Aralık 16, 2007

Metafizik Nedir Konulari Nelerdir                                              

M.Ö 1.y.y da Aristotales’in ilk bilgi sistemi adını verdiği,doğa ötesi yada gerçeküstü (fizikötesi) konuları bir bütün olarak inceleyen bir bilgi sistemidir
Çağımızın metafizik tanımı ise;duyu organlarıyla duyulup algılanabilen fenomenlerin özünü inceleyen ve determinist yaklaşımlar ile çözüme ulaşmaya çalışan yöntemsel ve sezgisel gerçekliklerdir.
metafizik evren içerisindeki bütün varlıkların diyalektik devinimlerini ve yaşayışlarını tümevarımsal ve tümdengelimsel metotlar sistemiyle bütünselleşmeye çalışır.
metafizik Sokrates’in maiotik (düşünce doğurtma) yöntemiyle bilgilerin doğuştan insan zihninde olduğunu fakat bu düşüncelerin zaman içerisinde parça parça doğduğunu ve anlam kazandığını ifade eder.
Platonun metafizik anlayışı ise;Evren içerisindeki tüm varlıkların idea adını verdiği düşünceden ibaret olduğunu ve bu ideaların yaşamı biçimlendirdiğini savunur.Platonun günümüzde bile bazı eserleri tam olarak çözülememiştir.Platon sanatın tarihi yoktur adlı yapıtında sanatı yansımaların bir ifade şekli olarak tanımlamak ister bu tanımlamada sanatın rölatif(Göreceli) anlamlar karmaşası olduğunu savunarak sanatın idealardan doğduğunu savunur.
metafiziğe karşı olan filozoflarda düşüncelerini aktarmışlardır. metafiziği daha çok İmmanuel kant ve Aguste Comte gibi rasyonalist ve pozitivist felsefe sisteminin kurucuları metafiziğin yapılmasının insan zihnini bulandırdığını savunmuşlardır.
Fakat kendileri bile metafizik yapmaktan kendilerini alamamışlardır. 18 y.y da Edmurd hurssel Fenomonoloji (Görüngü bilim) felsefe sistemiyle metafiziğin yapılabileceğini ruhun bir öz olduğunu savunarak yeni bir akım oluşturmuş aynı zamanda Yeni Ontoloji(varlıkbilim) akımını aynı yüzyılda geliştiren Nikolas Hartman varlık kavramının ruhsuz bir anlam ifade edemeyeceğini çalışmalarıyla açıklamıştır.
Çağımızın metafizik anlayışı ise evrende bilim tarafından çözülemeyen Agnostizim(bilinemezcilik) anlayışlarını açıklamaya ve çözmeye çalışır.Bilim sadece içinde bulunduğu zamana göre nesnel,deneysel ve pozitif kabul ettiği aksiyonları inceleme altına alır.Halbuki çağımızın ruh kavramı çözülmeden davranış bilimi denilen psikoloji ve psikiyatri branşları kurulmuş bu branşlarda yetersiz kalmaktadır.Çünkü ruh bilinmeden asla bedenin davranışı yansıttığı durumları açıklanamaz olduğu açıktır.Ruh metafiziğin en popüler bir konusudur.metafizik içerisinde ruh anlam kazanıp ne olduğu,nasıl hareket ettiği ve ruhun bütün fonksiyonları ele alınabilmiştir.
Hengri Bergson gibi Sansualizm ve Entüistyonizimin (Sezgicilik) felsefe akımlarının temellerini oluşturan filozoflar yaşam içerisinde sadece akıl ve zekanın kullanılarak gerçek öze yaklaşmanın yetersiz olduğunu savunarak metafizik felsefe sistemiyle hareket etmişlerdir..metafizik anlayışlarını akıl-zeka ve sezgi üçlemeyle kurgulamışlar ve bu kuramla da gerçek anlamda felsefenin gelişmesine neden olmuşlardır. İslam filozoflarından el-gazali ve farabi gibi ünlü düşünürler ruhun özüne sadece sezgi ile yaklaşılabilineceğini savunarak eserler sunmuşlardır.
metafizik içerisine kapatılmış birçok konu bugün bilimselleştirilerek insanların hizmetine sunulmaktadır.İlk olarak Evrensel anlamda Nazar olgusu artık bilimselleşerek insanlık hizmetine sunulmuştur.Asırlardan beri metafizik içerisine hapsedilen Nazar olgusu (Radyoloji) ışın bilim’in yardımıyla bilimsel özüne kavuşmuştur.Deprem gerçekliği metafiziğin bir konusu olmasına rağmen jeoloji,jeomorfoloji ve jeofizik alanlarıyla bağdaştırılmak ve bu alanlarla çözülmeye çalışılmaktadır.Deprem yeryüzünde meydana gelmesine rağmen Depremin asıl oluşturan etken Güneşteki hidrojen gazının sıkışıp patlamasıyla açığa çıkan

 

