki bir çok insan, toplumda statü ölçüsü olan televizyon, video gibi ürünlere para ayırırken yediği yiyeceklerin kalitesinden vazgeçebilmektedir. Sonuçta bu şekilde uzun vadedeki sağlığından vazgeçmekte olduğunun bilincinde de değildir.
Denetim Gereksinimi
Maslow’un teorisinde güvenlik gereksinmesi olarak konulmuş olan bu gereksinmeyi daha geniş bir şekilde ele almak gerektiğine inanıyorum. En basit anlamıyla bile güvenlik gereksinimini fizyolojik gereksinmelerden hiyerarşik olarak ayırmak mümkün değil. Bir geyik bile su içmek için bulduğu bir göle yaklaşırken önce kendisini tehdit eden bir tehlike olup olmadığını kontrol eder. Su gereksinimi ne denli öncelikli olursa olsun onun için yaşamını tehlikeye atmayacaktır. Öte yandan en basit anlamıyla güvenliğini sağlamaya yönelik denetim gereksinmesi, bunun ötesinde istikrarlı bir ortamda yaşamaktan kendi geleceğini belirlemeye yönelik kararlarda etkin olmaya değin çok geniş bir alanı kapsar. Dolayısıyla bu denli geniş bir gereksinim yelpazesini gereksinimlerin ikinci bir boyutu olarak algılamakta yarar görüyorum.
Fizyolojik gereksinimler ile denetim gereksinimi arasındaki ilişkiyi Kuzey Amerikalı yerli şefi Sealth’in “deredeki son balığın” zehirleneceği güne ilişkin kaygısında görebiliriz. Temel yiyeceği olan balıkların giderek yok olduğunu gören bir yerli, bugün yiyecek sorununun çözülüyor olmasıyla rahatlayamaz. Bu durumun sürekliliğini sağlamak da en az o denli önemlidir. Modern toplumda, fizyolojik gereksinimleri çözüldüğü halde işsiz kalmak, yalnızlık çekmek gibi kaygılarla psikolojik sorunlar içine düşen ve fiziksel sağlığı bozulan bir çok insanın varlığı bu ilişkinin basit bir hiyerarşik ilişki olmadığını açıkça gösteriyor.
Bu düzeyde denetim gereksinimi insanın ruh sağlığı açısından da çok önemli. Çevresinde ne olup bittiğini bir şekilde açıklayamayan insan kendisine yön veremeyip, ruhsal açıdan dengesini yitiriyor. İnsanlar doğada olup biteni açıklayabilecek temel bilgileri birikteremedikleri binlerce yıl boyunca bu gereksinimi doğaüstü güçlere inanarak, kaderci bir bakış açısı geliştirerek karşıladılar. Kendi yaşamını belirleyen doğaüstü bir gücün varlığına inanan insan, karşılaştığı zorluklar karşısında yanlış kararlar alıp yaşamını zorlaştırsa dahi buna bir açıklama bulup vicdanını rahatlatabilir. Çünkü verdiği yanlış kararlar dahi aslında ilahi bir güç tarafından belirlenmiştir ve onun “kaderi”dir.
Sonuçta bilgiyi ellerindeki gücü korumak için kullanan bir azınlık ve bu bilgiye daha çok manipüle edilmiş bir şekliyle ulaşan çoğunluk toplum içinde iki kutbu oluşturdu.
İnsan, içinde yaşadığı dünyayı daha iyi açıklayabilecek bilgiyi biriktirdikçe akılcı bir şekilde düşünmeye başladı ve doğayla ilişkisini onu daha verimli ve üretken kılarak geliştirmeye çalıştı. Ancak bu arada toplumsal ilişkilerde katmanlaşma ve tahakküm ilişkileri ortaya çıktı. Bu tahakküm ilişkileri bilginin de belirli ellerde yoğunlaşmasına yol açtı. Bilgi, diğer insanlara onları manipüle etmek amacıyla sınırlı şekillerde iletildi. Bu, kimi zaman dinsel, kimi zaman da bilimsel dogmalar şeklinde yapıldı. Sonuçta bilgiyi ellerindeki gücü korumak için kullanan bir azınlık ve bu bilgiye daha çok manipüle edilmiş bir şekliyle ulaşan çoğunluk toplum içinde iki kutbu oluşturdu. Toplumun geleceğini belirleyen kararlar, gücü elinde tutan azınlık tarafından tüm toplum ya da ilahi güç adına verilirken, çoğunluk bu kararlara uymakla yükümlü oldu. Sonuçta da verilen kararlar doğayla insan arasında uyumlu bir ilişki geliştirmekten çok güçlülerin gücünü artırmaya yönelik olmaktadır.
