Aralık 24, 2007

Ses hastalıkları

Akut Viral Larenjit:
Genelikle burun, paranazal sinüsler ve farenksteki akut bir infeksiyona sekonder olarak ortaya çıkar. Damlacık yolu ile bulaşır ve en sık adeno virüs ile influenza virüs sebeptir. İklim değişiklikleri, vücut direncinin düşmesi, fiziksel veya psikolojik stres olayı başlatabilir. Temel şikayetler ses kısıklığı ve gırtlakta ağrı ve rahatsızlıktır. Bu şikayetlere çoğu zaman öksürük de eşlik etmektedir. Ses tamamen kaybolmaz, ancak kaba bir ses vardır. Muayenede ses tellerinin beyaz görünümünü kaybettiği ve şiştiği gözlenir. Tedavide ses istirahati, buhar inhalasyonu, soğuk, sigara ve alkolün yasaklanması gibi destekleyici bir tedavi uygulanır. Koyu ya da pürülan bir mukusun bulunuşu daha agresif bir tedaviyi gerektiren bakteriyel bir infeksiyonu gösterir. Bu durumda tedaviye antbiyotikle birlikte mukolitik ajanlar ilave edilmelidir. Bu tedavi ile akut larenjitler birkaç gün içerisinde düzelir.

Kronik Larenjit:
Asıl sebebi bulmak genellikle zordur. Sigara, pürülan sinüzit ve diğer solunum yolu infeksiyonları, endüstriyel gaz ve dumanlar, larengofarengeal reflü, sesin kötü kullanımı ve ağız solunumu irritasyon nedeni olabilir. Alkol de ses tellerinde ödem ve kanamanın daha kolay oluşmasına yol açar. Hastalar ses kısıklığı ve hafif öksürükten şikayetçidir. Bu şikayetler sinsi başlayabileceği gibi bazen de bir üst solunum yolu infeksiyonu sonucu sürekli hale gelebilir. Muayenede ses telleri beyaz renklerini kaybetmiş, pembe ve kırmızı bir renk aldığı görülür. Gırtlak mukozası pürüzsüz ve düzenli ise biyopsi yapılmamalı, hasta yakın takip edilmelidir. Bu durumda ses istirahati, sigara ve alkol yasağı ve uygun medikal tedavi ile tamamen iyileşme sağlanabilir. Ancak ses telleri üzerinde lökoplaki veya keratoza ait beyaz lekeler bulunuyorsa mutlaka biyopsi uygulanmalıdır. Biyopsi sonucuna göre de tedavi protokolü düzenlenmelidir.

Vokal Nodül
Vokal nodüller, ses telinin mukozal lezyonlar içerisinde erişkin ve çocuklarda görülen en sık ses kısıklığı nedenidir. Genç kadınlarda ve erkek çocuklarda daha sık rastlanır. Sesini profesyönel olarak kullanan kişilerde (sanatçı, öğretmen, santral operatörü) diğer meslek gruplarına oranla daha sık görülür. Fonasyon (ses çıkarma işlemi) sırasında vokal kıvrımların 2/3 ön kısmını içeren membranöz kıvrım titreşime katılırken, aritenoidin vokal proçesinin oluşturduğu ve rijit oaln vokal kıvrımın 1/3 arka kısmı glottik açıklığın kapanmasını sağlar. Titreşim sırasında videostroboskopi ile vokal kıvrımın mukozal diinamiği incelendiğinde, her bir siklustakıvrımın mukozal yüzeylerini karşılıklı olarak birbirleriyle çarpıştığı gözlenir. Tireşim çok güçlü veya çok uzun sürdüğü zaman, vokal kıvrımın membranöz veya titreşen kısmının orta bölümünde ödem ile birlikte lokalize vasküler konjesyon gelişir. Vokal kıvrımı etileyen bu faktörlerin tipine ve şiddetine bağlı olarak subepitelyal alanda gelişen bu ödem, zamanında alınan önlem ve tedavilerle gerileyebilir. Ödemi olşuturan sebeplerin devamlılığı halinde ise mevcut ödem bölgesinde hiyalinizasyonve organizasyon meydana gelir. Bu kronik ödem bazen nodüle dönüşmeksizin vokal kıvrımın yaygın ödemi olarak devam edebilir veya vokal polip haline dönüşebilir. Erken veya yumuşak nodül deyimi esas olarak sıvı birikim safhasıdır ve tıbbi tedavi ve ses terapisinin çok etkili olduğu safhadır. Tedaviye düzenli bir şekilde devam etmeyen kişilerde ödemin organizasyonu sürecinde depozitler birikir ve genellikle aşırı fonasyonun kesilmesiyle bile düzelmeyecek matür veya fibrotik nodül meydana gelir. Fibrotik nodülün sınırları daha belirgindir ve şekli de yuvarlaktır. Renk olarak hemorajik görünüm kaybolmuş ve soluk renktedir.