DEVİNİMSEL KOZMİK DALGA IŞINIM ENERJİSİNİN

,evrensel çekim kuvvetinin dengesini bozarak Büyük Depremleri oluşturmasıdır.metafizik içine sıkıştırılan ve bilimin agnostik (bilinemezcilik) adını taktığı daha birçok gerçeklikler yakında bilimsel tezlerle ortaya çıkarılacaktır.
metafizik uzmanı Gökhan Hani…

 

ÇAĞIMIZIN METAFİZİK KONULARI

 

Yeni Ontoloji (varlıkbilim):
Varlığın yapısını işleyişini maddesel ve ruhsal yönden ayrı ayrı ele alan varlık problemlerini çözmeye çalışan bilgi sistemidir.Yeni ontoloji (varlıkbilim)materyalist (maddeci) ve idealist (ruhsal) kavramlarını birleştirerek varlıksal sorunları çözmeye çalışır.
Yeni ontoloji kavramını ilk geliştiren Nikolas Hartman olmuştur.Yeni ontoloji kavramını modern anlamda geliştirerek beden ve ruhun birbirine bağımlı olduğunu yaşanılan dünyada ise ruhun bedensiz olamayacağı anlayışını geliştirmiştir.Fakat bedenden ruhu tanımanın yanlış olacağına.Asıl ruhtan(düşünce) bedeni algılama sistemleriyle ontoloji kavramını geliştirmiştir.Yeni ontoloji kavramıyla birlikte artık ruh bedenden bağımsız olarak işlenebilmekte ve anlamdırıla bilinmektedir.
Kozmoloji (Evrenbilim): Evrenin yapısını ve oluşumuyla ilgili konuları inceleyen evrendeki enerji birikimlerinin varlık üzerindeki maddesel ve ruhsal etkisini çözümlemek isteyen uzay bilimdir.Kozmoloji evrenbilim) evreni oluşturan tüm varlıkları mekanist, teleolojik ve teolojik aksiyonlar üçlemiyle açıklamaya çalışır.
Kozmoloji çağımızın en popüler ve gelecek vadeden bir bilim olma özelliğiyle,Astrofizik,Astro nükleer fizik,Evrensel çekim kuvveti,Kara delik,Zaman takyon devinimi,Kozmik varyasyon ışımaları,Yedi evren sarmalaması ve spiritüral enerji versiyonu adlı yeni gelişen astronomi alanlarıyla kendini göstermektedir.
Malesef ülkemizde bu tür çalışmalar yapılmamaktadır.Bu alanlarda daha çok Amerika,Rusya,Fransa,kanada,İngiltere.Japonya ve Çin de gelişmiş bu bilimler ile ekonomik,sosyal ve siyasal başarılar kazanılmaktadır.Yaptığımız çalışmalar ile yakında bu bilimler ile ülkemizi tanıştırmayı düşünmekteyiz.
Spiritüalizm (Ruhçuluk):Ruhun yapısını,işleyişini ve fonksiyonlarını konu edinen ruhun maddeden bağımsız bir öz olduğunu savunan ve çağımızın ruhsal sorunlarını çözmeye çalışan yöntemleriyle psikolojiden tümden ayrılan bir bilgi sistemidir.
Spiritüalizm (Ruhçuluk) spiritüalizm ruhun insan bedenindeki işleyişini incelerken ayrıca ruh hastalıklarının insan bedenini aksattığını ve ruhun diğer fiziksel rahatsızlıklara neden olduğunu savunur.Spiritüalist yaklaşımda hedef ruh dengesini sağlayarak bedensel rahatlama sağlamaktır.Ruhun birbirinden farklı ve yüklenilmiş düşünce-tasarım-algılama motifleri çok farklıdır.İnsan ruhuna göre enerji verme uzmanlığını kazanmak çok zor bir iştir.Ruhun içinde bulunduğu durum ruhun bedene yansıttığı enerjiyi değiştirebilir,sebepsiz sıkıntıların asıl kaynağı ruhta biriken dengesiz veya negatif enerjinin insan bedenine yaptığı ters enerji veryasyonudur.Bu konudaki tedaviler sistemli ve tutarlı olması gerekir çünkü enerji dozajının belirlenmesi için insan ruhunun yüklenmiş bulunduğu dengenin düzenlenmesi gerekir.Enerjiyi başka bir insanın ruhuna aktarabilmek uzmanlığın yanında enerji yollayan kişinin enerji deposunun dolu olması şarttır.İnsan bedeninde meydana gelen çoğu hastalık insan ruhundaki dengesizlik ve negatif enerjinin yansıma göstermesindendir.
Mide hastalıkları,sinirsel bozukluklar,stres depolama,aşırı dengesizliğin kaynağı ruhsal yapının dengesizlik oluşturmasından kaynaklanmaktadır.Ruhun bedene yansıttığı negatif enerji insan bedeninin dengesini de bozar (Hemostati) ruh dengesi bozulan insanlarda saç dökülmesinde artış,sivilce,stres birikimi,özgüven yitimi,yalnızlaşma,uyku sorunları,regl sancısı,uyku ve yeme bozukluğu,cinsel rahatsızlıklar,cilt kaşıntıları,belde küçük sivilceler çıkması,ağlama krizleri,üzüntü hastalığı vb gibi rahatsızlıklar oluşur