Dolayısıyla içinde yaşadığımız toplumun en önemli çelişkilerinden biri de insanın kendi yaşamını denetleme gereksinmesine karşılık verememesidir. Günümüzde ekonomik olarak güçlü insanlar dahi ekonomik ve politik belirsizlikler içinde ileriyi görmeye çalışırlar. Bunu yapabildikleri ölçüde kendi yaşamlarını belirleyebilirler, ama bu belirsizlikler bazen öyle bir boyuta erişir ki en güçlüler bile güçlerini yitirmekten kendilerini alakoyamazlar. Bu yüzden sürekli gerginlik gibi psikolojik sorunlar üst sınıflar dahil tüm toplumda bu denli yaygınlaşmıştır.
Kendi yaşamını etkileyecek kararların alınmasında etkin olmak bir ihtiyaç olarak belirirken, bunun bir adım ötesinde de insan kendisine nihai bir amaç belirleme gereksinimi duyar. Bu kimi insan için ulaşılması hedeflenen bir toplumsal konum olabileceği gibi, “tanrıya ulaşmak” ya da “cennete gitmek” gibi tümüyle dinsel bir hedef de olabilir. Geçmişte dinin önerdiği ahlaki değerler bu nihai amacı belirlemekte çok yaygınken, günümüzde maddi hedefler insanları yönlendirmekte çok daha etkilidir.
Duygusal Gereksinmeler
Birincil duygusal gereksinim sevilmek ve sevmektir. Yeni doğan bir bebek annesinin sütü kadar onun sıcaklığına da gereksinim duyar. Memeli hayvanlarda dahi bu gereksinim deneylerle saptanmıştır. Sevgi görmeyen bebek ruhsal sorunlar yaşamaya başlar, sağlığını yitirir. İnsanda bunun ötesinde yaptıklarının çevresi tarafından onaylanması ve kendisinin o toplumun bir bireyi olarak kabul görmesi gereksinimi de ortaya çıkar. Ne kadar olgun ve bağımsız olursa olsun insanlar mutlaka başka insanlarla bağlantı içinde olmak ve onlarla yaşamlarını şu veya bu ölçüde paylaşma gereksinimi duyarlar. Bu, insanın kendisini diğer hayvanlardan ayıran tüm özelliklerinin onun toplumsal bir varlık olması sonucunda üretilmiş olmasından kaynaklanır. İnsanlar tek başına yaşıyor olsaydı dil ortaya çıkamazdı. Dil olmadan düşüncenin bu boyutta derinleşmesi olanaksızdı.
Bir toplumun bireyi olarak kabul gören ve sevildiğini hisseden birey bundan sonra saygınlık kazanma ve yakın ilişkiler geliştirme gibi gereksinimler duymaya başlar. Bu aynı zamanda kendi potansiyellerini gerçekleştirerek tatmin olmaya yönelmektir. Bu gereksinimler toplumdan topluma farklılık gösteriyor gibidir. Sözgelimi Yeni Gine’deki Arapeş’ler üretimde verimin düşmesi pahasına küçücük bahçelerinde bir kaç aile birarada çalışırlar. Herkes kendi bahçesinde çalışmış olsa verimin artması olasıdır, ama onlar birbirleriyle daha yakın ilişkide olmak için ortak çalışmayı yeğlerler. Batılı toplumlarda ise yakın ilişkiler ikinci plana atılmaya, kişisel başarı öne çıkarılmaya çalışılır. Bu toplumlarda kendini gerçekleştirme denilince bir kollektif içinde ortaya çıkan başarıdan daha çok kişisel olarak ulaşılan bir başarı anlaşılır. Bu farklılıklar o toplumların geçirdiği kültürel gelişmenin sonucudur. Ancak evrensel bir bakışla sorunu irdeleyecek olursak, her kişisel başarı aslında kollektif bir çabanın ürünüdür. Tüm kişisel gibi görünen başarılar daha önce üretilenlerin kavranıp onun üzerine bir şeylerin koyulması ile gerçekleşir. Kendisinden önce üretilenleri yeterince kavramamış, kendisiyle aynı alanda çalışanlarla sağlıklı bir iletişim kurmamış bir kişinin başarılı olma şansı hiç bir toplumda yoktur. Dolayısıyla kendini gerçekleştirme aynı zamanda içinde yaşanılan toplumla daha ileri bir bütünleşme sürecidir, ondan bağımsızlaşma değil. Ancak burada daha önce yapılanları aşma sürecinde kimi değer yargılarıyla çatışma içine girme sözkonusu olabilir. Bu ise toplumdan bağımsızlaşma değil, tersine toplumu daha ileriye götürme sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır. Hatta kimi durumlarda böyle bir çatışma içindeki kişi o günkü toplumdaki saygınlığını tümüyle yitirebilir. Galile buna bir örnektir. Burada insanın bir nihai hedefe sahip olma ve kendi kararlarını verme gereksinimi ile toplumdaki saygınlık gereksiniminin kesiştiğini görebiliyoruz. Galile dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyerek o günün değerleriyle çatışmaya girdi, böylece saygınlığını kaybetme pahasına nihai hedefinden vazgeçmedi. Daha sonra ölüm cezasına çarptırılacağını anladığı zaman boyun eğmiş olsa da uzun vadede saygınlık kazanmış oldu.