Vokal nodülü olan çocuklar genellikle aktif ve yüksek sesle konuşurlar. Profesyönel olarak sesini kullananlarda fibrotik nodül veya akut ödem geliştiğinde, bu kişiler özellikle yüksek notalarda genişliğin azalması, nefes almada artış, sesteki esnekliğin kaybolması ve kabalaşmadan şikayet ederler. Uzun süreli ses kullanımda ise boynun ön kısmında yorgunluk ve ağrı hissi de yakınmalarına eklenir. Vokal nodül varlığında ses genellikle kısık, kaba, çatallı veya hafifçe eforlu bir tarzdadır. Yapılan endoskopik muayenede vokal kıvrımların 1/3 ön kısmında her iki tarafta görülen kabarıklıkla teşhis edilirler. Ses kullanımındaki bozukluğun şiddetine ve süresine bağlı olarak nodüllerin boyu, şekli, rengi veya simetrik olup olmaması değişkenlik gösterir.

Medikal tedavi tüm vücudun hidrasyonunu sağlayarak larengela mukozal yüzeylerde kayganlığın oluşturulması esasına dayanır. Özellikle sesin zorlanması ile oluşan nodüllerde ses terapisi tedavinin can alıcı seçeneğidir. Nodül başlangıcında çoğu zaman ses terapisi tek başına nodülün tamamen gerilemesi veya nodülün varlığına rağmen şikayetlerin azalması ile sonuçlanabilir. Cerrahi endikasyon konulması ile belli bir zaman süresince uygulanan medikal ve ses terapisine rağmen iyileşmeyen hastalarda düşünülür. Cerrahi planlanan hastalarda mümkünse ses terapisine cerrahi öncesinde başlanmalı ve sonrasında da devam ettirilmelidir. Cerrahi mikrolarengoskopik yöntemle ve soğuk cerrahi ile yapılmalıdır. Mümkün olduğunca nodül cerrahisinde lazerden termal etkisi nedeni ile kaçınılmalıdır.

Vokal Polip
Bu tip lezyonlar özellikle sesini zaman zaman ani bir şekilde yükselterek veya bağırarak konuşan ve gürültülü ortamlarda çalışanlarda gözlenir. Patolojinin vokal kıvrımın içerisindeki kapiller damarların yırtılması ile başladığı düşünülmektedir. Kanındamar dışına çıkmasını takiben ödem gelişir. Eğer vokal kıvrım bu esnada yeterli derecede korunarak istirahat ettirilmez ise bu oluşan hemorajik polip organize olmaya başlar. Vokal polipler fuziform, pediküllü ve yaygın olmak üzere 3 klinik tipe ayrılır. Anamnezde (hikayede) aşırı bir vokal eforu takiben hemen gelişen ve devam eden ses kısıklığı, polipli hastalar için klasiktir. Larengoskopide vokal kıvrımın tıpkı nodüllerde olduğu gibi 1/3 ön kısmında saptanır. Nodüllere nazaran daha büyüktürler, ancak simetrik değillerdir. Erken safhalarda siyahımsı ve hemorajik bir görünüm mevcuttur. Fonasyon sırasında vokal kıvrımların birbirine yaklaşması ile polip yukarı doğru vokal kıvrımın üst yüzeyine hareket eder. Özellikle saplı uzun polipler solunum sırasında vokal kıvrımların altına ve üstüne hareket ederler.

Tedavide mikrolarengoskopik yöntemle soğuk cerrahi veya bazen damarsal yapıdan dolayı) lazer kullanılır.