11:56 - Aralık 16, 2007 - yorum { 0 } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 16, 2007


Kuantum Alan Kuramı                                         

Bir kaç cümle ile kuantum alan kuramı şöyle anlatılabilir: Kütle ve enerji Einstein ‘ın E= m.c2 formülüne göre birbirine çevrilebilir. Boş uzay gerçekte o kadar da boş değildir( casimir etkisi). Saniyenin 10 milyar kere tirilyonda biri (10* üzeri 22) süresince ortaya çıkıp kaybolan parçacıklarla doludur. İki temel parçacık aralarında kuantum alanını ileten parçacık yani” kuantum alanının kuantumu ”( Aslında bir parçacıgın alansal yapısını yine bir parçacık cinsinden elemanter parçacık kümeleri etkisi ve dağılımıyla açıklamak bir paradokstur) alış verişi yaparak etkileşirler. Bu yorumla boş uzayda bile parçacık karşıt parçacık çiftlerinin sürgit kendiliklerinden oluşup - yokolmaları (vakum çalkalanmaları) açıklanabilmektedir. Kuantum alan kuramında parçacıkların (proton, nötron,elektron,pozitronlar, mezonlar…) kuantum vakumunda nasıl ortaya çıkıp kayboldukları henüz tam olarak anlaşılmış değildir. Ama Einstein’ ın genel görecelik ve Maxwell ‘in elektromanyetik kuramları çerçevesinde salt uzay-zaman levhasındaki mikroskopik noktalarda meydana gelen bükülmelerin atom altı ölçeklerde yeni parçacıkların oluşmasını sağlayabileceğini biliyoruz. Bu bağlamda kuantum kuramının genel görecelik kuramının ayakları üstünde durduğunu söylemek yanlış olmaz. Peki ama salt uzay-zaman levhası nedir. Işığın içerisinden yayıldığı ortam tam olarak nedir. Işık gerçekten bir şey içinde mi yayılır. Yada zaman ve uzayın çizgileri ışığın elektromanyetik alansal çizğilerinin bir ifadesimidir?kuantum alan kuramı; ışık fotonlarının yada dalgalarının yada elektron, proton, nötron.. gibi atom parçacıklarının ortaya çıkış ve kayboluş süreci hakkında tam bir fikir sahibi olmasada bu iki süreç arasında her tür parçacığın saçınıp dağılması esnasındaki devinim süreci boyunca bu parçacıklara ait davranışların bir dizi olasılık hesapları (kuantum dalga fonksiyonu) cinsinden ifade edilmesine yarayan matematiksel bir teknik dildir. Eğer Zaman ve Işık üzerine tam bir bilğiye sahip olsaydık uzay/zaman da solucan deliklerini, boyut değiştirmeyi, karşıt yerçekimi dalgalarını, zaman kayması fenomenini, zaman yolculuğunu tam olarak anlayabilirdik. Ve uzay gemilerimizi ışık hızı ve üstü hızlarda zaman akımları boyunca yürütebilirdik. Uzay/zaman’ın düz çizğilerini istediğimiz gibi eğip -bükebilirdik. Boşluk dediğimiz alana hayali mikroskoplarımızı yöneltip baktığımızda orda bir ışık frekansı havuzunu görecektik. Mikroskopun görüş gücünü arttırdığımızda karşımıza salt uzay/zaman çizğilerine bürünmüş elektromanyetik bir köpük çıkacaktı ! Ve bu boşlukta bir var olan bir yok olan parçaçık bulutuyla karşılaşacaktık. Bu durumda kendimize sorarız ”bir şeye ne zaman tam olarak parçacık denir ve ne zaman bu parçacıklar boş uzayın bir ögesi olarak ele alınabilir ?” İşte fiziğin tüm gizemi bu atom altı ölçekteki dünyada gizlidir. Tam bu noktada ‘alan’ parçacığa, parçacık ‘ta alan ‘a dönüşür. Ve uzay-zaman çizğileri birbirine karışır. Kuantum köpüğünde, kuantum fiziğinin denklemleriyle genel görecelik denklemleri birbiri içerisinde eriyerek tek bir ”etki kuantumunun” gizli ve derin yapısını anlatan yeni bir denkleme dönüşür.Bu yeni denklemler parçaçıkları; üçboyutlu uzay-zaman kafes çizğilerinin bir dördüncü boyut doğrultusunda kendi üstüne çöküp girdaplaşarak oluşan üçboyutlu küresel ışık vorteksleri olarak tanımlar. Bu durum enerjinin maddesel bir parçacığa dönüşmesidir.Buna göre bir parçacığın yok olması o parçacığı oluşturan ‘kendi üstüne düğümlenen uzay-zaman çizğilerinin’ açılıp serbest kalması anlamına gelir.Bu bir başka anlamda maddenin enerjiye çevrilmesidir. İyi ama bu durum kendi uzay yada zaman boyutumuzun dışına çıkmak anlamına gelmez! Peki bir parçacık orijinal haliyle zaman-uzayın kapalı çizğileri boyunca nasıl yerdeğiştirebilir.Parçacıkla birlikte parçacığı yansıtan uzay-zaman çerçevesini kesip başka bir uzay-zaman çerçevesi ile kaynaştırıp birleştirmek nasıl mümkün olabilir.Belli büyüklükteki bir parçacık için kuantum vakumu dalgalanmaları hissedilmeyecek kadar zayıftır.Böyle bir parçacık kendi çevresindeki uzay-zaman kafesini bozup yönlendirerek kendisini yerçekimsel bir dalga üstünde uzay-zamanın kafes çizğileri boyunca sörf yaparcasına kaydırıp sevk edebilir.