Yakın ilişkilerin kurulduğu en önemli alan belki de insanın kendisini yeniden ürettiği ilişkilerdir. Aşk ve karşı cinsle kurulan arkadaşlık burada yaşamsal bir gereksinim olarak ortaya çıkar. Çocuklarla kurulan ve onlara yaşam deneyimlerinin aktarıldığı yakın ilişkiler de bu sürecin bir diğer parçasıdır. Günümüzün çekirdek ailesinde bu ilişkiler belirli kurallar, tabular ve ekonomik zorunluluklarla kısıtlanmış durumundadır. Geçmişte olduğu gibi çocukların büyükanneleri, dedeleri ve diğer akrabalarıyla yakın ilişki içinde onların deneyimlerinden yararlanması bile olanaksızlaşmıştır. 24 saati endüstriyel toplum tarafından denetlenen ebeveyinlerin soyutlanmış olarak yaşaması aile içi sorunları giderek artırmaktadır. Evliliklerin çoğu başarısızlıkla sonuçlanmakta ve eşler boşanarak yeni evlilik arayışı içine girmektedirler. Çekirdek aile yapısı şimdiden iflas etmiş durumdadır ve insanların yakın ilişkilerde aradığı duygusal tatmini sağlayamamaktadır. Çünkü günümüzde bu tatmin sürekli olarak kendini yenilemeyi, yaşamı ve kendini daha derinden kavramayı gerektiriyor. Bunun ise hızla değişen bir toplumda birbirlerinden soyutlanmış çekirdek aile yapısı içinde gerçekleşmesi olanaksız. Sürekli şartlamayı amaçlayan medyanın bombardımanı altında kalmak yerine, insanlar daha yaygın ve yoğun karşılıklı iletişim gereksinimi içindeler. Kadının toplumsal yaşamda etkin olarak yer almadığı dönemde erkekler çocuklara bakan kadınları evde bırakarak kahvelerde ve benzeri ortamlarda bunu yaşıyorlardı. Kadınlar ise komşularıyla yakın ilişki içindeydiler. Kadınların çalıştığı ve evdeki sorumlulukların daha eşit bir şekilde paylaşıldığı günümüzde ise ne kadın ne de erkek bu toplumsallaşma gereksinimini karşılayabiliyor.
Sağlıklı bir insan, fizyolojik gereksinimler arasında saydığımız seks gereksinimini de sağlıklı bir duygusal ilişki içinde karşılamaya çalışır. Ancak tüm ilişkilerin maddi bir temelde belirlendiği günümüzde bu konuda da bir çok kısıtlamalar ve sınırlar ortaya çıkar. Eşlerin ekonomik güçleri birbirine yakın değilse potansiyel sorunlar onları bekler. Böylece her kişi için seçenekler daha baştan sınırlanmıştır. Kadın, geleceğini güvenceye alacak bir eş arayışı içindedir. Erkek ise gelecekte tüketim çılgınlığıyla onu daha ağır bir köleliğe sürüklemeyecek bir eş seçmeye çalışır. Ama doğal olarak bu konuda kimse garanti veremez. Kimi kadın erkeğini daha fazla tüketime yönelterek kendi gücünü kanıtlar. Kimi erkek mutlu olmadığı halde nafaka ödeyerek yaşamayı göze alamadığı için yeni bir evlilik arayışına giremez. Kimi kadın ise tek başına ayakta duramayacağı için mutsuz bir evliliği sürdürür. Çocukların durumu başka kaygılar yaratır. Sonuçta duygusal açıdan tatminkar evlilikler oldukça seyrektir.