Reinke Ödemi (Polipoid Dejenerasyon):
Reinke ödemi, vokal kıvrımın lamina propriasında (epitelin hemen altındaki yüzeyel tabakada) yaygın bir şeklide sıvı toplanmasıdır. Genellikle vokal kıvrımlar iki taraflı olarak tutulur. Sesini kötü kullananlarda ve kronik sigara alışkanlığı olanlarda sık gözlenir. Vokal kıvrımların sürekli irrite olduğu öksürük ve kronik boğaz temizleme alışkanlığı olan reflü hastalarında da sık görülür. Potansiyel boşlukta gelişen bu ödemin hipotiroidiye bağlı bir miksödem olabileceği de düşünülerek gerekli hormonal testler yapılmalıdır.

Sesin kronik zorlanması sonucunda ödem gelişir. Bu patolojik değişikliklere bağlı olarak vokal kıvrımda kalıcı yaygın polipoid dejenerasyon oluşur ve subepitelyal ödem sesin kullanımına bağlı olarak artıp azalabilir. Larengoskopide vokal kıvrımlar simetrik, donuk renkli, vokal kıvrımların kenarına tutunmuş su torbası gibi bir görünüm mevcuttur. Bazen bu ödem hava yolunu tıkayacak kadar yaygın olabilir. Vokal kıvrımların hacim ve ağırlıkları arttığından, frekans (saniyedeki titreşim sayısı) azalır ve ses kalınlaşır. Hastaların sesi kaba, çatallanmış ve kalındır. Sesin kalınlaşması özellikle bayan hastalar için günlük hayatta sıkıntı yaratmaktadır.

Erken ya da organize olmamış ödemlerde veya yumuşak polipoid oluşumlarda hastalar, medikal tedavi, ses terapisi ve irritan maddelerin kısıtlanması ile tedavi edilebilir. Bu tedaviye rağmen şikayetlerin devamlılığında cerrahi yapılmalıdır. Cerrahide soğuk cerrahinin yanısıra lazer de kesi yapılırken kullanılabilir.

20:22 - Aralık 24, 2007 - yorum { 0 } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 17, 2007

kalp bypass ameliyat görüntüsü  

 

Etiket: kalp bypass ameliyat görüntüsü , Kalp , Bypass , bilim teknoloji, otopsi,otopsivideo, ameliyat görüntüsü


80 Yaş Üstüne Bypass Takviyesi

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi’nden Prof. Dr. Süha Küçükaksu, son yıllarda tıbbın ilerlemesiyle “Yaş 70 iş bitmiş” inancının da ortadan kalktığını belirterek “pek çok bypass ameliyatı yaptığımız hastamız 80 yaş üstü ve başarı oranı da yüzde 99” diyor.

Halk arasındaki “yaşlı kişilere bypass ameliyatı riskli” inanışı son yıllarda geçerliliğini yitirdi. Artık bypass ameliyatı olan kişiler arasında 70’li 80’li yaşların çoğalması dikkat çekiyor. Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Süha Küçükaksu, bu durumun nedenini şöyle açıklıyor:
“Asistanlığımın ilk yıllarında 60’lı yaşlardaki bir hasta yüksek riskli olarak kabul edilirdi ve o kategoride işlem görürdü. Ama şimdi 60’lar aşıldığı gibi 70’lere hatta 80’lere geldik. Gelinen noktada yaşın kalp damar cerrahisi için önemli bir risk faktörü olmadığı ortaya çıktı. Bunun en önemli de nedeni insan ömrünün uzaması. Teknolojinin gelişimi yanında tıbbın insanlara sunduğu imkanlarla hastalıkların erken teşhis edilmesi ile insan hayatı uzadı. Yani artık “yaş yetmiş iş bitmiş” değil, aksine o yaşlarda biz işi devralıyoruz. Yüzyılın başında insan ömrü 50’li yaşlarda iken artık bu 80’li yaşlara geldi. Amacımız insanların daha uzun ve kaliteli bir uzun ömür yaşamaları... Bu nedenle şimdi 90 yaşına merdiven dayamış denilen 80’li yaşlardaki birçok hastaya rahatlıkla bypass ameliyatı yapabiliyoruz.”