Işığın davranışını anlamak için hiperuzaya ve yüksek boyutlara açılmaktan başka çare yoktur. Benim araştırmalarım göstermiştir ‘ki ışık enerjisi uzayda yer işgal eden ve uzay dan ayrı bir dalga formu değildir. Işık enerjisi uzay dokusu yada alanı denebilecek vakum enerjisinin kendisidir.Yani buna göre ışık, uzayda yayılan bir şey değildir. Işık, zaman akımı boyunca uzaysal enerji dokusunun ”kaynatılarak köpükleştirilip dalgalar biçiminde” geçen zaman içerisinde uzayda yayılıyormuş gibi gösterime sokulan bir zaman dalgalanmasıdır. Işığın yayılması, üç boyutlu enerjinin kendini üst boyuta doğru( kendi boyutunu) açarak kendisini titreşimler biçimde uzatıp-açarak-genişleterek- enerjinin sürdürülen hareketi biçiminde kendisini bir zaman akımı olarak -göstermesinden ibarettir. Zaman akımı ve ışığın yayılması -içsel titreşim döngüsü- arasında bir bağlantı vardır.Bu formüle edilebilirse zaman akımının fiziksel bir gerçek olduğu ortaya konulabilir. Işık enerjisinin iç titreşim modlarına doğrudan bir etki ile fiziksel olarak zaman akımını yavaşlatmak hızlandırmak yada zaman akımının ilerisine ve gerisine doğru uzay/zaman da bükülmeler yaratmak olası hale gelir.

Bu kuramın kuantum biçimindeyse kabaca uzayın her noktasında bir kuantum harmonik osilatörü bulunur. Ve bu ‘nokta’ zaman ‘ la özdeşleştirilebilecek bir parametredir. Zamanın akım hızı ve bu harmonik osilatörün temel ışık hızıyla özdeş hız frekansı birbirine senkronizedir.Enerji ile zaman ilişkisine dair zamanın, enerjinin üretilme ”ritmi” ne daha doğrusu enerjinin kendi değerini aynen-tekrarlama (yani kendini aynen-yeniden- üretme) frekansına bağlı olduğunu bilmeliyiz. Alan, her yere dağılmış fiziksel bir sistem olduğu için, her noktada aynı dalga frekansı ”f ” geçerlidir; böylece her noktada (uzay-zaman noktası) enerjileri h x f’ nin tam sayı katları olan ”alan tanecikleri ” yani fotonlar üretilebilir.Ve alanı yaratanda yada düz uzay/zaman levhasına neden olan şeyde bu her bir nokta arasındaki eşzamanlılık uyumudur. Evrendeki herşey bu ışık titreşimlerinden bu foton noktalarından oluşur. Titreşim frekanslarında milyonlarca değişmeler vardır. Ancak, bilindiği gibi hiç bir şey ışık hızından daha hızlı titreşmez. Işığa ait her bir renk bandı yada frekansı farklı bir hızda titreşir. Bilim adamları ışığı yada evren denen bu elektromanyetik ışık havuzunu birbirinden ayrı bant ve dalga boylarındaki ışıma gamlarından ve hız frekanslarından oluşmuş bir frekans havuzu gibi görüyorlar. Biz bu alana sıfır nokta enerjisi yada kuantum boşluğu adını veriyoruz. Eğer evreni ışık hızı frekansında titreşen tek bir ışık frekansı ve dalga boyu bandı gibi görebilirsek ( tek bir evrensel dalga fonksiyonu= ZAMAN DALGASI = Bir AN ) ve evreni tek bir bütünsel yapı olarak görebilirsek Einstein’ ın salt uzay -zaman alanına ulaşabiliriz.