Gereksinimlerin Karşılanacağı Bir Toplum
Ortaya koyabildiğimiz kadarıyla gereksinimlerin karşılanabileceği bir toplum nasıl olmalıdır? Her şeyden önce böyle bir toplum yalnız fizyolojik gerekesinimleri gözeten değil gereksinimlerin üç boyutunun da bütünlük içinde ele alındığı bir toplum olmalıdır. Ekonomik kaygıların belirleyici olduğu ve günün en büyük kısmının işyerinde çalışmakla geçtiği bir toplum böyle bir bütünlüğü sağlayamaz. Maddi gereksinimler, duygusal gereksinimlerin de karşılanacağı bir ortamda tatmin ediliyorsa insan mutlu olabilir. Kendi yaşamını denetleme gereksinimi de aynı zamanda karşılanmak durumundadır.
Üretime katılım önemli olmakla birlikte, kendi geleceğini belirlemek en az o denli önemlidir. Bu açıdan mevcut bilgi birikiminin herkese açık olması ve toplumun geleceğini belirleyen tüm kararların herkesin doğrudan katılımıyla alınması, insanın içinde yaşadığı topluma yabancılaşmaması için önkoşuldur. Kararların alınma süreci gerek bilgilenme açısından gerek tartışma içinde yer alma açısından ne denli açık ise bireyler verilen kararları o ölçüde kendi kararları olarak görürler. Dolayısıyla kararların alındığı birimler yüz yüze ilişkilere olanak verecek boyutta olmalıdır. Karar alma süreci de her bireyin katılımına olanak verecek şekilde olmalıdır.
Bunun ötesinde her bireyin gereksinim duyduğu nihai hedef toplumsal olarak paylaşılan bir hedef ise çok daha fazla güdülenme yaratır. Bu anlamda gerek yerel toplulukların gerek tüm insanlığın paylaştığı etik değerlerin tartışılması ve derinleştirilmesi her bireyde daha ileri boyutta bir tatmin yaratacaktır. Günümüzde bu gereksinim yapay bireysel hedefler yaratılarak karşılanmakta ve çoğu kez hayal kırıklığıyla sonuçlanmaktadır. Yaşanan hayal kırıklıkları da insanları dinsel ya da doğaüstü inançlara yöneltmektedir. Oysa insanlığın ortak hedeflerinin herkesin katılımıyla sürekli olarak tartışıldığı bir ortam hem insanların karakterinin gelişimi açısından hem de bireylerin kendi yaşamlarına bir amaç koyarak anlamlandırmak açısından çok önemlidir.

|
Bilimhaberleri grubuna kayıt ol | |
| Arşivlere Göz At groups.google.com.tr | ||
20:05 - Kasım 15, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz
zeka testi
Ekteki resimde kahve tanelerinin arasinda bir insan kafasi (yuzu) var.
Adamin kafasini 3 saniyede bulursaniz bir dahisiniz demektir.
Medikal arastirmalara gore eger adamin kafasini 3 saniyede bulursaniz
beyininizin sag tarafi diger insanlara gore daha cok gelismis demektir.
Eger adamin kafasini 1 dakikada bulursaniz beyininizin sag tarafi normal
bir insaninki gibi calisiyor demektir.
Eger 1 ile 3 dakika arasinda bulursan beyininin sag tarafi normalden
yavas calisiyor demektir. Bu durumda daha cok protein almaniz gerekir.
Eger 3 dakikadan daha fazla bir surede bulursaniz beyininizin sag tarafi
acinacak durumda demektir.
Asiri derecede yavas tepki veriyorsa lufen daha cok resim izleyip bu
egzersize agirlik verin.
((alıntı))
07:08 - Kasım 15, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz
kişilik testi
Kedinin biri ağaca çıkmış ve inmek bilmiyor. Kediyi o ağaçtan indirmek için ne yaparsınız ? Cevabınızı verin ve devam edin;
1- Ağaca tırmandıysanız;
Cesur ve girişkensiniz… İyi bir satış temsilcisi olursunuz…
2- Ağaca merdiven dayayıp tırmandıysanız;
Hedefe nasıl ve ne yöntemlerle ulaşacağınızı planlayabiliyorsunuz. İyi bir halkla ilişkiler müdürü olursunuz.