Tek kriter kendi işini yapabilmesi…
79 ve 80’li yaşlardaki bypass operasyonlarını “bir nevi anti-aging” şeklinde tanımlayan Prof. Küçükaksu, yaşı ilerlemiş bir kişinin bypass operasyonu geçirmesi için gereken kriteri de şöyle anlatıyor:
“Amacımız insanların fiziksel olarak aktif oldukları yaşları daha da uzatmak. Tabii burada fizik kondüsyon önemli. Bazı hastalarımız var 85 yaşında ama görüntüsü 65. O nedenle hastalarıma sorduğum tek soru var: Günlük ihtiyacını kendin mi görüyorsun? Bu sorunun cevabı evet ise ameliyat olabilir. Eski tabirle eli ayağı tutuyorsa ne kadar yaşlı olursa olsun gerekiyorsa ameliyatı öneriyoruz. Ancak bu safhada hastadan öte yakınları endişeli davranıyor. Onlara da aynı şekilde ‘hastanızın eli ayağı tutuyorsa kalp sağlığını düzelterek kimseye muhtaç olmadan hayatlarını devam ettirmelerini sağlamalıyız diyoruz.”

Kalp damar hastalığı bakımından yaşlı hastalarda damarsal sorunların risk taşıyabileceğine dikkat çeken Küçükaksu, “Yaşlı hastalarda kalp damarları dışındaki damarlarda mesela beyni besleyen damarlarda kireçlenmeler, kolesterol plaklarının birikmesi gibi durumlar biraz daha fazla oluyor. O nedenle ameliyat sonrası komplikasyon risklerinin artabilme ihtimali var ama bu hiçbir zaman ameliyata engel değil. Çünkü ameliyat öncesi detaylı bir tarama yaparak risk durumuna bakıyoruz. Özellikle beyine giden damarları gözden geçiriyoruz. Gerekirse daha ileri tetkikler yaparak ameliyat sonrası oluşabilecek riskler varsa onları saptıyoruz. Ardından da hastayla ve yakınlarıyla durumu değerlendirerek bir karar veriyoruz. Öncesinde çok titiz şekilde araştırma yapıp karar verdiğimiz için Yeditepe Hastanesi kalp merkezinin bypass ameliyatlarında başarı oranı yüzde 99” diyor.

Etiket: kalp bypass ameliyat görüntüsü , Kalp , Bypass , bilim teknoloji, otopsi,otopsivideo, ameliyat görüntüsü


18:22 - Aralık 17, 2007 - yorum { 0 } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 16, 2007

Tip 2 Dİyabet

 

Sessiz Bir Hastalık

Tip 2 Diyabet Filmi İçin Tıklayınız
 

Tip 2 diyabet kanda sürekli yüksek düzeyde şeker (glikoz) olduğunda meydana gelen bir hastalıktır. Dünyada tahmini 140 milyon insan diyabet hastasıdır ve tahminler, bu rakamın, 2025 yılı itibariyle 300 milyona ulaşacağını ileri sürmektedir. Daha da şaşırtıcı olan şey bu insanların üçte birinin hasta olduklarını bilmemeleridir.

Bunun birkaç nedeni vardır. İlk olarak, çoğu insan tip 2 diyabet için risk altında olup olmadığını bilmemektedir. İkinci olarak, tip 2 diyabet olan pek çok hasta asemptomatiktir - yani hasta olmalarına ve hastalığın ilerliyor olma olasılığına rağmen, gözle görülür belirtiler göstermezler. Üçüncü olarak, diyabet belirtilerinin yanlış yorumlanması da sık görülen bir durumdur. Örneğin, aşırı susuzluk, sık idrara çıkma, halsizlik, kilo kaybı ve hatta bulanık görme gibi rahatsızlıklar tedrici olarak ortaya çıkar ve yaşlanmaya yorulabilir; ancak bunlar aslında tip 2 diyabet hastalığının ilerleyişinin klasik belirtileridir.

Kimler diyabet olur?

Tip 2 diyabet güçlü bir genetik bağlantıya sahiptir - "aile içinde dolaşma" eğilimindedir. Tip 2 diyabet genellikle aşırı kilolu veya obez ve 45 yaşın üstündeki insanlar üzerinde etkili olur - ancak, gençler arasında da gittikçe yaygınlaşmaktadır. Bazı diğer tip 2 diyabet risk faktörleri şunlardır:

  • Ailede geçmişte diyabetin görülmesi
  • Düzenli egzersiz yapılmaması
  • Geçmişte hamilelik sırasında meydana gelen bir diyabet şekli olan gestasyonel diyabetin görülmüş olması
  • Dört kilonun üzerinde bir çocuk dünyaya getirilmesi
  • Etnik köken: Afrikalı-Amerikalılar, Latinolar, Yerli Amerikanlar, Asya ve Pasifik Adalarından gelenler

Şeker ve insülinin diyabetteki rolü

Vücudumuz yediğimiz gıdaların çoğunu şekere dönüştürür. Şeker vücudumuzun yapması gereken işleri yapmak için gerek duyduğu enerjiyi sağlar. Pankreas tarafından üretilen insülin bir sinyal göndererek vücut hücrelerine kandan gelen şekerin girişine izin vermesini söyler. Hücrelere giren şeker vücudumuz için gereken enerjiyi temin eder. Tip 2 diyabet hastalığında, vücudumuz şekeri gereken şekilde kullanamaz.