Böylece zaman ‘ ın akış hızı zaman/uzay salt alanının temel titreşim oranına (frekansına) ve devir adedine bağlı olmuş olur. İşte zaman/uzay salt alanının bu temel titreşim devrindeki harmonik sapmalar salt uzay/zaman geometrisinde boyutsal bir faz değişimi olan uzay/zaman eğriliği olarak karşımıza çıkar bu bağlamda yerçekiminide uzay/zamanla birlikte varolabilen bir fenomen olarak ortaya koymuş oluruz. Bir bakıma yerçekimi zaman içerisinde meydana gelen hafif bir zaman kaymasıdır. Yani yerçekimi denen uzay eğriliği, uzay alanı içerisindeki kuantum vakumuna ait her bir noktanın diğer bir noktayla olan eşzamanlılık uyumunun yitirilerek zamansal bir faz farkınının meydana gelmesi olayıdır.Ve bu da kütleçekiminin kuantum harmonik osilatöründeki titreşimsel bir sapma olarak ortaya çıktığını göstermiş olur. Böylece ”uzay/zaman çizğilerine bağlı bir maddeyi” oluşturan atom-altı zerrelerin elektromanyetik enerjisini hızlandırarak bir tür zaman kayması etkisi denebilecek boyutsal bir faz değişimi yaratabiliriz. Ve böylelikle PHİLADELPHİA DENEYİ’ nde sözü edilen geminin, ”alansal enerjilerin karşılıklı rezonansı ve çatıştırılması ilkesiyle” maddenin (geminin) zaman fazında da bir değişme yaratabilmemiz ve geminin ortadan kaybolması olanaklı hale gelmektedir. Bu deney bir yalan yada bir fantezi ürünü olsada bu düşünce bir gerçektir!

Zamanın zaman yolculuğuna ilişkin niteliğini açıklarken şu iki soru vardır: Birincisi zaman nelerden oluşur sorusu -birbirine kopmaz zincirlerle bağlı tarih örgüsünden mi ya da üstüste veya yanyana konmuş “AN” lardan mı?

Bir dördüncü boyutta üst-üste binen ya da yanyana gelen iki ayrı zaman dilimindeki- iki ayrı olayı -üç boyutlu zihnimizle hayal edebilmek oldukça güçtür.Zaman’ı fiziksel bir uzunluk olarak görebilmeyi başardığımızda onu eğip-bükerek geçmişin ve geleceğin fiziksel noktalarıyla bitiştirebileceğimiz gerçeği ortaya çıkar. Zaman, çok plastiksi bükülüp-katlanılabilen bir akıştır, bir boyuttur ya da bir uzamdır derken ‘zaman fenomeninin’ enerji alanlarına bağlı bir titreşimsel ritmin yansıması olduğunu bilmeliyiz.Uzaya bağlı bu farklı zaman frekanslarının -birbirine devreden zaman titreşimlerinin- uzayda yaratılacak güçlü elektromanyetik uyaranlar karşısında birbirleriyle senkron hale gelebileceğini ve bu frekansların üstüste binip çatışabileceğini ifade etmek istiyorum.Dev elektromanyetik düzeneklerce ‘uzay-zamanın enerji vakumu’ içerisinde yaratılan çatışma alanlarının ortasına düşen insanlar ve cisimler, gemiler ve uçaklarda uzay-zamanın makroskopik ölçeklerde kendi üstüne bükülüp- eğrilen çizğilerince zamanda ya da mekanda kaymalara uğrayabilirler. Aslında zaman boyutlarının dördüncü boyutta asılı duran elektromanyetik bir frekanslar bütünü olduğunu kavradığımızda, katı sandığımız, gerçek dediğimiz tüm yaşamımızı paylaştığımız herşey tüm binalar, bu gezegen, yıldızlar, hatta uzay boşluğunun kendisi bile ve hatta tüm bunları yansıtan-içine alan ‘Geçmiş-Şimdi-Gelecek’ dediğimiz zaman kalıplarının bile dev bir elektromanyetik seraptan başka bir şey olmadığını idrak ederiz.Bu bilgi bize kendi zaman boyutumuzu nasıl etkileyerek değiştirebileceğimize dair derin bir öngörü sunar! Sonuçta basit bir anlamda zaman makinesimodeli yüksek güç ve frekanslarda elektromanyetik alanlar üreten bir araç olarak karşımıza çıkar. Bu araç kendi alansal enerjisiyle ”bir alan frekansı yapısında olan zaman’a” doğrudan etki ederek bir tür frekans bandı yapısında olan zaman dalgaları(boyutu) içerisinde ileri ve geri yerdeğiştirebilir.

-Dördüncü boyut içinde yer alan zaman dalgaları

Zaman’ın, maddeyi oluşturan enerjinin titreşimsel bir ritmi oluşu, zaman’ın maddeden ayrılmaz olması anlamına gelir.Zaman burada, maddesel oluşumun yapısına karışan bir öğe durumundadır.Öyleyse enerji denetimi ile zaman’ın akışıda(ritmi) denetlenebilir.Ayrıca konuya şöyle bir yaklaşımda da bulunabiliriz; Evren, doğa, insan ve zamanı ayrı ayrı düşünmek yerine, hepsini içiçe düşünmek ve bir bütünün parçaları gibi algılamak gerekir.Öncesiz ve sonrasız zamanı, evrenin yaratılışına paralel olarak düşündüğümüzde ortaya evrensel zaman çıkmaktadır.Bu zaman kavramı, herşeyi içine alan bir karekterdedir.Zaman deyince, insan aklının sınırlarını zorlayan zaman kavramı budur. Aslında tüm evren tek bir evrensel zaman dalgası kalıbı içerisnde kendini gösterir.Fakat zaman o kadar plastiksi bir yapıdadır ki evrendeki madde ve enerji dağılımına bağlı olarak farklı yerlerde farklı hızlarda akarak zaman/uzay çerçevesini delmeyecek şekilde esneklikler gösterebilmektedir.Yani temel zaman dalgası harmonik sapmalar ve esnemeler yapmaktadır.Ama hiç bir madde ve enerji olağan koşullar zorlamadıkça temel zaman alanının dışına çıkmaz.