3- "Gel pisipisi!" diye bağırdıysanız;
Saflık derecesinde iyimsersiniz… Ne yaparsanız yapın, sakın kendi işinizi kurmaya kalkmayın…
4- Dişi bir kedi bulup ağacın altına getirdiyseniz;
Kendi işinizi kurup çok başarılı ve ünlü olabilirsiniz…
5- İtfaiye gibi kurtarıcı görevlileri aradıysanız;
Sorumluluğu başkalarına atmayı iyi beceriyorsunuz… İyi bir üst düzey yönetici olursunuz...
07:06 - Kasım 15, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz
dayanmam lazım hasretine.......
Sensizliğin ışıkları vuruyor bu sabah yine,
Ne yapsam dinmiyor hasretin.
Varlığın hayatımı aydınlatırken,
Yokluğun karartıyor.
Hasretin dinmek bilmiyor,
Her geçen gün hasretimi,sevgimi ve seni büyütüyor içimde.
Biran önce kavuşmak istiyorum sana.
Aramızdaki mesafeler kısa bir süreliğine engel oluyor buna.
Dayanmam lazım bu hasretine,
Çünkü sonunda SEN VARSIN...
07:05 - Kasım 15, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz
İki sevgili varmış Hani insanın içini kıpır kıpır ettiren umut dolu bir sevgiymiş onlarınki. Evlenmeyi düşünüyorlarmış. Derken bir gün delikanlının yurt dışıina gitme mecburiyeti doğmuş. Kız gözyaşları içinde kalmış. Onsuz nasıl yaşayacağını bilemiyormuş. O zaman delikanlı cebinden bir yüzük çıkartmış ve demiş ki Ben iki yıl sonra döneceğim. Eğer döndüğüm güne kadar parmağından bu yüzüğü hiç çıkartmazsan beni gerçekten sevdiğini anlayacağım ve hemen evlenecegiz. Genç kız çaresiz kabul etmiş. Çocuk gitmiş.
Kız yüzüğü hiç ama hiç çıkartmamış. Taa ki... Taa ki sevgilisini karşılamaya gittiği güne kadar. O gün rıhtımda durmuş kendisine nişanlısını getiren geminin kıyıya yanaşmasını izliyormuş heyecanla. Birden güvertede delikanlıyı görmüş. Yüreği ağzına gelmiş. Sevinç içinde kendisini göstermeye çalışmış.
Elini cebinden çıkartıp sallayayım derken şıp diye bir sesle irkilmiş. Yüzük parmağından düşmüs, denizin derinliklerinde kaybolup gitmiş! Ne yaptıysa, ne söylediyse delikanlıyı ikna edememiş. Çocuk kızı terk etmiş. Zaman geçmiş.
Kız bir gün hep nişanlısıyla birlikte gittikleri balıkçıya uğramış. Birde bakmış ki delikanlı orada! Hemen yanına yaklaşıp olanları anlatmaya çalışmış. Delikanlı ilk başlarda biraz soğuk davrandıysa da sonunda yelkenleri suya indirmiş. Uzun ayrılığın getirdiği özlemle birbirlerine sarılmışlar. Mutluluk yüzlerinde okunuyormuş adeta. Bu olayın şerefine hemen yemek sipariş etmişler. Bir kaç dakika sonra bir tabakta balıkları gelmiş. İştahla çatal bıçağa davranmışlar.
Balığı kestiklerinde içinden ne çıkmış dersiniz?
Yüzük dediniz değil mi?
Bilemediniz.
Kılçık!
Siz çok fazla Türk filmi seyretmişsiniz...
07:04 - Kasım 15, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz
aldatılan bir bayanın şiiri.......
Saçların limon sarısı,
Gözlerin deniz mavisi,
Artık dayanamıyorum,
Gel beni al birtanesi.
Önce yemeği beğenmedin,
Tuzu hep bahane ettin.
Çıktın dışarı gittin,
Orda çıtırları yedin.
Gece toplantım var dedin,
Zorla anneme gönderdin.
Taktın sarışını koluna,
Bi de eve iş getirdin.
Sanki ben bilmiyorum,
Eve kamera koymuyorum.
Çocuklarımın hatrına,
Bu çileyi çekiyorum.
07:02 - Kasım 15, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz

Ve yine aklımdaydın saatlerce.
Önce ölümü, sonra sensizliği düşündüm.
Birşeyler tıkandı boğazıma, ağlayamadım...
Acaba sensizlik mi yoksa ölüm mü daha korkunç olan?
Ayırt edemedim ikisini, farkı yoktu birbirinden.
Ölüm sensizlikse, sensizlik zaten ölümdü...
06:57 - Kasım 15, 2007 - yorum { yok } - yorum yaz
<- : : Sonraki Sayfa ->