Tip 2 diyabet hastalığı ya vücut yeterli insülin salgılayamadığında ya da hücreler her zaman insülini "dinlemeyip" yeterli şeker girişine izin vermediğinde gelişir. Buna "insülin direnci" denir. Her iki durumda da, kanda gerekenden fazla şeker kalır. Kontrol edilmediğinde, kanda çok fazla şeker bulunması diyabet ve ilgili diğer komplikasyonların oluşmasına yol açabilir.

Tip 1 ve tip 2 diyabetlerin tespit edilmesi

Diyabetli 10 hastadan yaklaşık 1'inde, pankreas insülin salgılamayı tamamen bırakmıştır. Bu tip 1 diyabettir. Hiç insülin olmaması, vücudun hücrelerine şeker girişine izin vermesini söyleyecek hiçbir mesajın gönderilmemesi anlamına gelir. Bu durumda, şeker kanın içinde birikerek çoğalır. Tip 1 diyabetin tek tedavi yolu günlük insülin alınmasıdır. Tip 1 diyabet genellikle erken dönemde çocuklarda, ergenlerde ve genç yetişkinlerde ortaya çıkar.

10 diyabetli hastadan geri kalan 9'u pek çok nedenden dolayı meydana gelebilen tip 2 diyabet hastalığına sahiptir. En yaygın sebeplerden biri insülin direncidir. Aslına bakılacak olursa, tip 2 diyabeti olan hastaların %90'ı insüline dirençlidir. Tip 2 diyabeti olan hastalar doğal insülinlerini üretmeye devam eder, fakat vücutları bu insülini uygun bir şekilde kullanmaz. Bu ise vücut hücrelerinin, insülinin gönderdiği ve şeker girişine izin vermelerini istediği mesajları her zaman "dinlemediği" anlamına gelir. Bu durumda şekerin hücrelere girişi zorlaşır ve sonuçta şeker sağlıksız bir şekilde kanda birikip çoğalmaya başlar. Tip 2 diyabet güçlü bir genetik bağlantıya sahiptir - yani "aile içinde dolaşma" eğilimindedir. En sık olarak, 45 yaşın üzerindeki yetişkinlerde görülür.

 


 

İnsülin Direnci

 

Diyabeti olan insanların çoğunda, vücut hücreleri pankreas tarafından üretilen ve vücut hücrelerine şekeri içeri almalarını söyleyen hormon olan vücudun doğal insülinini her zaman dinlememektedir. Pankreas insülin üretir, fakat hücreler her zaman dinlemez. Gidecek hiçbir yer olmadığından, şeker sağlıksız olarak kanda birikerek çoğalır.

Gıdaların Sindirilmesi

Birşeyler yediğinizde, yiyecek sindirim sisteminize girer ve orada temel öğelerine ayrılır. Bu öğelerden biri de glikoz olarak adlandırılan önemli bir şekerdir - vücudun temel enerji kaynağı. Glikoz genelde "kan şekeri" olarak bilinir.

Doğal İnsülinin Çalışma Şekli

Yiyecekler sindirildikten sonra, insülin (pankreas tarafından üretilen doğal bir hormon) ve şeker kan dolaşımına girer. İnsülin direnci olmayan insanlarda; insülin, şekerin vücudun kas, yağ ve karaciğer hücrelerine kolay ve verimli şekilde girmesine izin verir.

İnsülin Direnci

Tip 2 diyabeti olan insanların yaklaşık %90'ının insülin direncinden yakındığı tahmin edilmektedir. İnsülin direnci olan insanlarda, kan şekerinin kas, yağ ve karaciğer hücrelerine girmesi daha zordur ve bu da yüksek düzeyde şekerin kanda birikmesine sebep olur. Bu durum hem uzun hem de kısa süreli sorunların ortaya çıkmasına neden olabilir. Çok kısa sürede, hücreler enerjisiz kalacak ve vücut gereken şekilde işleyemeyecek hale gelecektir. Tip 2 diyabeti olan hastaların kendilerini yorgun hissetmelerinin nedeni budur. Zamanla, yüksek kan şekeri düzeyi, göz sorunları, körlük, böbrek hasarı, sinir hasarı, bacağın kesilmesi (ampütasyonu) ve kalp hastalığı gibi daha ciddi komplikasyonlara yol açabilir.