Her varlığın yapı ve konumları itibariyle, izafi zamanları vardır.Zaman, evren boyunca ne kadar esneyip kasılsada ”zaman’ı” heryerde geçerli olmak üzere genel bir an olarak nitelemek yerinde olur.Buradan hareketle, doğası açısından zamanın tekliği ve sabitliği söylenebilir.Zaman boyutlar içinde farklılıklar gösterir.Bizim için çok önemli olan zaman olgusu, farklı bir boyutta belki hiç önemli olmayacaktır.An,evrenin heryerinde şimdi değildir.Her yerin, her sistemin kendine özgü bir zamanı vardır.Bu nedenle, bir olayla ilgili, her sistemin yaşamakta olduğu zamanı, bu sistemin diğer sistemlere olan relatif, yani izafi durumunu belirlemezsek,o olayın şimdi ve bu anda olduğunu söylememiz imkansız olur.Bizim için şimdi ve sonra kavramları, başka bir boyutta, farklı bir şimdi ve sonra kavramı haline dönüşür.O halde bizim için “an” şimdi olmakla birlikte,başka bir boyutta şimdi değildir.Acaba evren insanın bildiği üç boyuttanmı oluşmuştur?Başka boyutlar varmıdır?Ancak zaman, mekan içinde bir dördüncü boyuttur.Evet başka zaman/uzay süreklilikleride vardır.Zaten boyut farkına neden olan şey farklı zaman akış hızları yada farklı zaman fazları denen şeydir.

Aslında ne ilginçtirki kendi zaman ve mekanlarına sahip farklı boyutlar burda bizim zamanımızda kesişiyorlar. Yani iç-içe farklı boyutsal realiteler vardır.Ve her boyut bir temel titreşim düzeyini(temel zaman alanını) ifade eder.Buna göre bu boyutlardan birine ait bir maddenin titreşim frekansının bir şekilde diğer boyutlardan etkilenerek bir anda diğerine atlaması anlaşılmaz birşey değil! Cisimler bir anda başka bir boyuta geçiyor ve sonra yeniden kendi boyutunun frekansına dönüyor.Zaman frekansları bizim şu anımızdan geçmiş ve geleceğe doğru açılan bir zaman çizgisini oluşturmakla birlikte, Şu AN’ın zaman frekası dalgasını genişletecek olursak bizim geçmiş ve geleceğimizde yer almayan farklı bir uzay/zaman sürekliliği içerisine doğru kendimizi kaydırmış oluruz.Bu zamanda yolculuk değildir.Sadece farklı bir paralel evrene geçiştir.Oranın kendine göre farklı bir zaman akış hızı vardır. O boyut bizim zaman/uzay sürekliliğimizden ayrı bir maddesel realitedir.

wpe10.jpg (35454 bytes)

Bilinmelidir ki geçmiş, gelecek ve şimdi, ardardına gelen, devreler halinde birbirini takip eden titreşimler serisidir.Şimdi’ki zaman’ı belirleyen titreşim dalgasının genliği-dalga boyu ve vuruş genişliği üstünde bir sapma yaratarak zaman frekansları arasında karışıklık yaratarak bir zaman diliminden diğerine sıçrayabiliriz. Zaman çizğisinin kendisi üst- üste binen üç boyutlu elektromanyetik frekanslardan kurulu bir hologramlar bütününü temsil eder. Her bir AN bir uzay/zaman hologramı’nı ifade eder. Bu hologramın fiziksel yapısı ‘üç boyutlu elektromanyetik bir ışık havuzu’ olarak görülmeli. Matematiksel olarak nokta hareketle çizğiyi, çizği hareketle yüzeyi meydana getirdiği gibi AN’sal noktalar( biribirine devreden titreşimsel atmalar)da hareketle zaman çizğisini meydana getirir. Ve böylece üstüste binerek, yanyana gelerek birbirini tamamlayan boyutlar silsilesi ortaya çıkar.