Pankreas hücrelere daha fazla şeker almak için daha çok insülin üretmeye ve normalden daha fazla çalışmaya bile başlayabilir. Nihayetinde, pankreas "kendini yıpratabilir" - yeterli insülin sağlama yeteneğini kaybedebilir. Bu olduğunda, kan şekeri düzeylerini kontrol altında tutmak için günlük insülin enjeksiyonlarına ihtiyaç duyabilirsiniz.

  • Genellikle, pankreas bir miktar insülin üretir, fakat vücut bunu iyi kullanamaz. Buna insülin direnci denir.
  • Eğer vücudunuz insülin kullanamazsa, şeker hücrelerinize giremez ve enerji için kullanılamaz.
  • Yine, şeker kanınızda birikerek çoğalır.
  • Pankreas şekerin hücrelere girişine yardım etmek için daha fazla insülin üretmeye çalışır.
  • Bir sebeple - adeta pankreas yorulmuş gibi - sonunda insülin üretimi yavaşlayarak azalmaya başlar.
  • Tip 2 diyabeti olan çoğu hasta ürettiği insülini ve eksik insülin salgısını kullanır.
  • Yani, hem vücutları üretilen insülini düzgünce kullanamaz, hem de vücutları yeterli insülin üretmez.

İnsülin Direncii Filmi İçin Tıklayınız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

Kontrolün Ele Alınması

 

Kan şekeri düzeyinin kontrol altına alınması

Kontrolün Ele Alınması

Bu noktada, diyabetin çaresi yoktur. Ancak, hastalığın sebep olduğu ciddi tıbbi sorunların bazılarının önüne geçmeniz için doktorun diyet, egzersiz, kilo kontrolü gibi konulardaki tavsiyelerine uyarak ve reçete edilen ilaçları kullanarak normal kan şekeri düzeyinin sürdürülmesi gibi bazı yollar vardır.

Kan şekeri düzeyinin test edilmesi

Tip 2 diyabet hastalığı tedavisinin hedefi "normal" kan şekeri düzeyinin elde edilerek sürdürülmesidir. "Normal" kan şekeri düzeyi günlük kan şekeri testine ek olarak, Hemoglobin A1c (veya A1c) testi geçen iki ile üç ay içindeki ortalama kan şekerinizi gösterebilir.

Tip 2 diyabeti olan hastalar yemeklerden önce ya da sonra evde kan şekeri testi yapabilirler veya doktorun tavsiyeleri doğrultusunda o anki kan şekeri düzeyini ölçebilirler. ADA'ya göre, yemek öncesi kan şekeri düzeyi 90-130 mg/dL olmalıdır. Yemekten yaklaşık 2 saat sonra, kan şekeri 180 mg/dL'den daha az olmalıdır.

Neden A1c'nizi bilmeniz gerekir?

ADA tip 2 diyabeti olan hastaların A1c düzeylerini %7'nin altında tutmalarını tavsiye etmektedir. %7'nin üzerindeki her bir %1'lik A1c artışıyla, kalp krizi, felç ve diğer uzun süreli komplikasyon riskleri artmaktadır. İyi, uzun süreli kan şekeri kontrolünü sağlamak için yılda iki ile dört kez doktorunuzdan A1c testi yapmasını isteyiniz.

Kan şekeri düzeyinin düşük tutulması için stratejiler

Tip 2 diyabeti olan pek çok insan diyet değişiklikleri yaparak, kilo vererek ve/veya fiziksel aktiviteyi artırarak kan şekeri düzeylerini sürdürebilmektedir. Diğerleri ise, şekerin kanda birikmesini önlemek için ilaca ihtiyaç duyarlar. Bu konuda daha fazla bilgiye Diyabetle Yaşam bölümünden ulaşabilirsiniz.

Kan şekeri kontrolünün önemi

Diyabetin kısa ve uzun süreli komplikasyonlarından kaçınmak için kan şekeri düzeylerinin sürekli normal aralıkta tutulması önemlidir. Günden güne değişen kan şekeri iniş çıkışları hastaların kendilerini iyi hissetmelerini engelleyebilir ve normal olarak günlük işlere konsantre olmasını ve işlev görmesini zorlaştırabilir. Doğru strateji kullanılırsa, tip 2 diyabeti olan hastaların bu durumla başa çıkmaları, gelecekte komplikasyon oluşumunun önüne geçmeleri ve diyabetten daha güçlü olmaları çok olasıdır.

 


 

Olası Sorunlar

Uzun süreli sorunlar

Olası Sorunlar

Tedavi edilmediğinde, tip 2 diyabet hastalarında böbrek yetmezliği, körlük, kalp krizi, bacak ampütasyonu ve felcin de yer aldığı ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Kontrol altında tutulmayan kan şekeri enfeksiyonların iyileşmesini daha zorlaştırır ve bunun sonucunda kangren ve hatta bacak ampütasyonu meydana gelebilir.

Komplikasyonlardan kaçınmanın ve tip 2 diyabetle daha sağlıklı bir yaşam sürme şansını artırmanın birkaç basit ama etkili stratejisi vardır:

  • Kan şekerinin normale yakın tutulması
  • Diyabet-dostu diyet uygulanması
  • Egzersiz yapılması
  • Kilonun kontrol altında tutulması
  • Kan şekerinin düzenli olarak test ettirilmesi (A1c testleri dahil)
  • Doktor tarafından reçete edilen ilaçların, belirtilen şekilde alınması
  • Test ve takip için düzenli doktor ziyaretlerinin planlanması
  • Tansiyonunuzun kontrol altında tutulması
  • Kolesterolünüzün kontrol altında tutulması

Diyabetin özel komplikasyonları

Bunlar diyabetle ilişkili daha yaygın komplikasyonlardan bazılarıdır:

Kalp hastalığı veya felç

Kardiyovasküler hastalık (CVD) tip 2 diyabetin ciddi komplikasyonlarından biridir. Diyabetli hasta, daha önce kalp hastalığı geçirmiş olan bir kişi ile aynı kalp hastalığı riskini taşır.

Çoğu durumda, kalp hastalığı diyabetli hastalarda daha şiddetlidir.

Böbrek hastalığı

Diyabetli hastaların yaklaşık %21'lik kesiminde böbrek hastalığı gelişir.

İlerlemiş yeni böbrek hastalığı vakalarının yaklaşık %43'ünün nedeninin diyabet olduğu düşünülmektedir.

Körlük ve Glokom

Diyabetli hastaların glokoma yakalanma riski diyabete sahip olmayanlardan %40 daha fazladır ve katarakt geliştirme riski de %60 daha fazladır.

Diyabet 20 ile 74 yaşları arasındaki yetişkinler arasında yeni körlük vakalarının önde gelen nedenidir.

Diyabetik retinopati her yıl 12,000 ile 24,000 yeni körlük vakasına yol açmaktadır.

Sinir sistemi hasarı ve ampütasyon

Diyabeti olan hastaların yaklaşık %60 ile %70'i hafif ile ağır şiddette sinir sistemi hasarına sahiptir. Ağır vakalarda bacak ampütasyonu gerekebilir.

Cinsiyete özgü hastalıklar

Diyabetli kadınların hamilelik sırasında vajinal enfeksiyonlara ve komplikasyonlara yakalanma riski artar.

Erkeklerde 50 yaşından sonra görülen iktidarsızlık olayının %50'ye kadar çıktığı bildirilmiştir.

Önleme: Yaşam boyu mücadele

Şu an itibariyle, tip 2 diyabetin tam bir tedavisi yoktur. Tanı konulmuş ise, bu hastalığı yaşam boyu taşıyacaksınız demektir.

Diyabet yaşam boyu süren bir durum olduğundan, diyabet yönetimi bir yaşam-boyu mücadele olmalıdır. Diyabet programına harfiyen uyulması ve ilaçların reçete edildiği şekilde alınması kan şekerinin kontrol altında tutulmasına yardım eder ve ciddi komplikasyonlara yakalanma riskinizi azaltır. Tedavi seçenekleri hakkında daha fazla bilgi edinmek için tıklayınız.

 


Kaynak:www.diyabetdunyasi.com

10:29 - Aralık 16, 2007 - yorum { 0 } - yorum yaz


written by bilimhaberleri


{ Sayfa 2 of 620 }
<- Önceki Sayfa : : Sonraki Sayfa ->