Aslında içinde bulunduğumuz gerçeklik zaman yolcuları tarafından binlerce kez değiştirilmiş orijinal gerçekliğin çarpıtılmış bir hali olabilir.İnsan anıları ve belleği de zaman ve uzay matriksinin bir parçası olduğu için zamanın içindeki insan bu değişikliği asla fark edemez! Bize sanki geçmiş hep aynı geçmiş gibi gelir.Ama ‘gerçek’ görmek istemeyeceğiniz kadar esnek, kaotik ve plastiksi bir yapıdır. Sonsuz geçmiş ve gelecek birbiriyle kuvantum vakumu düzeyinde grift bir bağlantı içerisindedir. Geçmiş ve gelecek iç içe frekanslar halinde yaşanır. Geçmiştekiler bizi kendi ”şimdi” lerinden algılayabilecekleri gibi bizde şimdiden geleceğe ait görüntü, ses ve bilgileri yakalayabiliriz. Tarihin değiştirilebileceği düşüncesi çatallaşan zaman/tarih düşüncesini de beraberinde getirir. Yani geçmişi değiştirirseniz, özgün zaman akışına -ki özgünlügü her zaman bir soru işareti taşır zaman yolculuğu olasılığının kabullenilmesiyle beraber- paralel yeni bir zaman akışı oluşabilir.. Nazi Almanya’sının dünya savaşını kazandığı bir tarih bunun olmadığı bir tarihle yanyana ayrı bir evren olarak var olabilir. Bunlara en iyi örnekler “alternatif tarih” öyküleridir. “Paralel dünyalar” ya da “paralel zamanlar” evrenin ve zamanın, zaman yolculuğuna izin veren yapısını açıklar.Aslında bir gerçeklik ve tek bir dünya vardır.Fakat olası potansiyeller sonsuzdur.Yani belki dünyada ilk söyleyen kişilerden biri olacağım fakat zamanın derin sırrını anlayanlar sanıldığı gibi aynı AN’da bir çok alternatif dünyanın illede bir arada olmasına gerek olmadığını anlayabilirler.Sanıldığı gibi bir yerlerde varolduğu sanılan ”alternatif zaman çizğileri” sadece matematiksel olarak evrenin olası eğilimleri dizgesinin soyut bir ölçümü olarakta varolabilir. Fakat gerçekte olan tek bir dünyadır, bir çok dünya gerçeği değil..! Söz konusu olan tek bir gerçekliktir.

wpe11.jpg (35571 bytes)

Çok güçlü elektromanyetik dalgalarla uzay/zamanın bir noktasında yaratılacak elektromanyetik fırtınalar uzay/zaman geometrisini bozarak başka boyutlara doğru yerçekimsel bir tünel etkisi denen uzay/zamansal bükülmeleri yaratabilir.Yoğun elektromanyetik alanlar altında uzay/zamanın düz çizğileri bir dördüncü boyuta doğru ”eğrilip sipiralleşerek / bükülerek” uzay/zaman çizğilerinin burulmasından oluşmuş yerçekimsel bir girdap etkisi ya da bir çeşit tünel etkisi’ ne (solucan deliği) neden olur.

“Zaman’ın var olduğu hangi anlamda söylenebilir?”
Çünkü Aristo’ya göre kaba bir tanımla sadece şekil ve maddenin karışımı olan şeylerin var olduğu söylenebilir.Geri kalan her şey bunlara atfedilen niteliklerdir.Zaman bir cismin (mesela bir saatin ya da yıldızların) hareketleri ile tanımlanır daha doğrusu bu “hareketlerin sayısıdır zaman”.Bununla birlikte hareket cisimlerin bir niteliğidir Öyleyse zaman da cisimlerin bir niteliği olmalıdır.Yani bir uzayda cisim yoksa orada hareketten bahsedilemeyeceği gibi zamandan da bahsedilemez.
Plotinus bu tanıma pek çok bakımdan karşı çıkar.Herşeyden önce ona göre zaman bir sayı sırası değildir ancak sayılarla “numaralanan” şeydir. İkinci olarak ona göre zaman harekete değil,hareket zamana ihtiyaç duyar.Çünkü hareket bir cismin sürekli bir “anlar serisi” içinde sürekli bir noktalar serisinde bulunmasıyla gerçekleşir.Yani Plotinus’a göre cisimler dursa bile zaman akmaya devam eder,hareket de durgunluk da zaman içinde yer alan şeylerdir fakat zaman hiç birşey içinde yer almaz.
Esasında Aristotales de tanımındaki bir eksikliğin farkındadır ve şöyle yazar:”Zamanı hareketle ölçüyoruz ve hareketi de zamanla…”

“Zaman” dediğimiz (Einstein’ın 4. boyut adını taktığı) kavram, tamamen enerji - madde ve mekan üçlüsüne bağlı bir gelişimdir; madde - enerji - mekan sistemleri sabit, değişmez kalırlarsa, zaman diye bir şey oluşmuyor. “Olay” dediğimiz kavram, bir enerji akımı veya aktarımını yansıtır. Sokaktaki insanların ve diğer öğelerin bir an için her türlü enerji dönüşümünü kestiklerini düşünün: Hiçbir insanın hiçbir hücresi enerji alış-verişi yapmayacak; dolayısıyla hiçbir organı hareket etmeyecek ve insanlar bir heykel gibi o anki konumlarında donup kalacaklar; dünya dönmeyecek, sıcaklık değişmeyecek, hava hep aynı aydınlık derecesinde kalacak, rüzgar olmayacak, vs.. Bunun anlamı, her türlü enerji akışının durmuş olması ve hiçbir “olay” olmamasıdır. Düşünün, yukarıda anlatılan film şeridinde sahnelerde hiç bir değişiklik olmasa, her sahne bir diğerinin aynı olsa, “zaman” denilen farklılaşma belirtisi nasıl algılanabilirdi? Bir insan hiç değişmese, çevresindeki hiç bir şey değişmese, güneş hep aynı konumunda kalsa, ağaçlar büyümese, rüzgar esmese, kısacası, her şey bir resim gibi dondurulmuş olsa, zaman kavramıyla neyi kastedecektik? Dolayısıyla, “zaman”, madde -enerji- mekan üçlüsü arasındaki değişim ve dönüşümün göstergesidir. Değişim ve dönüşüm, enerjinin bir yerden başka bir yere akması sonucu oluşan bir olaydır. Bu değişim ve dönüşüm hem canlılar hem de cansızlar aleminde vardır; değişim ve dönüşümün kısa tanımı da “EVRİM” olduğuna göre, evrim hem canlılar aleminde, hem de cansızlar aleminde söz konusudur. Dolayısıyla, evrim(değişim) zaman kavramının eş anlamlısı olmaktadır.Bu anlamda ”hareket -enerji ve zaman” aynı şeyi ifade eden üç kavramdır.Bu üç kavram tek bir kavramda birleşir bu kavram IŞIK ‘tır.

11:49 - Aralık 16, 2007 - yorum { 0 } - yorum yaz


written by bilimhaberleri

Aralık 15, 2007

BİLİM ADAMLARININ FİZİKTEKİ BULUŞLARI :.

1897:Pieter Zeeman Joseph John Thomson;

Zeeman, ışığın bir atom içindeki yüklü parçacıkların hareketi sonucu yayımlandığını

buldu.Thomson’da , elektronu keşfetti.

1900: Max Planck:

Karacisim ışınmasını kuantum enerji yayımı ile açıkladı. Kuantum kuramı böylece doğmuş oldu

1914:James Franck Gustav Hertz ;

bir elektron saçılım deneyiyle duragan durumların varlığını doğruladı.

1923: Arthur Compton;

x- ışınlarının elektronlarla etkileşimlerinde minyatür bilardo topları gibi davrandıklarını gözlemledi. Böylece ışığın parçacık davranışı hakkında yeni kanıtlar ortaya koydu.

1924: Erwin Schrödinger;

kuantum fiziğinin, “dalga mekaniği” diye adlandırılan yeni bir betimlemesini geliştirdi. Yeni kavram daha sonra “Schrödinger denklemi” diye adlandırılan, bilimin en önemli formüllerinden birinide kapsıyordu.

1924: Satyedra Nath Bose Albert Einstein;

Kuantum parçacıklarını saymak için daha sonra Bose-Einstein İstatistiği diye adlandırılacak olan yeni bir yöntem buldular. Ayrıca uç , derecelerde soğutulmuş atomların tek bir kuantum durumuna yoğuşacaklarını önerdiler. “Bose-Einstein Yoğunlaşması” 1990’lı yıllarda deneysel olarak gerçekleştirildi.

1925:Wolfgang Pauli;

Aynı özelliklere sahip fermiyon türü iki parçacığın, aynı enerji düzeyinde bulunamıyacağını söyleyen “Dışlama İlkesi”ni açıkladı.

1926;Erwin Schrodinger;

Kuantum fiziginin,"dalga mekanigi" diye adlandirilan yeni betimlemesini gelistirdi.

1926: Enrico Fermi . Paul A-M. Dirac;
İki bilim adamı, kuantum mekaniğinin parçacıkları saymak için yeni bir yola gereksinme duyduğunu belirlediler. “Fermi-Pirac istatistiği”katıhal fiziğine kapıyı aradı.

1928: Dirac;

Elektronun karşı maddenin varığını da öngören relativistik bir kuramını ortaya koydu.

1934: Hideki Yukawa;

Çekirdek kuvvetlerinin, mezon denen ağır parçacıklarca ilettiği düşüncesini ortaya attı. Bunların elektromanyetik kuvvete aracılık eden fotonlarla benzer işlev yaptığını öne sürdü.

1946-48: Isidor ı.Rabi. Willis Lamb Polykarp Kusah;

Dirac kuramında tutarsızlıklar keşfetti.

1964: John S. Bell;

“Bell eşitsizlikleri” denen deneysel bir testle kuantum mekaniğinin bir sistem için en eksiksiz tamamı verip vermediğinin sınana bileceğini söyledi.

1964: Murray Gelln – Mann;

Madde parçacıklarını oluşturan ve kuark adı verilen temel parçacıklarla ilgili bir model geliştirdi. Kuarkların varlığı 1969 yılında deneysel olarak kanıtladı.
Vehbi70 Çevrimdışı  

07:24 - Aralık 15, 2007 - yorum { 0 } - yorum yaz


written by bilimhaberleri


{ Sayfa 1 of 619 }
<- Önceki Sayfa : : Sonraki Sayfa ->